Ankara’da son günlerde hummalı bir inşaat faaliyeti sürüyor. İnşaatın bu kadar sıradanlaştığı bir ülkede bu durum ilk bakışta önemsiz görünebilir. Ancak söz konusu çalışma, Ankara’nın kalbi sayılabilecek Devlet Mahallesi’nde yürütülüyor ve bir nükleer kurum binası olunca ister istemez dikkat çekiyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca tüm iktidarlar, Ankara’da kendi dönemlerinin ruhunu yansıtan mekânsal izler bıraktı. Bugün de başkenti, yeni semtleri ve dönüşen mahalleleriyle siyasal ve kültürel bir değişimin canlı tanığı olarak okumak mümkün. Devlet Mahallesi ise kurulduğu günden bu yana, başkentin en güçlü kurumsal merkezi olma özelliğini koruyor. Her ne kadar devlet aklının en yoğunlaştığı alanlardan biri olsa da, tarih boyunca bürokrasinin iç gerilimlerine, asker-sivil dengelerine ve rejim içi çatlaklara sahne olmuş bir mekandır. Askeri vesayetin sistem üzerindeki gücünün ifadesi olarak Genelkurmay’ın ışıklarının sabaha kadar açık bırakılması gibi. TBMM, bakanlıklar, Kara Harp Okulu, Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarının yanı sıra Karayolları Genel Müdürlüğü, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri, Devlet Malzeme Ofisi ve bu kurumlara ait lojmanlarıyla “Devlet Mahallesi” adının hakkını fazlasıyla veriyor. Bu mahallede şimdi, diğer görevleri yanında küresel yönetişim sistemi içinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile koordinasyonu sağlamakla görevli Nükleer Düzenleme Kurumu(NDK) yükselmeye başlıyor.
Nükleer karşıtı mücadele içinde, Türkiye’nin nükleer serüvenini çoğu zaman rejimin otoriterleşme eğilimleriyle birlikte değerlendirdik. Yaşanan gelişmeler, öngörülerimizi her adımda daha fazla doğruluyor. Nükleer, bir enerji tartışmasının ötesinde, merkeziyetçi ve güvenlikçi bir yönetim anlayışının ihtiyaç duyduğu bir güç enstrümanını ifade ediyor. Bu nedenle Nükleer Düzenleme Kurumu’nun Devlet Mahallesi’nde, devletin yeni kurumsal mimarisi içinde kendine stratejik bir konum elde etmesi tesadüf değildir. Akkuyu ve Sinop’tan sonra İğneada’nın dillendirilmesi, nükleerin merkezi bir devlet politikası olarak kurumsal altyapısıyla birlikte inşa edildiğini gösteriyor.
Nükleer ile ilgili hukuki düzenlemeler, teknik konulardan ziyade, olağan idari ve yargısal denetimlerden sistematik biçimde özerkleşmeyi amaçlıyor. 2018 yılında çıkartılan 702 sayılı KHK ile nükleer alandaki mutlak düzenleme yetkisi NDK’ya verildi. Nükleer söz konusu olduğunda 4708 sayılı Yapı Denetimi Kanunu ve 3194 sayılı İmar Kanunu devre dışı bırakıldı. Hazırlanacak Çevresel Etki Değerlendirme raporlarının radyolojik etkilere ilişkin bölümlerinin NDK tarafından belirleneceği düzenlendi. Ayrıca Çevre Kanunu ve ÇED Yönetmeliği alanına da hukuksal olarak müdahale edildi. Kurul üyelerinin göreve başlamadan önce Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu huzurunda yemin etmeleri hükme bağlandı. 2547 sayılı YÖK Kanunu, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun NDK’yı ilgilendiren bölümleri 702 sayılı KHK’ye tabi hale getirildi. Nükleerle ilgili davalarda NDK’yı temsil edecek avukatlara, Türkiye Barolar Birliği’nin belirlediği avukatlık asgari ücret tarifesinin 15 katına kadar ödeme yapılmasına olanak tanındı. Bir milyon TL sermayesi Hazine tarafından karşılanacak Nükleer Teknik Destek Anonim Şirketi (NÜTED A.Ş.) adı altında bir şirket kurulmasına karar verildi. Bütün bu düzenlemelerin bir parçası olarak Türkiye Atom Enerjisi Kurumu da NDK’ya devredildi. 2022’de çıkartılan 7381 sayılı Nükleer Düzenleme Kanunu ile kurumun yetkileri ve işleyişi daha da tahkim edildi.
Sinop nükleer ÇED davalarının geçtiğimiz hafta üçüncü kez reddedilmesi, önümüzdeki dönemde, Akkuyu’dan sonra Sinop’ta da santral sahasında fiili hazırlıkların başlanmasının önünü açabilir. Yirmi yıl önce Türkiye’de elektrikte arz fazlası olduğu, nükleerin pahalı, dışa bağımlı ve tehlikeli olduğu üzerinden yürütülen tartışmaları hatırlayalım. Bugün bu gerekçeler daha da güçlü biçimde geçerliliğini koruyor. Buna karşın Ortadoğu’daki gelişmeler ve Ukrayna Savaşı, nükleeri Türkiye’de enerji boyutuyla birlikte askeri ve güvenlik konsepti içine yerleştirebilir. Bu askeri ve güvenlik temelli strateji içinde nükleer üzerine konuşmak, nükleerle ilgili kurumların bina inşaatları hakkında yazmanın kendisi bile yasaklama konusu olabilir.
Türkiye’nin nükleer macerası, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da rejimin otoriterleşme eğilimleri doğrultusunda şekillenecektir. Yerel halkın, meslek odalarının ve çevre örgütlerinin yıllardır süren itirazları, nükleer meselenin bir demokrasi ve yaşam hakkı sorunu olduğunu ortaya koyuyor. Bu sesler, Devlet Mahallesi’nin kalın duvarları arkasından duyulmadıkça, nükleer düzenlemelerin teknik maskesi düşmeyecektir.




