Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP), İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlediği “Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı” açılış konuşmalarıyla başladı. Dört ana oturumdan oluşan konferansta, TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun çalışmaları, Kürt meselesine ilişkin çözüm arayışları ve Türkiye’de toplumsal barışın demokratik zemini ele alınıyor. Konferansa siyasi partilerden temsilciler, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve barış çalışmaları yürüten isimler katılıyor.
Resul Emrah Şahan: ‘Bu ülkenin geleceği en zor zamanlarda bile sözünü sakınmayanların emeğiyle kurulacaktır’

Konferans, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın cezaevinden gönderdiği mektupla başladı. Şahan’ın mektubunu CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik okudu. Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Şahan, mektubunda konferansı “dışarıyla kurulan güçlü bir bağ, derin bir nefes” olarak tanımladı.
Yerel yönetimlerin demokrasi açısından belirleyici rolüne dikkat çeken Şahan, ‘Demokrasi yerelden başlar’ ifadelerini kullandı. Eşit yurttaşlık anlayışının sosyal demokrat siyasetin temel dayanaklarından biri olduğunu vurgulayan Şahan, yerelde kurulan bu anlayışın ülke genelinde demokratik bir iklime dönüşeceğine olan inancını dile getirdi.
Türkiye’nin yeni bir dönemin eşiğinde olduğunu belirten Şahan, kalıcı toplumsal barışın ancak adalet ve eşitlik temelinde mümkün olabileceğini söyledi. Genç kuşak siyasetçilerin baskıyla değil hukuk ve özgürlükle güçlendirilmesi gerektiğini ifade eden Şahan, yaşadığı süreci kişisel bir hikâyenin ötesinde Türkiye’nin ortak geleceğinin sınandığı bir dönem olarak değerlendirdi.
Mektubunun sonunda ‘Bu ülkenin geleceği, en zor zamanlarda bile sözünü sakınmayanların emeğiyle kurulacaktır’ diyen Şahan, konferansa kalem ve kâğıtla katıldığını belirterek katılımcıları inanç ve sorumluluk duygusuyla selamladı.
Özgür Özel: Çoklu krizler çoklu kimliklerle aşılır
Mektubun okunmasının ardından açılış konuşmasını yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Türkiye’nin, bölgenin ve dünyanın çoklu krizlerden geçtiğini belirterek, bu krizlerin ancak çoklu kimliklerle yan yana durularak aşılabileceğini vurguladı. Salonun farklı kimlikleri, siyasi aidiyetleri ve yaşam tarzlarını bir araya getirdiğini söyleyen Özel, ‘bizim beklentimiz ve amacımız tam olarak budur. Çoklu krizleri, çoklu kimliklerimizle yan yana durarak aşabilmeyi başarmak. Türkiye için özgür, adil ve huzurlu bir gelecek hayalinde ortaklaşmak’ dedi.
Özel konuşmasına şöyle devam etti:
Ülkenin her meselesinde olduğu gibi Kürt meselesinin çözümünde de tarihin doğru yerinde durduk, duruyoruz ve bundan sonra da duracağız. Çünkü bu mesele hepimizin ortak meselesidir. Bu mesele, kuşaklar boyunca taşınan ağır bir toplumsal yüktür. Bugün milletimiz artık bu yükten kurtulmak ve ferahlamak istiyor. Milletimiz terörün bitmesini, barışın inşasını ve demokrasinin ayağa kalkmasını istiyor.
Terör nedir? Terör, korku salmaktır. Gündelik hayatı karanlıkların gölgesinde yaşamak zorunda kalmaktır. Olağanüstü haldir. Korkmadan bir ilçeden diğerine gidememektir. Terör, evlatlarımızın büyüdüğünü göremeden, gelinlik ve damatlık giydiremeden onları kara toprağa vermektir. Terör, yoksulluktur; dünyadan geri kalmışlıktır. İşte biz bu ülkenin geleceği kararmasın diye, analar Kürt olsun Türk olsun ağlamasın diye, tarihsel bir tutarlılık içinde her dönemde barışı savunduk.
Meseleyi Meclis çatısı altında çözmeliyiz
Bu barışı savunmaya hep birlikte devam etmeliyiz. Bu meselenin Meclis çatısı altında, toplumdan hiçbir şey saklamadan; samimiyetle, şeffaflıkla ve cesaretle çözülmesini istedik. Sonunda bu önerimize uygun biçimde mecliste bir komisyon kurularak başlayan sürece destek verdik ve destek vermeye devam ediyoruz. Yapılan hataları, eksik bırakılan konuları açıkça milletimizle ve muhataplarımızla paylaştık, paylaşmayı sürdürüyoruz. Bu mesele bizim için hiçbir zaman bir siyasi çıkar konusu olmadı.
Meseleyi bir siyasi ihlal olarak gören anlayışı da üzülerek takip ediyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi’ne rol biçmeye, yön çizmeye çalışanları dikkatle izliyoruz. Herkes bilmelidir ki Cumhuriyet Halk Partisi bugün Türkiye’nin birinci partisidir. Kendine ait siyaseti olmayanlar, başkalarının planlarında figüran olurlar. Bizim ise Türkiye’nin meselelerine ve ihtiyaç duyduğu çözümlere dair kendi müstakil siyasetimiz vardır. Terörün bitmesi, silahların susması ve bu meselenin demokratik zeminde çözülmesine ilişkin irademiz tamdır.
Küresel sermaye barışı masala dönüştürmek istiyor
Kıymetli misafirler, bugünlerde sıkça “dünyanın çivisi çıktı” deniyor. İki dünya savaşı görmüş, vekalet savaşlarıyla, bölgesel çatışmalarla ve soğuk savaşlarla şekillenmiş mevcut sistem, yeniden dengelerin bozulması tehdidiyle karşı karşıyadır. Demokrasiler zayıflıyor, güvencesizlik artıyor, eşitsizlikler derinleşiyor. Sermaye birikim sistemi değişiyor; şirketler artık yalnızca sermayeyi değil, savaşları da yönetiyor. Barış ise maalesef süper güçlerin küresel sermayeyle el ele pazarladığı renkli bir masala dönüştürülmek isteniyor.
Gazze’de olan tam da budur. Soykırımı yapanlar, yetmiş bir bin insanı öldürenler, bugün demokrasi havarisi gibi davranarak barış adı altında fiili işgale girişiyorlar. Böylesi bir atmosferde Türkiye’nin bekası, içeride birlik ve beraberliği büyüten, dışarıda ise aklı ve soğukkanlılığı esas alan bir siyaset çizgisine bağlıdır. Toplumu ayrıştıran değil birleştiren, gerilimi körükleyen değil denge kuran bir iç siyaset artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Türkiye iç barışını sağlamak zorunda
Bu krizlerden çıkışın yol haritası, aslında meydan meydan yükselttiğimiz bir sloganda vücut buluyor: Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç. Bu söz, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu krizi de çıkış yolunu da tarif eden anlayışın kelimelere dökülmüş halidir.
Türkiye iç barışını ve huzurunu sağlamak zorundadır. Bu hedefe toplumu ayrıştıran, düşmanlaştıran ve kutuplaştıran politikalarla ulaşmak mümkün değildir. Otoriterleşmiş, çıkar odaklı bir eksene savrulmuş, rayından çıkmış ve bozulmuş bir siyasi kültürün yarattığı tahribatı, ancak gerçek bir demokratik siyasetle onarma iradesi gösterilebilir. Toplumsal sorunları, üzerine basarak yükselinecek bir basamak olarak gören siyaset anlayışı artık yolun sonuna gelmiştir. Milletimiz, her düşüşte yeni düşmanlar yaratarak ayakta kalmaya çalışan bu siyasi bakışı topyekûn reddetmektedir.
Barış, demokrasi ve hukuk birbirinin ayrılmaz parçalarıdır
Zemini çürük bir binada kolonların yükselmesini beklemek de, bir yeri onarmaya çalışırken başka bir yerin yıkıldığını görmezden gelmek de doğru değildir. Biz, hepimizin içinde güvenle yaşayacağı sağlam bir evi inşa etmekten söz ediyoruz. Bu nedenle toplumsal barış, demokratikleşme ve hukukun üstünlüğü birbirinden ayrılamaz; birbirinin tamamlayıcısıdır.
Biri olmadan diğeri hiçbir zaman tam olmayacaktır. Bu nedenle biz bu sürece terörsüz ve demokratik Türkiye süreci dedik ve bu hedef doğrultusunda gayret göstermeye devam ediyoruz. Aynı sorumluluk anlayışıyla ifade etmek isterim ki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, sürece ilişkin ikircikli tutumundan, rakiplerine karşı başlattığı yargı savaşından ve sivil siyasete yönelik vesayet anlayışından vazgeçmelidir. İktidar olmayı, önce yurttaşın kalbine korku ve endişe salmak, ardından da bu korku ve endişeyi yönetmek olarak gören bir anlayışla sorunların çözülemeyeceği açıktır. Bunu artık herkes görmelidir.
Kayyım sistemi barış imkanını sabote ediyor
Örneğin, olağanüstü hal uygulaması olan kayyumluk sistemi sistematik biçimde barış imkanını sabote etmektedir. Hâlâ süren kent uzlaşısı davaları, toplumsal umutlara gölge düşürmektedir. Siyasi tutukluluklar devam etmekte, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları yerel mahkemeler tarafından yok sayılmaktadır. İşte milletimizin barış isteyen bu sürecin başarıya ulaşacağına dair güveninin düşük olmasının yegâne sebebi de budur.
Sürece yapılan en büyük sabotaj ise 19 Mart darbesidir. Milletimiz, seçtiği belediye başkanı tutuklanıyorsa, iradesine kayyum atanıyorsa “Ben neye güveneceğim?” diye sormaktadır. Bu soru, milletimizin en doğal hakkıdır. Otuz yıl önce alınmış diplomaların dahi iptal edildiği bir kriz ortamı, toplumu derin bir güvensizlik duygusuna sürüklemiştir.
Tüm demokratlar birleşmeli
Bu çoklu krizleri aşmanın yolu topyekûn mücadeledir. Tüm demokratlar barış, demokrasi ve refah talebinde birleşmeli; birleşe birleşe kazanabileceğimizi bütün dünyaya göstermelidir. Bu düzenden tek başına kurtulmak mümkün değildir. Çare, birleşe birleşe kazanmaktır.
Değerli konuklar, yaşadığımız tablonun vahametini somut bir örnekle anlatmak isterim. Bugün belediye başkanlarımız ve belediye meclis üyelerimiz kent uzlaşısı dosyaları kapsamında yargılanmaktadır. İstanbul’da iki belediyemize bu soruşturmalar gerekçe gösterilerek kayyum atanmıştır. Toplamda DEM Parti’nin on belediyesinde, Türkiye genelinde ise on üç belediyede kayyum bulunmaktadır. Bu soruşturmalar kapsamında Kürtlerin belediye meclislerine girmesi suç olarak tanımlanmaktadır.
Kürtlerin belediye meclislerinde temsil edilmesini terör suçu sayan bir anlayışla karşı karşıyayız
Oysa kent uzlaşısı denilen olgu bir seçim işbirliğidir. Türkiye İttifakı kapsamında beldelerde, ilçelerde ve illerde demokratların yaptığı bir işbirliğinden ibarettir. Suç sayılan da tam olarak budur. Esenyurt’un seçilmiş belediye başkanı Ahmet Özer, belediyesi kayyum tarafından yönetilirken, geçtiğimiz hafta PKK üyesi olduğu iddiasıyla altı yıl üç ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Mehmet Ali Çalışkan, Ebru Özdemir ve ev hapsinde bulunan Mavi Polat, yalnızca bu suçlamalar nedeniyle on aydır tutukludur. Şişli’nin seçilmiş belediye başkanı Resul Emrah Şahan da bu soruşturma kapsamında tutuklanmış ve yerine kayyum atanmıştır. Ekrem İmamoğlu aynı dosyadan yargılanmaktadır.
Kürtlerin belediye meclislerinde temsil edilmesini terör suçu sayan bir anlayışla karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha hatırlatmak isterim. Bu soruşturmalar Türkiye’nin barışına karşı açık bir darbedir, açık bir siyasi tutumdur. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin dahi bu soruşturmalara açık tepki gösterdiği bir tabloda, sürdürülen bu inatlaşmayı herkesin iyi okuması gerekir.
Süreci hep birlikte nihayete erdireceğiz
Cumhuriyet Halk Partisi, 19 Mart darbesine ve tarihe utanç olarak geçecek kent uzlaşısı soruşturmalarına rağmen barışın yanında durmaktadır. Çünkü biliyoruz ki ya birlikte güçleneceğiz ya da hukukun olmadığı bir zeminde, iktidarın takdir ettiği bir siyasi vasatta yaşamayı kabulleneceğiz. Bu anlayışla Meclis’te kurulan komisyonda yer alıyoruz. Tüm baskılara ve provokasyonlara rağmen orada kaldık, kalmaya devam edeceğiz ve bu süreci hep birlikte nihayete erdireceğiz.
Beklentimiz, komisyonun çalışmalarını bir an önce tamamlamasıdır. Komisyona zaman kaybettirmek, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve barışına zaman kaybettirmektir. Biz hem komisyondaki varlığımızla hem de sahada, meydanlarda yürüttüğümüz mücadeleyle bu ülkenin barışı, kardeşliği ve demokratikleşmesi için elimizden geleni yapmaya hazırız ve bunu sürdürmeye kararlıyız.
Suriye yıllardır acılar ve yıkımlar yaşadı
Değerli misafirler, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde bu milletin kurtuluş savaşında ortaya koyduğu irade, Cumhuriyetimizin özgür, bağımsız ve demokratik bir hukuk devleti olarak var olmasını sağlamıştır. Bu mücadelenin kıymetini bugün bölgemizde yaşanan gelişmelere baktığımızda çok daha açık ve net biçimde görüyoruz.
Bu nedenle “yurtta barış, dünyada barış” sözü bugün her zamankinden daha gerçekçi bir siyasal vizyonu ifade ediyor. Türkiye, bugün de çevresindeki tüm milletler için barışı ve istikrarı önceleyen, kapsayıcı ve yapıcı bir rol üstlenmelidir. Komşumuz Suriye, yıllardır ağır acılar ve büyük yıkımlar yaşadı. Sınırın bir tarafında olanlar, sınırın bu tarafında bizi derinden etkiledi ve etkilemeye devam ediyor. Biz bu konuda da müstakil siyasetimizi sürdürüyoruz. Çatışmayı ve savaşı değil, uzlaşıyı ve barışı savunuyoruz.
Kürtleri hedef alan eski yıkıcı söylemleri açıkça reddediyoruz
Türkiye’nin toprak bütünlüğünü, siyasi istikrarını; tüm inançların ve kimliklerin anayasal güvence altında birlikte yaşamasını istiyoruz. Bölgeye kendi güç hesapları üzerinden bakanlar, bugün “ak” dediklerine yarın “kara” diyebiliyorlar. Emperyalist devletler, tarih boyunca olduğu gibi bu toprakların değil, kendi menfaatlerinin peşinden gidiyorlar. Bizim yolumuz ise Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Şiilerin, Alevilerin ve Dürzilerin birlikte kazanacağı bir mücadeleyi büyütmektir. Suriye’deki Türkmenler, Kürtler ve Araplar bizim akrabamızdır, kardeşimizdir.
Bu çerçevede Kürtleri hedef alan, onurlarını zedeleyen ve “Kürt eşittir terörist” algısını yeniden üretmeye çalışan eski, yıkıcı ve dışlayıcı dili açıkça reddediyoruz. Türkiye’deki Kürtleri de, Suriye’deki akrabalarını da inciten hiçbir politikaya boyun eğmedik, bundan sonra da eğmeyeceğiz. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı da Suriye’de çatışmanın tarafı olmak yerine, barışın ve uzlaşının güvencesi olmalıdır. Suriye’nin huzuru ve refahı, Türkiye’ye de huzur ve refah getirecektir. Bu kez kazanan emperyalist güçler değil, bu toprakların insanları olmalıdır. Mücadelemiz tam olarak bunun içindir.
Uzlaşma haberleri hepimizi sevindirdi
Suriye’den gelen uzlaşma haberleri hepimizi sevindirmiştir. Bu gelişmelerin tam bir mutabakatla kalıcı hale gelmesi için hep birlikte çalışmalıyız. Temel temennimiz budur. Suriye’de yaşananlar Türkiye’nin barış sürecini asla zayıflatmamalı; aksine bu süreci hızlandırmalıdır. Biz bu doğrultuda kararlılıkla çalışmayı sürdürmemiz gerektiğini savunuyoruz. Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansımız da bu kararlılığın somut bir göstergesi olarak yeni bir başlangıçtır.
Bugün kurucu siyasetin yeniden ayağa kalktığı bir eşikteyiz. Bu ülkenin sorunlarını inkâr ederek değil, yüzleşerek çözeceğiz. Geçmişimiz de geleceğimiz de ortaktır. Ortak vatanımızda, ay yıldızlı bayrağımızın altında, kardeşçe ve huzur içinde birlikte yaşayacağız.
Konuşmamın sonunda, bu konferans fikrini ilk kez dile getiren Resul Emrah Şahan’a teşekkür ediyorum. Bu fikri hayata geçirmek için günlerdir emek veren tüm yol arkadaşlarımıza, İstanbul İl Örgütümüze, Genel Merkez ekibimize ve özellikle Parti Meclisi üyemiz Sayın Emine Uçak’a şükranlarımı sunuyorum. Değerli konuşmacılarımıza, moderatörlerimize ve siz kıymetli katılımcılarımıza da içten teşekkür ediyorum.
Ortak geleceğimizi ortak masalarda konuşmayı sürdüreceğiz. Bu ilk buluşmayı da barışa adanmış hayatlara ithaf ediyorum. Biz ev sahibiyiz; ancak şimdi mikrofon, bu buluşmanın gerçek ev sahiplerine aittir. Hepimizin yolu, zihni ve kalbi açık olsun. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.”




