• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Sîpan Hemo: Anlaşmayla Suriye’de Kürtlerin ilk kez siyasi ve idari varlıkları kabul edildi

Sîpan Hemo: Anlaşmayla Suriye’de Kürtlerin ilk kez siyasi ve idari varlıkları kabul edildi

Sîpan Hemo’ya göre anlaşma, siyasi ve idari kazanımların yanı sıra aynı zamanda mücadelenin askeri boyuttan siyasal ve hukuki bir aşamaya evrildiğinin de göstergesi.

Sîpan Hemo: Anlaşmayla Suriye’de Kürtlerin ilk kez siyasi ve idari varlıkları kabul edildi
Sîpan Hemo: Anlaşmayla Suriye’de Kürtlerin ilk kez siyasi ve idari varlıkları kabul edildi
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 3 Şubat 2026 21:02

SDG ile Geçici Şam Yönetimi arasında 29 Ocak’ta varılan ve 30 Ocak’ta duyurulan anlaşmaya dair açıklamalarda bulunan Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komuta Üyesi Sîpan Hemo, anlaşmayla Kürtlerin Suriye’de ilk kez siyasi ve idari varlıklarının kabul edilmesinin sağlandığını belirtti.

Gazeteci Doğan Cihan’a Nûmedya24 adına konuşan Hemo’ya göre anlaşma, bu siyasi ve idari kazanımların yanı sıra aynı zamanda mücadelenin askeri boyuttan siyasal ve hukuki bir aşamaya evrildiğinin de göstergesi.

Röportajda “Teslimiyet mi, diplomatik başarı mı?” tartışmasına doğrudan yanıt veren Hemo, anlaşmanın perde arkasını ve Kürtler açısından ne anlama geldiğini anlattı.

Anlaşmanın askeri yapılanmadan iç güvenliğe, valilik sisteminden Kürt dilinin statüsüne kadar birçok somut başlığını ayrıntılı biçimde açıklayan Hemo, “Bu bir zirve değil, yeni bir başlangıçtır” diye belirti.

SDG Genel Komuta Üyesi Sîpan Hemo’nun röportajı şöyle:

Rojava ve sadece bu ay başından bugüne kadar yaşananlar konusunda birçok görüş var. Kimisine göre varılan sonuç bir teslimiyet, kimilerine göre diplomatik bir başarı. Sizce durum ne?

“Rojava’daki Kürt tarafı, yaklaşık 14 yıldır aralıksız olarak şiddetli bir savaşın içinde bulunuyor. Bu süreçte, güçlerimiz halkı korumak için hem Rojava’da hem de Suriye bölgelerinde birçok savaşa katıldı. Önceki süreçlerden farklı olarak, geçen ay ortaya çıkan savaş bir meydan savaşı değil, geniş bir imha anlayışına dayanan bir zihniyete karşı verilen bir varoluş mücadelesiydi. Bölgesel ve küresel güçler arasında Kürt halkının varlığına ve kazanımlarına karşı büyük bir anlaşma vardı. Plan, bu son saldırılarla devrimimizin yarattıklarını, DSG’yi tamamen ortadan kaldırmaktı. Bu plana karşı güçlerimiz de kazanımları korumak için şiddetli bir savunma savaşına girdi. Kısa bir süre içinde hem saldıran güçler hem de destekçileri, bu savaşın tüm Suriye için çok ağır sonuçlar ortaya çıkaracağının farkına vardı. Şêxmeqsûd, Tişrin Barajı ve Hasekê bölgelerinde yaşanan savaş ve direniş bunu ispatladı. Herkes Kürt bölgelerine girmenin kolay olmayacağını ve DSG savaşçılarının halkı korumak için sonuna kadar direneceğini gördü. İşte güçlerimizin istikrarı ve kararlılığı, saldıran güçlerin hesaplarını değiştirdi. İlk sonuçların bir seviye ortaya çıkardığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bize karşı oynanan oyunların tamamen boşa çıktığını da iddia edemeyiz.

Bu sonuç ve güçlerimizin direnişi, uzlaşmayı esas alan anlaşmayı beraberinde getirdi. Anlaşma, 18 Ocak’ta her iki tarafın gündemine alındı ve 30 Ocak’ta imzalandı. Anlaşmanın gereklerinin uygulanması için şimdi çalışmalar yürütülmektedir. Haseke’de ilk adım atıldı ve bu Qamişlo’da devam edecek. Şüphesiz bunu Kürt halkı için bir başarı olarak görüyoruz. Son 100 yılın inkar politikalarının zirvesi olarak bize dayatılan plan, direniş ve halkımızın desteğiyle ve anlaşmanın imzalanmasıyla adeta yıkıldı. Bugün Kürt bölgeleri adı verilen bir vilayetin onaylanması, halkımızın siyasi statüsünü de ortaya koymakta ve bölgesel ve küresel güçlere dayatmaktadır.”

DSG Genel Komutanı Mazlum Abdi anlaşma sonrası Ronahî TV’de katıldığı bir canlı yayında, özcesi “Hayalimdeki sonuç değil aslında” dedi. Geriye dönüp baktığınızda “Hatalarımız da oldu” diyebiliyor musunuz?

“Ortaya çıkan sonuçlardan bahsederken, salt eksikliklerimize takılıp kalmamalıyız kuşkusuz. Ama elbette bu süreçte hatalar yaptık ve bu konuda halkımızın bizi eleştirme hakkı var. Savunma gücü ve siyasi irade olarak, sürecin sonuçlarını kapsamlı bir şekilde değerlendirmeye başladığımızı belirtmek gerekir. Ancak ne olursa olsun, siyasi güçlerin ve halkımızın bir bütün olarak ortaya çıkan sonuçları doğru bir şekilde okuması gerekiyor. 30 Ocak Anlaşması’nın resmi sonucuna dikkat edersek, açıkça söyleyebiliriz ki; Kürtler artık Suriye’de kendi varlıkları ve kimlikleriyle vatandaş olarak yaşayacaklar. Kürt bölgelerinde de halkımız kendi özerkliği ve özgünlüğüyle yaşayacak. Burada önemli bir diğer konu da Kürtlerin artık kendilerini yönetecek olmalarıdır. Elbette Suriye düzeyinde Kürtler, belirli bir kota çerçevesinde resmi alanlarda da kendilerini temsil edeceklerdir. Sonuçlar, mücadelemizin bittiği biçiminde nitelendirilemez. Burada doğru olan şey, Kürtler olarak ortaya çıkan bu fırsatları özgürlük ve demokrasi mücadelesini geliştirmek için kullanmamızdır.”

Rojava’da salt askeri mücadele değil, hatta belki bundan sonra toplumsal dinamiklere dayanan siyasi mücadele mi daha ön planda olacak?

“Evet, birçok insan şu anda bize asıl hedefimizin ne olduğunu sorabilir. Açık ve net bir şekilde şunu ifade ediyoruz: Kürtlerin özgür varoluşu, kimliklerinin ve siyasi statülerinin korunması her şeyin üstünde olacaktır. Özcesi, Kürtlerin kendi iradeleri olmalıdır. İkinci olarak, tüm Suriye ve insanlık için eşitlik ve demokrasi istiyoruz. Elbette bu konuda belirli bir seviye de oluştu. Ancak bu sürecin garantisi nedir? Bu sorunun doğru cevabı, mücadele azmimizle doğrudan ilgilidir. Şüphesiz bazı sözler verildi ve henüz anayasal değişiklikler olmasa bile bazı adımlar atıldı. Bu nedenle, Kürtlerin haklarının korunmasını sağlamak için, şimdi yasal mücadeleyi güçlendirme ve yeni bir temel anayasa oluşturma aşamasına giriyoruz. Bu bağlamda, Kürt halkının geliştirdiği modeli tüm Suriye için örnek haline getirmeye çalışmalıyız. Kürtler, Suriye’nin demokratikleşmesinde öncü rol üstlenmeye kararlıdır.”

Bu kadar savaşın ve acının yaşandığı bir bölgede barışçıl bir geçiş mümkün mü peki?

“Geçmişte toplumsal ve siyasal modelimizi Suriye’de yaymaya çalıştık, ancak bu tam arzuladığımız gibi sonuçlanmadı. Şüphesiz bunun dıştan kaynaklı nedenleri ve yöntemlerimizle ilgili iç nedenleri vardı. Halkın önünde özeleştiri veriyoruz. Son 10 yıldır Kürt halkını örgütlemeye ne kadar odaklanmış olsak da, Arap bölgelerinde aynı çabayı ve mücadeleyi gösteremedik. Rakka savaşını gözlemlediğimizde, orada yapılan şey salt askeri bir savaş değildi. Rakka toplumu, Şam hükümeti yerine DSG’nin varlığını kabul edecek bilinçte değildi. Ancak ortaya çıkan sonuçlardan dolayı Rakka’daki Arap toplumunu suçlamak doğru değildir. Bunun yerine, Suriye’nin demokratikleşmesinin kamuoyu algısı konusunda Arap bölgelerinde istediğimiz kadar başarılı olamadığımızı söylemeliyiz. Kürt halkının bize yönelttiği tüm eleştirilerin değerli ve haklı olduğunu belirtmeliyiz.”

Herkes, eleştirilerle birlikte bu anlaşmanın Rojava Kürtlerinin siyasi statüsünün tanınmasına yol açıp açmayacağına dair cevabı merakla bekliyor.

“Öncelikle, Kürt halkının gelişmelerden bizi sorumlu tutmakta haklı olduğu bilinmelidir. Ancak burada önemli olan şey, bu eleştiri sürecinin siyasi bir infaz aşamasına dönüşmemesidir. Ne olursa olsun, bugün Suriye’deki Kürtlerin mücadelesi ve özgürlük için direnişi dünyanın ana gündem maddelerinden biri haline geldi ve biz bunu olumlu bir sonuç olarak görüyoruz. Bugün Suriye’deki Kürt bölgelerinden gururla bahsedebiliyorsak, bu kesinlikle binlerce şehidimizin emeğinin ve Kürt halkının fedakarlığının bir sonucudur. Elbette, Kürtler derken sadece Rojava’dan bahsetmiyorum. Mevcut kazanımlar tüm Kürt halkının fedakarlığı sayesindedir. Kürtler dört bir yandan Rojava’ya geldi ve bu devrim için canlarını verdi. Ülkede ve diasporada yüz binlerce Kürt bizim için ayağa kalktı. Bunu asla unutmayacağız. Başka bir deyişle, eğer Rojava bugün küresel gündeme girdiyse ve kazanımlardan bahsediyorsak, burada tüm Kürtlerin oynadığı olumlu rolü görmek durumundayız.”

Diğer bir mesele de, örneğin bazı Arap aşiretlerin saf değiştirdiği, sizi yalnız bıraktığı yönünde. Bu konuda ne demek istersiniz?

“Bugün bazı çevreler eleştiri kisvesi altında Arapların Kürtleri yalnız bıraktığını ve onlara ‘ihanet’ ettiğini söylüyorlar. Bence bu doğru değil. Çıkarlar olduğu ve buna göre politikalar geliştirildiği sürece, bu tür şeylerin her zaman olacağı unutulmamalıdır. Anlaşmazlıklar olsa da, tarih kaçınılmaz olarak Rojava’nın ve Suriye’deki Kürtlerin statü kazanmasının savaşçıların direnişi sonucu olduğunu yazacaktır. Komplocu güçlerin bugün Kürt halkını tamamen yok etmek istediği unutulmamalıdır. Buna karşılık biz de varoluş mücadelesi geliştiriyoruz. Bölgelerimizde başlayan çatışmaların ilk gününden itibaren komutanımız Ziyad Halep’in mesajını temel alarak buna göre direnmeye karar verdik. Hiçbir zaman gözümüzü korkutmadık ve Kürt halkını korumak uğruna canımızı 10 kez feda etmeye hazır olduğumuzu söyledik.”

Peki 30 Ocak’ta varılan anlaşma bir zirve mi yoksa bir başlangıç mı?

“Halkımız büyük tehlikelerin hala devam ettiğini ve bu nedenle mücadeleden hiçbir şekilde vazgeçmeyeceğimizi bilmelidir. Bunu siyaseten söylemiyoruz. Direnişimiz, Kürtlerin varlığını inkar eden politikaların etkisiz hale getirilmesini sağladı şimdiye kadar ve bundan sonra da böyle olacak. Şimdi herkes Kürtlerin kimliğini tanımak zorunda ve daha da önemlisi, tüm Kürtler arasında ulusal birlik ruhu en yüksek seviyesine ulaşmış durumda. Ortaya çıkan bu sonuçlar bizim için en kutsal kazanımlardır. Rojava’nın son 14 yılda çok acı çektiği doğrudur. Ancak halkımız ortaya çıkan şimdiki sonuçlarla gurur duymalıdır. Çünkü Kürdistan’ın diğer bölgeleriyle karşılaştırıldığında Rojava’nın küçük bir parça olduğunu ve daha fazla direnemeyeceğini söylediler bize hep. Ancak bu 14 yılda verdiğimiz eşsiz mücadele, haklılığımız kadar gücümüzü de herkes gösterdi. Hatta Rojava’daki mücadelenin sonuçlarının, Kürdistan’ın diğer bölgelerindeki Kürt sorununu çözmenin anahtarı olduğunu bile söyleyebiliriz. Bu yüzden birçok taraf, Rojava’nın yenilgiye uğraması durumunda Kürt sorununun hiçbir şekilde çözülmeyeceğini görüyor. Böyle bir sonuç karşısında ağlamak, pişman olmak, şikayet etmek ve yakınmak yerine, ne kadar büyük başarılar elde edildiğini görmeliyiz.”

Suriye’yi konuşurken doğal olarak arabuluculuk yapan ve “süreçte garantör olacağız” diye açıklama yapan güçler de var. Uluslararası güçler mi belirleyici olacak?

“İmzalanan son anlaşma, uluslararası ve bölgesel güçlerin gözetiminde yapıldı. Özünde, bu anlaşma Suriyeli Kürtlerin siyasi varlığını tanıyor. Uygulandığı takdirde, kazanımların korunmasının da temeli olacaktır. Burada, Şam hükümetinin veya aracı güçlerin vaatlerine inanmak yerine, mücadelemizin devam etmesini sağlamak önem kazanıyor. Ama elbette, yeni yollarla mücadeleden bahsediyorum. Yani, 14 yıldır varoluş için savaşıyoruz, bundan sonra bu, Suriye’de ve dünyada Kürtlerin statüsünü güvence altına alma mücadelesine dönüşecek. Bu bağlamda, dış güçlere güvenmek yerine, kendi mücadelemize güvenmemiz gerektiğini tekrar vurgulamak istiyorum. Halen işgal altında olan bölgeler (Afrin, Serêkaniyê) hariç, 30 Ocak Anlaşması Kürt halkının varlığını koruma temelli önemli bir adımdı. Ancak biz ulaşılan bu aşamayı yine de tatmin edici bulmuyoruz. Afrin ve Serêkaniyê’nin de bu anlaşmanın bir parçası olması için mücadelemiz devam edecek kuşkusuz.”

Anlaşmanın bazı detaylarına da girmek gerekiyor: Kamuoyu halen askeri ve siyasi adımların ne olacağını tam bilemiyor?

“Şu ana kadar anlaşmanın sadece askeri ve güvenlik yönleri ele alındı. Ancak, görülmesi gereken birçok başka nokta da var. Özellikle askeri konuda, Kürt bölgelerindeki güçlerimizi 4 tugaya göre organize etme kararı alınmıştır. Bu tugaylar Derik, Qamışlo, Hasekê ve Kobanî’ye konuşlandırılacaktır. Cizîre bölgesindeki üç tugay tek bir merkez altında, yani bir tümen olarak organize edilecek. Kobanî tugayı ise idari olarak Kürt olacak ve Halep vilayetine bağlı kalacak. Bunun için komuta yapısından tutalım da tugayların konuşlandırılacağı merkezlere kadar her şey tarafımızca belirlendi. Güçlerimiz şehir merkezlerinde kalmayacak. Tüm bu değişiklikler bizim girişimimizle, genel entegrasyon anlaşması çerçevesinde gerçekleştirilecektir. Askeri güçlerin yüzde 90’ı Kürtlerden oluşacaktır. Geri kalan yüzde 10’u ise Süryaniler ve Araplardan oluşacaktır. Başka bir deyişle, savunma gücünün Kürt gücü olacağını söylemek yanlış olmaz. Buradaki temel başka bir konu ise İç Güvenlik yani Asayiş (polis gücü) meselesidir. Anlaşmaya göre, Hasekê vilayetinin valisi bizim tarafımızdan atanacak. Güvenlik şefi ise Şam tarafından atanacak. Ayrıca, Hasekê, Qamışlo ve Derik’teki ilçe kaymakam ve güvenlik merkezleri de bizim tarafımızdan atanacak. Sonuç olarak, Kürt bölgelerinin iç güvenliği güçlerimiz tarafından korunacaktır.

Genel sistem içinde, savunma bakan yardımcısı DSG tarafından atanacak. Güvenlik güçlerimiz, İçişleri Bakanlığı’na yardımcı olmak üzere de bir üye atayacak. Başka bir deyişle, güçlerimiz genel olarak hükümet içinde kendilerini temsil edecektir. Bölge valisinin ve savunma bakan yardımcısının kararına kalan konular bölge valisinin sorumluluğunda olacak. Diğer konular şu anda halen görüşülüyor. Aynı sistem Kobanî’de de uygulanacak. Şehir çevresine askeri güçler konuşlandırılacak ve Kürt güvenlik güçleri iç güvenlikten sorumlu olacak. Ayrıca, ilçe valisi de Kürt olacak. Amacımız yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünden sonra Afrin ve Serêkaniyê’de de aynı sistemi uygulamaktır. Bu iki Kürt şehri için şu anki açık konular, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşü ve öz örgütlenme süreçlerinin başlamasıdır. Yukarıda bahsettiğim şeyler anlaşmanın ilk aşamasıdır.”

Ama tabi bu şartlar başlangıç için yeterli olabilir. Ya sonra?

“Bu anlaşmanın uygulanmasında dikkatli ve uyanık olmalıyız. Çünkü süreci aksatmak isteyen bazı taraflar halen mevcut. Dolayısıyla bizim için önemli olan, Kürt halkının haklarının korunmasını sağlamaktır. İkinci aşamaya gelince; bu aşamada önemli konuların başında Kürt dilinin resmi statüsü kazanması ve Rojava’daki okul ve üniversitelerden alınan diplomaların kabul edilmesi meselesi geliyor. Bu konuda kapsamlı çalışmalarımız var. Özcesi, Kürt halkının siyasi statüsüne ulaşması konusunda önümüzde çok önemli işler var. Siyasetçilerden akademisyenlere, hukukçulardan askerlere kadar herkesin çalışmalara katılması hayati önem taşıyor.”