Rojava saldırıları ve “aşılmışlık” söylemi
Yüksel Genç 6 Şubat 2026

Rojava saldırıları ve “aşılmışlık” söylemi

Rojava’ya dönük saldırılar yalnızca askerî ya da diplomatik bir kriz değil. Aynı zamanda Kürt siyasal alanında derin bir anlatı ve yön krizi üretiyor. Bu kriz, özellikle Sayın Abdullah Öcalan ve etrafında şekillenen demokratik toplum paradigmasının “aşılmış” olduğu iddiası üzerinden yürütülen ideolojik müdahaleyle derinleştiriliyor.

“Aşılmışlık” Söyleminin İşlevi

Son dönemde sıkça dolaşıma sokulan “Öcalan paradigması aşıldı” söylemi, krizin nedenlerini bölgesel güç dengelerinde ya da devlet politikalarında değil, doğrudan Kürt hareketinin kurucu ideolojik hattında arıyor. Böylece yaşanan sorunlar, yapısal ilişkilerden koparılıp ideolojik bir “yanlışlık” iddiasına indirgeniyor.

Oysa kriz anları yalnızca tehdit üretmez; aynı zamanda anlam boşlukları yaratır. Savaş ve saldırı koşullarında toplumlar karmaşık açıklamalar yerine hızlı ve basit cevaplara yönelir. Rojava’ya dönük saldırılar, Kürt toplumunda güçlü bir ulusal refleksi ortaya çıkardı. Ancak bu refleksle birlikte “neden yine bedel ödüyoruz?” sorusu da daha yüksek sesle sorulmaya başlandı.

Tam bu noktada devreye giren “Apoculuk aşılmıştır” söylemi, bir ideolojik aşmadan çok, yeniden çerçeveleme girişimi olarak işlev görüyor. Bu söylem, Rojava deneyiminin ideolojik kaynağını görünmez kılarak, demokratik toplum fikrinden arındırılmış bir “makul ulusalcılık” inşa etmeyi hedefliyor.

Paradigmanın Hâlâ Etkisi Büyük

Oysa “Apocu paradigmanın” hedef alınmasının nedeni, etkisini yitirmiş olması değil; hâlâ belirleyici olmasıdır. Rojava pratiği; kadın özgürlüğü, yerel demokrasi, çoğulculuk ve öz savunma mekanizmalarıyla paradigmanın sahadaki karşılığını açıkça ortaya koymuştur. Klasik Kürt milliyetçiliğinin üretmekte zorlandığı sürdürülebilir birlik, uluslararası meşruiyet ve toplumsal derinlik, büyük ölçüde bu hat sayesinde mümkün olmuştur.

Bu nedenle Öcalan’ın fiziksel tecridiyle birlikte, paradigmasının ideolojik olarak da tecrit edilmek istenmesi tesadüf değildir. “Zaten aşıldı” söylemi, bu kopuşu normalleştirmenin araçlarından biridir.

Gençlik ve Yeni Siyasal Dil

Bu tartışmaların en kırılgan biçimde yaşandığı kesimlerden biri de Kürt gençliğidir. Bugünün gençleri mücadelenin kuruluş koşullarını değil, sonuçlarını devraldı. Sürekli kriz, savaş ve belirsizlik ortamında büyüyen bu kuşak için sosyal medyanın hız ve bağlamdan kopuk dili, ideolojik tartışmaları yüzeyselleştiriyor. Eleştiri ile tasfiye, sorgulama ile reddiye arasındaki sınırlar giderek silikleşiyor.

Buradaki sorun gençliğin tutumu değil; gençliğe hitap eden yeni ve ikna edici bir kurucu siyasal dilin eksikliğidir.

Ulusal Mücadele ve Demokratik Toplum

Bugün sıkça kurulan karşıtlık şudur: Ulusal hareket “somut ve sert”, demokratik toplum ise “soyut ve gerçekçi olmayan” bir çizgidir! Oysa bu ayrım tarihsel olarak doğru değildir. Ulusal hareketlerin temel ihtiyaçları birlik, meşruiyet ve sürekliliktir. Klasik milliyetçilik bu ihtiyaçları kısa vadede karşılayabilir; ancak uzun vadede ya otoriterleşme ya da tükenme üretir. Demokratik toplum fikri, tam da bu sınırları aşmak için geliştirilmiştir.

Rojava, Kürt siyasal tarihinde bir eşiktir. Kürtler ilk kez yalnızca direnen değil, kendilerine has bir paradigma ile yöneten bir özne olarak sahneye çıkmıştır. Bu deneyim, demokratik örgütlülüğün bir “barış lüksü” değil, doğrudan bir direniş ve savunma kapasitesi olduğunu da göstermiştir.

Ulusal mücadele ile demokratik toplum fikri birbirinin alternatifi değildir. Ulusal mücadele demokratik toplumla derinleşir; demokratik toplum ise ulusal mücadeleyle korunur. Demokratik toplum, sadece özgürlük ve hakları korumakla kalmaz; ulusal mücadelenin meşruiyetini ve sürdürülebilirliğini de güvence altına alır. Çünkü ancak birlikte örgütlenen, birbirini gözeten ve farklılıklarını yönetebilen bir toplum, baskılara ve saldırılara karşı direnebilir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu iki hattı karşı karşıya koyan değil, birbirinin koşulu olarak yeniden kuran bir siyasal dildir.

Rojava’nın asıl mirası da tam olarak burada yatmaktadır.

***

Demokratik Toplum ve Bir Buğday Hikayesi

Anadolu’da bir köy… Yıllardır aynı tarladan aynı kalitede buğday çıkıyor. Uzmanlar geliyor, inceliyor, soruyor: “Sırrın ne?”

Çiftçi gayet sakin: “Kendi tohumumu kullanıyorum.”

Ama iş o kadar basit değil. Aynı tohumu alan başka çiftçiler aynı kaliteyi tutturamıyor. Tekrar geliyorlar, bu kez daha dikkatli bakıyorlar. Ve asıl farkı orada görüyorlar: Bu çiftçi, tohumunu sadece kendisi için saklamıyor; tarlasının yanındaki komşularla da paylaşıyor.

“Neden?” diye soruyorlar.

Cevap basit ama sarsıcı:

“Komşular düşük kaliteli tohum ekerse, rüzgâr olur, karışır. Benim buğdayım da bozulur. Kaliteyi korumak için onların da kaliteli ekmesi lazım.”

Kolektif Bilgelik ve Demokratik Paradigma

Bu hikaye, modern iktidar, toplum ve birlikte yaşam tartışmalarının tam merkezine oturan güçlü bir alegoridir. Çiftçi, kendi verimini yalnızca bireysel emeğine veya özel bilgisine bağlamıyor. Üretimin kaderinin kolektif bir ekosistem içinde belirlendiğini biliyor. Rüzgârın yönünü kontrol edemeyeceğini ama rüzgârın taşıdığı tohumların niteliğini komünal ilişkilerle etkileyebileceğini fark etmiş.

Ulus-devlet aklı, kaliteyi sınırlarla ve tekelci kontrolle korumaya çalışır: “Benim toprağım, benim tohumum, benim güvenliğim.” Hikâyedeki çiftçi ise tam tersini yapıyor: Tohumu paylaşıyor. Çünkü biliyor ki, komşusunun yoksulluğu, cehaleti veya düşük üretimi eninde sonunda kendi tarlasına dönecektir.

Demokratik Ulusun Karşılıklı Bağımlılık İlkesi

Bu, demokratik ulus fikrinin merkezindeki karşılıklı bağımlılık ilkesidir. Hiçbir kimlik, kültür veya topluluk, çevresindekilerden yalıtılarak özgür ve nitelikli kalamaz. Demokratik toplum paradigması, ulusu tekçi bir kimlik olarak değil, çeşitliliğin birlikte yaşama iradesi olarak tanımlar.

Hikâyede tohumlar birbirine karışır ama bu bir tehdit değildir. Asıl tehdit, bazı tohumların sürekli düşük kalitede kalmasıdır. Çözüm, ayrıştırmak değil; kaliteyi kolektif olarak yükseltmektir.

Paylaşmak, Stratejik Bir Tercihtir

Çiftçi, komşularını “rakip” ya da “risk” olarak değil, kendi üretiminin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Buradaki paylaşım, ne hayırseverlik ne de romantik bir dayanışmadır; bilinçli, stratejik ve etik bir tercihtir. Demokratik toplum da tam olarak böyle kurulur: “İyi olduğum için paylaşıyorum” değil, “ancak birlikte iyi olabiliriz” bilinciyle.

Özgürlük bireysel bir ada değil, kolektif bir iklimdir. Rüzgâr hep esecektir; mesele, ne taşıdığıdır.

Sonuç: Hepimizin Buğdayı

Demokratik toplum, başkalarının niteliğini yükseltmeyi kendi varoluşunun koşulu olarak gören toplumdur. Demokratik ulus ise sınırları değil, sorumluluğu paylaşanların oluşturduğu siyasal-toplumsal bütündür.

Eğer bir yerde buğday bozuluyorsa, mesele yalnızca tek bir tarlanın sorunu değildir. Ve eğer bir yerde özgürlük eksikse, rüzgâr mutlaka hepimize uğrayacaktır.

Ve bugün esen rüzgâr, hepimizin buğdayına değiyor.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.