Gazeteci-yazar Hasan Cemal, T24’teki köşesinde Kürt Dili ve Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Mehmet Emin Bozarslan’ı andı.
91 yaşında hayatını kaybeden Bozarslan’ın Diyarbakır’ın Lice ilçesinde doğduğunu ve 45 yıldır sürgünde İsveç’in Uppsala kentinde yaşadığını hatırlatan Cemal, 1970’li yıllarda Cumhuriyet gazetesinde birlikte çalıştıklarını yazdı. Cemal, Bozarslan’ı “yazı işlerinde sessiz sedasız çalışan, yüzünden yumuşak gülümsemesi, önünden çayı eksik olmayan” bir isim olarak anlattı.
1978’de yaşadığı acı ve sürgün yılları
Cemal, Bozarslan’ın 1978 yılında İstanbul’da yaşayan oğlunun “faili meçhul cinayet”e kurban gitmesiyle büyük bir acı yaşadığını aktardı. Bu olayın ardından yurt dışına gitmek istediğini ancak pasaportunun olmadığını belirten Cemal, gazetenin devreye girdiğini ve dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’nın pasaport iznini çıkardığını yazdı.
Bozarslan, 1978’de İsveç’e giderek sürgün yıllarını burada geçirdi.
İşte Hasan Cemal’in yazısının tamamı
Mehmet Emin Bozarslan,
Kürt Dili ve Edebiyatı’nın
büyük ismi hayata veda etti.
91 yaşındaydı.
Diyarbakır Lice doğumluydu.
45 yıldır sürgünde, İsveç’in Uppsala
kentinde yaşıyordu.
1970’li yıllarda Cumhuriyet gazetesinin
mutfağında birlikte çalışmıştım.
Yazı işlerinin bir masasında
sessiz sedasız çalışırdı.
Yüzünden yumuşak gülümsemesi,
önünden de çayı hiç eksik olmazdı.
Dış haberlere Arap basınından
çeviriler yapardı.
1978’de büyük bir acı yaşadı.
İstanbul’da yaşayan bir oğlu
“faili meçhul cinayet“e kurban gitti.
Mehmet Emin Bey oğlunu kaybedince
yurt dışına gitmek istediğini söyledi.
Ama pasaportu yoktu.
Gazete araya girdi,
zamanın İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı
pasaport iznini çıkarttı.
Mehmet Emin Bozarslan 1978’de
sürgün yıllarını geçireceği
İsveç’in yolunu tuttu.
Mehmet Emin Bozarslan’ı
45 yıl boyunca hiç görmedim,
çok seyrek haberleştik.
Dün gece günlüğümün sayfaları arasında
dolaşırken, eski bir yazıma
rastladım, büyük Kürt edebiyatçısı
Mehmet Uzun‘la ilgili.
İçinde Mehmet Emin Bozarslan’ın
ismi de geçen yazının bir bölümü aşağıda…
* * *
Diyarbakır, 16 Kasım 2006
Modern Kürt edebiyatının en büyük ismi Mehmed Uzun…. Zayıflamış, süzülmüş…
“Mehmed Uzun geçen temmuz ortası Stockholm’den Diyarbakır’a geldiği vakit, ancak bir hafta on gün daha yaşar demişlerdi” diye anlatıyor Şeyhmus Diken,
“Donup kalmıştık. Modern Kürt edebiyatının ikinci adamı da, yirminci adamı da yoktu çünkü. Kürt dilini, modern edebiyatımızı dünyaya tanıtan tek edebiyatçımızdı, romancımızdı Mehmed Uzun… Onun için donup kaldık.”
Kanser, midesinden vurmuş. Belki de uzun sürgün yıllarındaki kahredici çalışmaların acı sonucu… Karısı Zozan başıyla onaylıyor.
Sürgünün yarattığı bir edebiyatçı Mehmed Uzun.
Yitik Bir Aşkın Gölgesinde adını taşıyan romanının ön sayfasına, “Sevgili Hasan Cemal, sürgünden söz etmek hep zordur, söz gırtlakta kalır” diye yazmış.
İsveç’teki sürgün yıllarından sonra ölmeye gelmemiş kendi topraklarına. “Yukarı Mezopotamya’nın şifa kaynağıdır” diyerek iyileşmeye gelmiş Diyabakır’a.
Hastanenin önünde, Darkapı Meydanı’nda onun için divan kurmuş Deng Bejler. Şeyhmus’un deyişiyle “Sözün bitmediği yerden seslenen” Deng Bejler… Mehmed Uzun bir an önce şifa bulsun diye Kürtçe şarkılar, türküler söylemişler ona, Kürtçe destanlar okumuşlar.
Tıpkı çocukluğundaki gibi.
“Çocukluğumda Deng Bejler vardı evimize gelen. Onlar, Kürtçe sözlü anlatımın ustalarıydı. Kürt klasik şarkılarını, destanlarını evimizde söylerlerdi.”
Gayet sakin, sükûnet içinde, her noktasını, her virgülünü koyarak konuşuyor Mehmed Uzun. İç barışını sağlamış insanlara mahsus bir özgüven havası var. O kadar yumuşak bakışlı ki, yüz ifadesi, yüz çizgileri öyle ki, özü sözü bir insan diyorsun.
‘Bir tokatla tanıştım Türkçeyle!”
1953 Urfa Siverek doğumlu.”Geniş bir aşiret eviydi” diye anlatıyor, “Evde, mahallede Kürtçe konuşurduk. Anadilimdi Kürtçe, konuşma dilim. Ama bana okuma yazma öğreten olmadı. Yıllar sonra 12 Mart’ta(1971), hapishanede öğrendim Kürtçe okuma yazmayı. 18 yaşındaydım. Musa Anter‘le amcaoğlum Ferit Uzun öğrettiler. Kürtçeyle ilk ciddi ilişkim böyle başladı.”
O tokadı unutamıyor!
“Siverek’te ilkokulun birinci günü bir tokat yedim, bugün bile aklımdan çıkmaz. Okul bahçesinde sıraya girmeye çalışırken aramızda Kürtçe konuşuyorduk. Bir tokat attı İstanbullu yedek subay öğretmen, Türkçe konuş diye. Ama Türkçe bilmiyordum ki…”
Amin Maalouf, Lübnanlı yazar, Ölümcül Kimlikler isimli kitabında bir insanın anadiliyle bağını koparmak kadar tehlikeli bir şeyin olmadığını anlatır.
Mehmed Uzun şöyle diyor:
“Ben de bir tokatla tanıştım Türkçeyle. Benim anadilimle bağım böyle koptu. Eğitim dilinin, kültür dilinin Türkçe olması, Kürtçeyle bağımı kopardı. Dili yasaklamak insanlık suçudur. İnsanı anadilinden koparmak vahşettir. Bir insanı kendi dilinden koparmak, insanın ruhunu, kişiliğini zedeliyor, gelişimini engelliyor. Bence bu Kürtçe yasağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük yanlışlarından biriydi.”
12 Mart darbesi, 1971.
“Tutuklandım, Kürtçülükten. 18 yaşındaydım. Duvarlara yazılar yazılmıştı Siverek’te. 28 kişi birlikte Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne gönderildik. Kürtçeyle ilk ciddi tanışmam böyle oldu. Herkes vardı hapishanede. Tarık Ziya Ekinci, Mehmet Emin Bozaslan, Musa Anter, Ferit Uzun… 3 Mart 1972’de tutuklandım. Hem Kürt aydınları, öğrencileri vardı hapiste hem de Kürt köylüleri ve Kürt ağaları, beyleri, yani eşraftan insanlar vardı, Barzani’ye yardım etmekten dolayı tutuklanan… Aydınlar Türkçe konuşurlardı, eşraf da Kürtçe… Deng Bejler de vardı bizimle içeri atılan… Her lehçeden, yani Kurmanci, Sorani, Zazaca, her lehçeyi konuşan Kürtler vardı. Kürtçenin zenginliğini hapiste böyle tanıdım ilk kez… Sonraki sürgün yıllarımda Kürtçe roman dilimi geliştirmeye başlayınca, Kurmanci’nin başka ağızlarıyla da temasa geldim.”
Sonra Diyarbakır’dan Ankara’ya, Mamak Askeri Cezaevi’ne gönderiliyor. O yıllardan bir acısı var Mehmed Uzun’un, hiç unutamadığı:
Kürtçeye hakaret!“Hapishanelerde, mahkemelerde Kürtçeye çok hakaret ediliyordu. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde askeri savcılar, ‘Kürtçe diye bir dil yok!’ dedikçe, çok kırılıyordum. Kürtçenin zengin bir dil olduğunu, eski bir dil olduğunu, modern metinlerin de Kürtçeyle yazılabileceğini söylemek, göstermek istiyordum.”
“Savcı ‘Kürtçe diye bir dil yok’ diyordu!”
1976’daki davayı anımsıyor. Rızgari davasını…
İsmail Beşikçi’nin de imzasız yazı yazdığı Rızgari dergisinde sorumlu yönetmenliği var Mehmed Uzun’un. Derginin siyasal çizgisi, muhalif ve de radikal…9 ay hapis yatıyor 1976’da.
“DGM’da askeri savcı, iddianamesinde Kürtçe diye bir dil yok diyordu. Nasıl olur?” diye anlatıyor Mehmed Uzun, “Ben bu dille doğdum. Anamla babamla bu dili konuştum. Kürt yok, Kürtçe yok dediklerini duydukça, o kadar kırılıyordum ki… Mahkemede, böyle bir durumda, insan kendini çok güçsüz hissediyor, çaresiz hissediyor. Böyle hukuk olur mu diye haykırmak geliyor içinden… Böylece bir duygu tomurcuklanması yaşamaya başladım hapishanede, modern bir dil olarak Kürtçe’yi edebiyatta kullanmak için…”
Rızgari dergisinde sorumlu Hapisten kararlı çıkıyor. Mahkûmiyetinin kesinleşeceğini anlayınca da sürgüne, İsveç’e gidiyor.
Şöyle diyor Mehmed Uzun:
“Eğer sürgüne gitmeseydim, yaratmış olduğum Kürtçe edebiyatı yaratamazdım.”
Sürgünde öteki Kürtlerle, Suriyeli, Iraklı, İranlı, Kafkaslı Kürt yazarlarla temasa geçiyor. Ciğerhun, Osman Sabri, Hasan Hişyar, Ruşen Bedirhan, Nurettin Zaza, İbrahim Ahmet, “Kürt milli marşının yazarı” olarak belirttiği İranlı bir Kürt olan Hejar…
Daha çok 1920’lerde, özellikle Şeyh Said İsyanı sonrasında Türkiye’den Suriye’ye göç etmiş, Latin harfleriyle yazan Kürt edebiyatçılarıyla tanışma, öğrenme dönemi…Zorluğunu şöyle anlatıyor:
“Kürtçe roman yazmak, Türkçe ya da Farsça yazmak gibi değil. Çünkü senin dilin yasaklı bir dil. Eğitimden, iletişimden, modern yaşamdan uzaklaşmış bir dil. İğdiş edilmiş bir dil yani. Bu dille zengin, modern bir edebiyat yapmak çok zordu.”
Burada ekliyor:
“Orhan Pamuk’un böyle bir zorluğu yoktu. Çünkü kendi anadiliyle, Türkçeyle yazıyor. Zengin bir edebiyatı, gelişmiş bir dili var. Kitapları, yazarları, okulları, üniversiteleri, sözlükleri, ansiklopedileri var. Ama ben oturup Kürtçe yazmaya karar verdiğim zaman, bunların hiçbirisi yoktu ki. Hiçbirine sahip değildim. Bütün bunlardan yoksun olarak da zengin bir roman dili geliştirmek çok zordu.”
Duruyor, düşünüyor. Yutkunarak konuşmaya başlıyor yeniden:
“Kürtçe roman yazmaya başladığım zaman elimde Musa Anter’in 1960’larda hapiste hazırladığı incecik bir sözlük vardı. Bir de Mehmet Emin Bozarslan’ın sözlüğü, 19. yüzyıldan kalma bir sözlüğün çevirisi… Türkiye’ye gelemiyordum. Daha çok Suriye’ye gidip Kürtlerle, halktan insanlarla, amatör şair, şarkıcılarla, Deng Bejlerle birlikte oluyor, Kürt dilini keşfediyordum. Çiçeklerin, ağaçların, kuşların Kürtçe isimlerini öğrenip kaydediyordum. Diaspora’da benden önce yapılmış Kürtçe edebi çalışmaları, dergileri, kitapları tarıyordum.”
İğneyle kuyu kazmak!
“Kahredici bir çalışma, sonunda midene vurdu anlaşılan…”
“Galiba” diyor Mehmed Uzun.
Odanın bir köşesinde bizi sessizce izleyen Zozan, (Türkçesi yayla) başıyla onaylıyor.





