DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Mithat Sancar, İmralı ziyareti sonrası İlke TV’de yayınlanan Konuşma Zamanı programında Dilek Odabaş ve Lokman Ergün’ün sorularını yanıtladı.
Sancar “1916 düzeni nasıl Kürtlerin yok sayılması ve inkârı üzerine kurulduysa, 2026 ve sonrasında oluşacak düzen de Kürt halkının varlığıyla, haklarıyla ve statüsüyle yer aldığı bir yapı olmalıdır” dedi.
Öcalan’ın demokratik cumhuriyet paradigmasına ilişkin konuşan Sancar, “Öcalan, ‘Demokratik cumhuriyetin inşası çok önemli ve çok ciddi bir meseledir. Entegrasyon ancak demokratik cumhuriyetle mümkündür. Uzun ömürlü, erimli yeni bir yüz yılı inşa etmekten söz ediyoruz. Günü değil, tarihi kurtarmaktan söz ediyoruz. Ve bu, Kürtsüz olmaz’ bunu kelime kelime böyle ifade etti” dedi.
DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Prof. Dr. Mithat Sancar, İmralı’da yapılan görüşmelere ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Sancar, 2 Aralık’ta yapılan görüşmede Suriye’de yaşanacak gelişmelere dair açık uyarıların dile getirildiğini belirterek şunları söyledi:
Öcalan: Bu görüşme entegrasyona giriş toplantısı
Sancar, Öcalan’ın heyete, “Bu toplantı entegrasyona giriş toplantısıdır diyerek görüşmeyi başlattı” dediğini aktardı.
Sancar, 2 Aralık’ta yapılan görüşmede Suriye’de yaşanacak gelişmelere dair açık uyarıların dile getirildiğini belirterek şunları söyledi:
“İki Aralık’ta İmralı’yla yaptığımız görüşmede Halep saldırıları henüz gündemde yoktu. Daha doğrusu gerçekleşmemişti. Henüz böyle bir silahlı karşılaşma söz konusu değildi. O zaman demişti ki, normalde şu güçler bu süreci bozmak için sürekli hareket halindedirler ve buna devam edecekler.”
Bu uyarıların zamanlamasına dikkat çeken Sancar, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Öcalan, ‘Benim tahminim yakın zamanda norm dışı güçler Suriye’de devreye girer’ demişti. Aşağı yukarı 6 Ocak’tan bir ay önce söylemişti bunları. ‘Normalde bu güçler öncelikle Suriye’de devreye girecekler. Nihai hedef elbette buradaki süreci de bozmaktır’ dedi. ”
‘Öcalan masayı uçurumun kenarından döndürdü’
Suriye’de yaşanacak tahribatın bölgenin tamamını etkileyeceği yönünde açık bir öngörü olduğunu vurgulayan Sancar, “Suriye’de ortaya çıkacak tahribatların bölgenin tümüne etkileri olacaktır. Bunları 2 Aralık’taki görüşmede açıkça söylemişti” dedi.
Bu uyarıların yalnızca kapalı bir çevreyle sınırlı kalmadığını belirten Sancar, şu ifadeleri kullandı:
“Bunlar sadece kapalı bir ortamda bize söylenmiş sözler değildir. İlgili devlet yetkililerinin de bilgisindedir. 6 Ocak’ta yaşananlar, Aralık ayında söylenenlerin gerçekleşmiş hali oldu.”
Öcalan’ın çözüm için somut bir çerçeveye işaret ettiğini aktaran Sancar, “10 Mart Anlaşması’nın müzakere ve diyalogla çözüm için temel çerçeve olduğunu zaten belirtiyor” dedi.
6 Ocak sonrasında ciddi bir kırılma endişesinin ortaya çıktığını dile getiren Sancar, 17 Ocak’ta yapılan görüşmeye de değinerek şunları söyledi:
“6 Ocak’tan sonra gerçekten ciddi bir kırılmanın gelmekte olduğu kaygısı hepimizde vardı. Buradan dönmek gerekir dedi. Bu mesajı bize de, devlet yetkililerine de, SDG’ye de ve ilgili bütün aktörlere de iletti.”
Mesajların bölgedeki tüm taraflara ulaştığını vurgulayan Sancar, “Bu mesajlar bir şekilde bütün aktörlere ulaştı. Barzani’ye ve Talabani dahil; yani bu uyarılar muhataplarına iletildi” diye konuştu.
Sancar, gelinen aşamada sürecin kritik bir eşikte olduğunu belirterek, “Uçurumun kenarından masaya geri dönüşte rol oynayan, bize açıklayana kadar konuşulmayan ana aktörlerden biri Abdullah Öcalan’dır” değerlendirmesinde bulundu.
Masaya dönülmesinde birden fazla aktörün rolü var
Sancar, sürecin yeniden masaya dönmesinde birden fazla aktörün belirleyici rol oynadığını söyledi. Bu katkıların açıkça teslim edilmesi gerektiğini belirten Sancar, şu ifadeleri kullandı:
“Masaya geri dönüşte rol oynayan aktörler var ve onların emeğini mutlaka teslim etmemiz gerekiyor. Bunlar arasında Mesud Barzani var, Neçirvan Barzani var, Bafil Talabani var. Görünmeyen ve o zamana kadar konuşulmayan ana aktörlerden biri de Abdullah Öcalan’dır.”
Öcalan’ın sürece doğrudan ve yoğun bir çabayla katkı sunduğunu dile getiren Sancar, şunları söyledi:
“Kendisi aktif olarak ve çok ciddi bir uğraşla buraya gelinmesi, masaya geri dönülmesi ve diyalogla sorunun çözülmesi için çok önemli katkılar yaptı.”
Bu sürecin yalnızca siyasi aktörlerle sınırlı olmadığını vurgulayan Sancar, halkın tutumunun da belirleyici olduğuna dikkat çekti:
“Türkiye’de, Güney Kürdistan’da ve başka pek çok yerde, başta Kürt halkı olmak üzere insanların Rojava’ya sahip çıkma iradesi çok önemli bir faktördür. Hem halkın sahiplenişi hem de aktörlerin katkısı mutlaka kayda geçirilmelidir.”
Öcalan: Buradan gelecek şey felakettir
Suriye sahasındaki gerçekliklere işaret eden Sancar, çatışmanın ağır sonuçlar doğuracağı uyarısının net biçimde yapıldığını söyledi:
“Savaşla gidilecek yolun geri dönüşünün çok zor olabileceğini görüyoruz. Uluslararası güç dengeleri, bölgesel dengeler var. Buradan silahlı çatışmayla yol almanın mümkün olmadığını Abdullah Öcalan çok açık söyledi. ‘Buradan gelecek şey felakettir ve etkileri on yıllarca sürer’ dedi.”
Öcalan’ın müzakerenin zemini konusunda da net bir yaklaşımı olduğunu belirten Sancar, Rojava’daki kazanımlara özel vurgu yaptı:
“Rojava’da Kürt halkının ve diğer halklarla birlikte yürütülen mücadelenin kazanımları vardır. Entegrasyon sadece basit bir bütünleşme değildir; varlığın ve hakların tanınması, demokrasi ve kazanımların korunması bu sürecin temel parçasıdır.”
Sosyal medyada yürütülen tartışmalara değinen Sancar, bu polemiklerin sahadaki gerçeklerle örtüşmediğini ifade etti:
“29 Ocak mutabakatına hayır diyen önemli bir Kürt aktör var mı? Mesud Barzani de, Bafil Talabani de bu mutabakatı memnuniyetle karşıladıklarını açıkladı. Saha var, veriler var, aktörlerin sözleri var. Hayat ve gerçekler neyin doğru olduğunu zaten ortaya koyuyor.”
Sancar, Münih Güvenlik Konferansı’na da işaret ederek, gelinen aşamanın önemini şu sözlerle anlattı:
“Bugün SDG ve Suriye’deki Kürt halkı Münih Güvenlik Konferansı’nda davet edildi ve en ciddi ilgi odağı haline geldi. Masaya dönülmeseydi bu tablo ortaya çıkar mıydı?”
Bu gelişmelerin, Suriye’nin geleceğinde Kürtlerin ortak bir aktör olarak yer almasının ilk güçlü göstergeleri olduğunu belirten Sancar, sözlerini şöyle tamamladı:
“Savaştan masaya, silahtan diyaloğa dönüşün giderek daha iyi sonuçlar ürettiğini görmemek mümkün değil. Gelinen nokta yalnızca Rojava ve Kürtler için değil, Suriye’nin tamamı ve bölgenin bütünü açısından son derece önemlidir.”
‘İkinci aşamanın mimarisini geliştirmeye çalışıyoruz’
Sancar, sürecin yeni bir evreye girdiğini belirterek, yapılan görüşmenin bu çerçevede bir başlangıç niteliği taşıdığını söyledi. Öcalan’ın değerlendirmelerini aktaran Sancar, şu ifadeleri kullandı:
Sancar Öcalan’ın şu sözlerini aktardı: “Birinci aşama geride kalıyor gibi bir durum yok ama bu artık ikinci aşamadır. Şimdi ikinci aşamanın mimarisini geliştirmemiz gerekiyor. Bunun için çalışıyoruz.”
Bu mimarinin temel dayanağının 27 Şubat bildirisi olduğunu vurgulayan Sancar, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu mimarinin temeli 27 Şubat bildirisidir. Bu bildiride demokratik entegrasyonun çerçevesi ve temel ilkeleri yeterince işaret edilmiştir. Bu, Öcalan’ın kendi ifadeleriyle söylüyorum, bir siyasi programdır. Dolayısıyla buradan yürümek gerekiyor.”
Öcalan: ‘Sürecin devamı için gücümü hayata geçirebileceğim imkanlar gerekiyor’
Öcalan’ın sürece katkı sunma iradesinin güçlü olduğunu aktaran Sancar, ancak bunun koşullarına dikkat çekti:
“Öcalan, ‘Bu konuda üzerime düşeni yaparım. Teorik ve pratik kabiliyetim ve gücüm vardır. Ama bu gücü hayata geçirebileceğim imkanların da sağlanması gerekiyor. Kendim için değil; süreç için, çözüm için, ikinci aşamanın mimarisini oluşturup ilerleyebilmemiz için bu gereklidir’ dedi.”
Sancar, sürecin geldiği aşama itibarıyla iletişim ve çalışma koşullarına dair düzenlemelerin kaçınılmaz olduğunu da ekledi:
“Sürecin bu ağırlığı ve önemi karşısında, kendisinin yaşama ve iletişim şartlarının mutlaka düzeltilmesi gerekir. Bu da sürecin doğal sonucu olarak ortaya çıkacak gelişmelerdir.”
Sancar’ın konuşmasından öne çıkanlar şöyle:
Öcalan “Benim temel referansım ve ilkem demokratik entegrasyon sürecinin ilerlemesi, demokratik cumhuriyetin de inşasıdır” dedi.
Zaten bu söz, görüşmede kullandığı başka bir ifadeyi de aklıma getiriyor. Birinci aşama için “negatif boyut” diyor. Negatif boyut, çatışmanın bitirilmesi aşamasıdır. Çatışmanın sona ermesi için atılan adımlar bu aşamaya dahildir.
Şimdi önümüzde pozitif aşama var. Entegrasyon aşaması, pozitif aşamadır; inşa aşamasıdır. Genel referans, elbette demokratik cumhuriyettir. Demokratik cumhuriyetin temeli de özgür yurttaştır.
Özgür yurttaş demek; kimliğini, mensubiyetini yani aidiyetini, görüşünü ve fikrini özgürce dile getirebilme imkânlarına sahip yurttaş demektir. Kimlikler özgür olacak, inançlar özgür olacak, aidiyet ve mensubiyet özgür olacak. Ama bütün bunlar Türkiye’nin bütünlüğü içinde ve demokratik cumhuriyetle bütünleşme şeklinde ilerleyecek.
Bunlar bugün konuştuğumuz temel başlıklar ve kavramlardır. Özgür yurttaşın temel özelliklerini az önce sıraladım. Bunun temeli demokratik cumhuriyettir. Kişinin kendini kültürüyle, diliyle, görüşüyle, inancıyla örgütleyebilme imkânlarının sağlanması gerekir.
Bu özgürlüklerin var olduğu bir zeminde Kürtler de kendilerini kültürleriyle, dilleriyle, inançlarıyla özgürce örgütleyebileceklerdir. Bu, demokratik cumhuriyetle bütünleşmenin zeminidir. Bu durum bütün halklar, bütün inançlar ve bütün görüşler için geçerlidir.
Soru: Bunun için nasıl bir zemin gerekiyor?
Bu ayrıntılı bir programdır. İkincisi, siyasetin zemininde ele alınması ve mümkün olan en geniş uzlaşmalarla yürütülmesi gereken bir meseledir. “Şu yapılmalıdır, bu yapılmalıdır” diye bir katalog saymıyoruz. Temel ilkeleri, çerçeveyi ve kavramları belirtiyoruz; bunlar önemlidir.
Şimdi idari pratikten yasal düzenlemelere, ileride zemini oluştuğunda anayasa meselesine kadar gidecek kapsamlı bir süreçten söz ediyoruz. Eğer dönüp bakarsanız, 2013–2015 yıllarında ya da daha önce hem BDP hem HDP döneminde hazırladığımız demokratikleşme programları ve yol haritaları vardır. Sadece bizim değil; AKP’nin de, CHP’nin de geçmişte ve yakın dönemde açıkladığı programlar vardır.
Bütün bunları özgür yurttaş temeline dayalı demokratik cumhuriyet hedefine götürmenin yolu, demokratik siyasetin en geniş serbestliğe ve güvencelere sahip olmasıdır. Silah bitiyorsa yerine siyaset geçecektir. Siyasetin de bu yükü taşıyabilecek kabiliyete sahip olması, ancak özgürlük ve güvenceyle mümkündür.
Soru: Silah bırakanların akıbeti ne olacak, ülkeye nasıl dönecekler, hangi yasal statüye tabi olacaklar? Rapor bunlara dair neleri içeriyor?
Raporun önemli olduğu açık. Ama rapor bir perspektif sunar, bir program hazırlamaz. Umuyorum tam bir uzlaşmayla çıkar ve aşamalar hızla geçilir. İlk önümüze gelecek konu bellidir: silah bırakanların ya da kendini fesheden örgüt mensuplarının hukuksal statüsü.
Burada geniş bir çevreden söz ediyoruz. Sadece eline silah almış olanlar değil; cezaevinde olanlar var, yurtdışında olanlar var, Mahmur’da olanlar var. Bunların hepsi çatışmalı sürecin sonuçlarıdır. Eğer çatışmalı süreci sona erdiriyorsak, yarattığı sorunları ve tahribatları da giderecek yollar bulmamız gerekir.
Bu da bugün konuştuğumuz konulardan biriydi. Bu sürecin yarattığı tahribatları giderme ve birlikte yaşamın temel ilkelerini oluşturma zamanıdır. O nedenle çerçeve yasa önemlidir ama süreç bundan ibaret değildir. Şu aşamada en önemli başlıklardan biri budur.
Silah bırakanların entegrasyonu için yasal düzenlemeler şart. Ancak bazı pratik adımlar için yasal düzenleme gerekmiyor. Tutuklu siyasetçiler, kayyum uygulamaları gibi başlıklarda beklenti nedir? Görüşmelerde bu konularda nasıl bir tabloyla karşılaşıyorsunuz?
Bu konuda beklenti açık. Bazı adımlar idari kararlarla atılabilir. Ancak gecikmeler yaşanıyor. Sürecin başından bu yana toplumda iyi niyet göstergesi ve güven artırıcı adımlar beklentisi var.
Soru: Devlet Bahçeli’nin sürece dair açıklamalarının pratiğe yansımadığı yönünde yorumlar yapılıyor. Abdullah Öcalan’ın bu konuda bir değerlendirmesi var mı, bir direnç görüyor mu?
Bu tür spekülatif değerlendirmelere girmediğini söyleyebilirim. Daha çok temel ayrımlara ve sürecin ana ilkelerine odaklanıyor.
Norm devlet, norm dışı güçler gibi ayrımlar yapıyor. Dolayısıyla “Sayın Bahçeli şunu söyledi ama yapılmadı, acaba şöyle mi oldu” gibi bir yaklaşım ya da değerlendirme tarzı yok. Bu tür bir okuma yapılmıyor.
Diğer boyuta gelelim, biz bunları başından beri söylüyoruz. Hem görüşmelerde söylüyoruz hem de partimiz; başta eş başkanlarımız, parti sözcülerimiz ve temsile yetkili arkadaşlarımız bu konuları açıkça dile getiriyor. Bizim bu adımların atılması gerektiği konusundaki görüşümüz net.
Gecikmenin olmaması gerektiğini de söylüyoruz. Görünen o ki komisyon raporunda bu konulara ilişkin belirlemeler yer alacak. Pek çok başlık komisyon çalışmalarına endekslenmiş durumda; iktidar ve devlet cephesinde de böyle.
Bu ortak raporun yakın zamanda çıkması bekleniyor. Kaç gün sonra çıkar net bir şey söyleyemem ama bugün bir toplantı yapıldı. Sonraki toplantının tarihi henüz netleşmedi. Ancak bu ay bitmeden raporun çıkması artık açık görünüyor.
Komisyonun çalışma süresi de var; gerekirse uzatılabiliyor. Komisyon kendi süresini ikişer aylık periyotlarla uzatabiliyor, bu konuda bir sorun yok. İhtiyaç olursa uzatma yapılır. Sonrasında, özellikle komisyon bu konularda öneride bulunduğunda, bu adımların atılmaması artık orada oluşan büyük çoğunluğun iradesine de aykırı olacaktır.
Keşke daha önce olsaydı; saydığınız bütün konular için bunu istedik, söyledik, açıkça dile getirdik. Sadece biz değil, pek çok başka çevre de somut adımların hızla atılması gerektiğini savundu, çağrılar yaptı. Olmadı ama artık yakın zamanda olması gerektiği ve olacak gibi göründüğü bir aşamadayız.
Soru: Komisyon raporunda Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uyulması yönünde tavsiyeler olacağı söyleniyor. İşaret ettiğiniz yerde bu başlık da yer alacak mı?
Evet, orası da var. Yine Lokman arkadaşımızın işaret ettiği pratik ve somut adımlara ilişkin önerilerin de raporda yer alacağını görüyoruz. Baştan beri bu noktalar konuşuluyor.
Daha fazla ayrıntı vermek benim yetkim değil. Çünkü ortada bir komisyon iradesi var. Komisyon başkanı, Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş var; bir yazım ekibi var ve toplam 51 kişiden oluşan bir komisyon söz konusu. Açık sorulduğu için yanıtlayabildiğim bu başlıklar dışında ayrıntılar, son tur görüşmelerde netleşecek.
Soru: Umut hakkına dair bir düzenleme olacak mı?
Bu konuda Fethi Bey’in söylediklerinin doğru olduğunu belirtebilirim. Adı “umut hakkı” olmayabilir ama içeriğine dair bir düzenleme ya da önerinin komisyon raporunda yer alacak gibi göründüğünü söyleyebilirim.
Soru: Bu özel yasanın çerçevesine dair bir netlik var mı? Kimleri kapsayacak, nasıl bir düzenleme olmalı? Çatışma çözümünde kalıcılık açısından beklentiniz nedir?
Keşke sadece bir hukukçu ve akademisyen olarak bu sorulara muhatap olsaydım; o zaman daha rahat cevap verebilirdim. Ama yürüyen bir süreç var, bu sürecin aktörleri var ve zemini Türkiye Büyük Millet Meclisi. Demokratik siyaset aynı zamanda müzakere ve diyalog meselesidir. Bizler de bu süreçte belli bir görev ve sorumluluk üstlenmiş durumdayız.
Genel olarak şunu söyleyebilirim: teknik ayrıntılar konusunda henüz somut bir tablo yok. Ancak düzenlemenin kapsayıcı olması, sürecin ruhuna uygun olması ve ilerlemenin önünü açacak kapıları ve yolları oluşturması gerekiyor. “Şu kadar kişi, şu kapsama girer” gibi ayrıntılara girmek şu aşamada mümkün değil.
Demokratik siyasete geçiş meselesinin altını özellikle çizmek isterim. Bunu hem akademisyen hem hukukçu olarak da söylüyorum. Eğer bu kadar geniş bir yaygınlığa ulaşmış, uzun süre silahlı mücadeleyi yöntem olarak kullanmış bir yapı silahı bırakıyorsa, iki noktayı açıkça ifade etmek gerekir.
Birincisi, bu yapı ortaya çıktığında ve zaman içinde siyasi hedefler belirlemiştir; programı değişmiş, hedefleri yeniden formüle edilmiştir ama siyasi nitelik taşıdığı açıktır. İkincisi, bu yapıya katılanların da siyasi bir amaçla hareket ettikleri açıktır.
Dolayısıyla silah bitiyorsa, bu siyasi hedeflerin demokratik zeminde ifade edilebilmesi ve savunulabilmesi için gerekli şartlar yaratılmalıdır. Silahtan siyasete geçişin köprüleri ve yolları da tam olarak bu çerçevede ele alınmalıdır.
Soru: 30 Ocak Anlaşması’nın ardından Münih’e katılımı nasıl değerlendirmek gerekir? Dışişleri Bakanı Şeybani de konferansa katıldı ve ortak heyetler halinde görüşmeler yapıldı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmelerin birlikte yapılmasının anlamı nedir? İlham Ahmed’in bir kadın olarak Mazlum Abdi ile birlikte bu görüşmelerde yer almasının nasıl bir anlamı var? Bu başlık İmralı’da gündeme geldi mi?
Münih Güvenlik Konferansı’na Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in katılması, ayrı ayrı görüşmeler yürütmeleri ve Suriye heyetiyle ortak toplantılara katılmaları önemlidir. Biraz tarihsel bir perspektiften bakmak gerekir. Bundan yaklaşık 110 yıl önce, 1916’da çok konuşulan Sykes–Picot düzeni esas olarak Kürtlerin inkârı ve yok sayılması üzerine kurulmuştu. Hedefi buydu.
Bugün Orta Doğu yeniden biçimleniyor, yeniden yapılıyor. Aslında bununla bağlantılı çok daha uzun konuşabileceğimiz başlıklar var. Küresel sistem de yeniden yapılanıyor. Sorunuza geleceğim ama önce bir belgeye atıf yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum.
2025 yılının sonunda, Aralık ayında yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi, yeni küresel sistemle ilgili çok ciddi tespitler içeriyor. 1945 sonrası dönemin büyük ölçüde sona geldiğini gösteren işaretler var. Gerçekten yeni bir döneme girildiği anlaşılıyor.
Münih Güvenlik Konferansı bu açıdan hassas bir zamanda ve önemli bir katılımla yapıldı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun kapanışa yakın yaptığı konuşma son derece önemlidir. Bu konuşmanın dikkatle okunması, incelenmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Önümüzdeki dönemin nasıl şekillendirilmek istendiğine ve ABD’nin bu konudaki yaklaşımına dair çok açık işaretler içeriyor.
Ortadoğu’da yeni bir düzen oluşurken, Kürtlerin varlığının, haklarının ve statülerinin tanınacağı bir yol açmak açısından Münih Konferansı’nda ortaya çıkan tablo önemlidir. Bu katılım, yapılan görüşmeler ve gösterilen ilgi her şeyin güvencesi midir? Elbette değildir.
Çünkü içine girdiğimiz dünya düzeninde büyük güçlerin çıkarları çok daha belirleyici hale geliyor. Çıplak güç, askeri güç, ekonomik güç ve diğer boyutlarıyla gücün öne çıktığı bir dönemden söz ediyoruz. Şüphesiz ittifaklar ve çeşitli güvenceler önemlidir ama diplomasi vazgeçilebilecek bir alan değildir.
Hatta şunu açıkça söylemek gerekir: Kürt halkının etkili bir diplomatik aktör olarak dünya sahnesinde yer alması gecikmiş bir durumdur. Bu varlık, önümüzdeki dönemde Kürtlerin yok sayıldığı bir Orta Doğu düzeninin oluşmasını engellemek bakımından hayati önemdedir.
Elbette temkinli olmak gerekir. Ancak yeni Orta Doğu düzeni ve yeni küresel düzen oluşurken, varlığınızı, kimliğinizi, değerlerinizi ve hedeflerinizi koruyup hayata geçirebileceğiniz kanalları ve imkânları değerlendirmek zorundasınız. Bu açıdan Münih’te ortaya çıkan tablo önemlidir.
Bugün dünyada güç merkezli, ulus devlet odaklı ve popülizmle birleşen bir eğilim güçleniyor. Tam da bu nedenle diplomasi alanında görünür olmak, masada yer almak ve ortak aktör olarak kabul edilmek hayati bir anlam taşıyor.
Milliyetçiliğin de öne çıkarıldığı bir döneme giriyoruz. Ancak bu, devletle bütünleşmiş bir milliyetçilik. Böyle bir dönemde, savunduğunuz diğer değerleri birlikte yaşadığınız halklarla hayata geçirecek yol, yöntem ve imkânları aramanız gerektiği açık.
Akla gelen soruların farkındayım ama oralara kadar girmeden şunu söylemeye çalışıyorum: Bu düzen şu anda kuruluyor. Belki de birçok adımı hayata geçmiş durumda. Henüz tümüyle şekillenmiş değil ama yönü belirginleşiyor.
1916 düzeni nasıl Kürtlerin yok sayılması ve inkârı üzerine kurulduysa, 2026 ve sonrasında oluşacak düzen de Kürt halkının varlığıyla, haklarıyla ve statüsüyle yer aldığı bir yapı olmalıdır.
Bugün dünyanın genel gidişatının tersine, barışı; birlikte, eşit ve özgür yaşamayı savunmak gerekir.
İlham Ahmed sorunuza bu bağlamda değiniyorum: Kadını kurucu özne olarak merkeze alan, kadın öncelikli bir anlayış savunuluyor. Bu anlayışın etkilerini ne kadar yaygınlaştırabilirseniz ve ne kadar hayata geçirebilirseniz, bu yalnızca Kürtler için değil, birlikte yaşadıkları bütün halklar için de belirleyici olacaktır…
Öcalan: ‘Günü değil tarihi kurtarmak istiyoruz, bu da Kürt’süz olmaz’
…Bir şey daha söylemek isterim. Bazen yanılıyor olabilirim ama çok kritik, tarihsel bir süreçten geçtiğimizin yeterince farkında olmayabiliriz. Tek tek yaşanan olayların etkisi çok büyük olabiliyor. Bir olay yaşanıyor, birden yenilgi psikolojisi ortaya çıkabiliyor; başka bir olay yaşanıyor, birden büyük bir zafer duygusu öne çıkabiliyor.
Aslında bu tür durumlar, pek çok şeyin değiştiği geçiş süreçlerinin olağan sonuçlarıdır. Bütünü görmek her zaman kolay olmuyor. İnsanlara “bütüne bakalım” dediğinizde de bunun teskin edici ya da rahatlatıcı bir etki yaratmadığını biliyoruz.
Ama şunu bilmek gerekir ki bu uzun erimli bir süreçtir; önümüzdeki on yılları, belki de yüz yılı etkileyecek bir süreçtir. Türkiye’de buna “Türkiye Yüzyılı” deniyor. Dün Marco Rubio’nun konuşmasında “Batı Yüzyılı” ifadesi kullanıldı. Herkes bir yüzyılın inşasından söz ediyor.
Bunu izleyicilerimizle ve halklarımızla paylaşmak isterim. Öcalan “Demokratik cumhuriyetin inşası çok önemli ve çok ciddi bir meseledir. Entegrasyon ancak demokratik cumhuriyetle mümkündür. Uzun ömürlü, erimli yeni bir yüz yılı inşa etmekten söz ediyoruz. Günü değil, tarihi kurtarmaktan söz ediyoruz. Ve bu, Kürtsüz olmaz” bunu kelime kelime böyle ifade etti.




