ABD’nin İran saldırısı ve Batı’nın otoriterleşen çehresi

Dış politika yazarı ve New Statesman ile New Left Review’da da yazıları yayımlanan Lily Lynch kendi sitesinde yazdığı analizde, saldırının gerekçelendirilme biçiminin dikkat çekici olduğunu vurguluyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın ulusa sesleniş konuşmasında sıraladığı gerekçelerin önemli bir kısmı, ABD tarihine göre dahi “eski defterler”: 1980 İran rehine krizi, 1983 Beyrut kışlası saldırısı, 2003 Irak Savaşı.

ABD’nin İran saldırısı ve Batı’nın otoriterleşen çehresi
  • Yayınlanma: 2 Mart 2026 16:27
  • Güncellenme: 2 Mart 2026 17:20

ABD ve İsrail’in  İran’a yönelik başlattığı saldırılar, Washington’ın yeni bir savaşa girdiğini gösterdi. Amerikan kamuoyuna ise bu savaşın açık ve somut bir hedefi sunulmuş değil.

Dış politika yazarı ve New Statesman ile New Left Review’da da yazıları yayımlanan Lily Lynch kendi sitesinde yazdığı analizde, saldırının gerekçelendirilme biçiminin dikkat çekici olduğunu vurguluyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın ulusa sesleniş konuşmasında sıraladığı gerekçelerin önemli bir kısmı, ABD tarihine göre dahi “eski defterler”: 1980 İran rehine krizi, 1983 Beyrut kışlası saldırısı, 2003 Irak Savaşı.

Lynch’e göre bu söylem, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 21 Şubat 2022’de Ukrayna’ya yönelik “özel askeri operasyon” öncesi yaptığı ve 16. yüzyıldan 1917 Ekim Devrimi’ne, SSCB döneminde 1954’te Kırım’ın Ukrayna’ya devrine kadar uzanan tarihsel referanslarla dolu konuşmasını hatırlatıyor. Geçmişin “hesaplaşma” dili, bugünün savaşını meşrulaştırmanın aracı haline geliyor.

Bu noktada Lynch, şair Joseph Brodsky’nin 1993 Bosna Savaşı sırasında kaleme aldığı “Blood, Lies and the Trigger of History” başlıklı denemesine atıf yapıyor:
“Tarihin hatasını düzeltmek için tetiğe her basıldığında yalan söylenir. Çünkü tarihin bir amacı yoktur; dolayısıyla hata da yapmaz. Tetiğe her zaman çıkar için basılır; sorumluluktan ya da vicdan azabından kaçmak için tarih alıntılanır.”

Amaç belirsizliği ve ‘karanlık senaryo’

Saldırının hedefinin İran’ın nükleer programını tamamen ortadan kaldırmak olduğu öne sürülüyor. Oysa Washington ve Tel Aviv, haziran ayında düzenledikleri önceki saldırıdan sonra programın “tamamen imha edildiğini” iddia etmişti. Diğer yandan “rejim değişikliği” ihtimali de açıkça telaffuz ediliyor.

İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in öldürüldüğü bildirildi. Ancak bu, mevcut yönetimin kısa vadede çökeceği anlamına gelmiyor. İnsan hakları söylemi ise bazı çevreler tarafından dillendirilse de, Lynch’e göre hiç olmadığı kadar seçici ve inandırıcılıktan uzak.

Birçok uzmana göre İsrail ve ABD için asıl “kabul edilebilir” sonuç iç savaşla parçalanmış, kaosa sürüklenmiş ve mezhep çatışmalarıyla zayıflatılmış bir İran olabilir. Lynch, bunun Suriye’de denenmiş bir strateji olduğunu hatırlatıyor. Ancak İran’a açılan bu savaşın, en az üç Amerikalının hayatını kaybetmesine rağmen, ABD açısından belirgin bir stratejik fayda üretmediğine dikkat çekiyor.

Propagandasız savaş mı?

Lynch, bu savaş öncesinde 2003 Irak işgalinde olduğu gibi kapsamlı bir propaganda kampanyası yürütülmediğine dikkat çekiyor. O dönem, henüz tek bir füze atılmadan önce milyonlarca insan sokaklara çıkmıştı.

Trump yönetiminden Steve Witkoff’un İran’ın “bir hafta içinde nükleer bomba üretebileceği” iddiası ise hem geç dile getirildi hem de daha önce “imha edildiği” söylenen program anlatısıyla çelişti.

Lynch’e göre Trump’ın Neo- Con (yeni muhafazakâr) çevrelerden etkilendiği yönünde yorumlar yapılsa da, önceki Neo- Con dalgadan farklı olarak bu kez savaş için net bir hedef, kapsamlı bir anlatı ya da kamuoyu inşası çabası yok. Bunun nedeni ise basit olabilir: Yönetim artık buna ihtiyaç duymuyor.

2003’te kitlesel savaş karşıtı gösteriler varken, bugün benzer ölçekte bir toplumsal mobilizasyon görülmüyor. Lynch, Amerikan toplumunun teknoloji aracılığıyla “pasifize edildiğini”, çevrimiçi alışveriş ve kişiselleştirilmiş algoritmalarla beslenen kısa video içerikleri içinde uyuşturulduğunu savunuyor. Üniversite kampüslerinde ve sokaklarda hâlâ güçlü muhalefet odakları bulunsa da, geçmişteki gibi kitlesel bir karşı çıkış söz konusu değil.

Otoriterleşen neoliberalizm

Ancak Lynch, meselenin yalnızca dijital pasifizasyonla açıklanamayacağını belirtiyor. Daha derinde, liberal demokrasiler dahil olmak üzere pek çok ülkede gözlemlenen bir “otoriterleşme” süreci var.

2008 finans krizinin ardından “otoriter neoliberalizm” kavramı etrafında yapılan tartışmalara işaret eden Lynch, siyasal iktisatçı Ian Bruff’un tespitini aktarıyor: Kriz sonrasında kapitalist ülkelerde liderler, daha “demokrasi dışı ve zorlayıcı” neoliberal uygulamalara yöneldi. Bu yalnızca doğrudan baskı ve gözetim anlamına gelmiyor; aynı zamanda belirli politikaları toplumsal ve siyasal itirazlardan “yalıtma” çabasını da içeriyor.

Irak işgali öncesinde aylar süren kongre oturumları, siyasi tartışmalar ve kamuoyu gösterileri vardı. Bunlar savaşı durdurmadı; ancak en azından bir “demokratik meşruiyet” görüntüsü oluşturma ihtiyacı hissediliyordu.

Bugün ise Lynch’e göre durum farklı: Hükümet, ayrıntılı bir bahane üretmeye, sahte istihbarat dosyaları hazırlamaya ya da kongre tiyatrosu sahnelemeye gerek duymuyor. Trump “yapıyor” ve oluyor. Sürpriz kararlar, kamuoyunun karanlıkta bırakılmasıyla birlikte geliyor. Demokratik rıza görüntüsü dahi gereksizleşiyor.

‘Yapabilirsin, öyleyse yap’ dönemi

Lynch, Trump’ın bu eğilimin en çıplak ve uç örneği olduğunu; ancak Batı’nın genelinde de benzer bir yönelimin güçlendiğini savunuyor. Demokrasiler giderek daha az demokratik hale geliyor; siyasetçiler, yönetilenlerin rızasını —hatta rıza görüntüsünü— arama gereği duymadan son derece tartışmalı kararlar alabiliyor.

Bu yeni dönemi Lynch, “Yapabiliyorsan yap” şeklinde özetliyor. Liberal demokrasinin karmaşık, yavaş ve tartışmalı süreçleri; küresel rekabet çağında bir “engel” olarak görülüyor.

ABD’nin İran’a saldırısı, yalnızca Orta Doğu’daki dengeleri değil, Batı demokrasilerinin iç dönüşümünü de yeniden tartışmaya açmış durumda. Lynch’in işaret ettiği gibi, mesele yalnızca bir savaş değil; karar alma süreçlerinin nasıl dönüştüğü ve kamuoyunun bu süreçlerin neresinde kaldığı sorusu.