Ortadoğu bir kez daha küresel siyasetin merkezine yerleşmiş durumda. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaş kısa sürede bölgesel sınırları aşan bir ekonomik ve jeopolitik krize dönüştü. Bu yalnızca askeri cephelerde yürüyen bir savaş değil. Bölge aynı zamanda dünyanın en kritik enerji ve ticaret yollarından bazılarını barındırıyor. Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı küresel petrol ticaretinin önemli bölümünün geçtiği hatlar. Bu nedenle bölgede yaşanan her gerilim yalnızca Ortadoğu’yu değil küresel ekonomiyi ve jeopolitik dengeleri de doğrudan etkiliyor.
Bugün yaşanan savaş aynı zamanda üç farklı siyasi hesabın kesiştiği bir alan. İsrail’de Netanyahu iktidarını korumaya çalışıyor, ABD’de Trump kendi tabanını tahkim etmeye uğraşıyor, İran rejimi ise yıllardır süren toplumsal krizlerin ardından ayakta kalmanın yolunu arıyor.
Netanyahu’nun iktidar savaşı
Netanyahu için İran savaşı yalnızca bölgesel güç dengesi meselesi değil; içeride yürütülen bir iktidar stratejisinin parçası. İsrail’de bir sonraki genel seçimlerin en geç 2026 sonbaharında yapılması gerekiyor ve siyaset şimdiden seçim atmosferine girmiş durumda. Gazze savaşı sonrasında yaşanan güvenlik tartışmaları ve hükümete yönelen eleştiriler Netanyahu’nun siyasi konumunu zayıflatmıştı. Bu nedenle Netanyahu güvenlik söylemini yeniden siyasetin merkezine taşıyarak içerideki eleştirileri geri plana itmeye çalışıyor. İsrail siyasetinde savaş dönemleri çoğu zaman hükümetlerin toplumsal desteğini toparladığı dönemlerdir ve Netanyahu da tam olarak bu zeminden yararlanmak istiyor.
Netanyahu’nun politikası yalnızca pragmatik bir güvenlik stratejisiyle açıklanamaz. Hükümeti büyük ölçüde dini-milliyetçi partilerin desteğine dayanıyor ve bu siyasi blok İsrail siyasetinde giderek daha ideolojik bir yönelimi güçlendiriyor. İsrailli tarihçi Ilan Pappé’nin dikkat çektiği gibi, İsrail’de iktidar çevreleri giderek daha mesihçi bir siyasal dil kullanıyor ve savaşı güvenlik meselesinin ötesinde tarihsel bir misyon olarak sunuyor.
Ancak bu politikanın ciddi bir ekonomik maliyeti de var. İsrail ekonomisi giderek daha belirgin biçimde “savaş ekonomisi”ne dönüşmüş durumda. Ekonomi sivil refah üretmekten çok savaşın finansmanına odaklanan bir yapıya kayıyor. Uzmanlara göre savaşın yalnızca askeri operasyon maliyeti günlük yaklaşık 200 milyon dolar seviyesinde. Turizm gelirleri neredeyse sıfırlanmış durumda; enerji ve ithal ürün maliyetleri hızla yükseliyor. Savaş kısa sürede sona erse bile cari açığın büyümesi, enflasyonun artması ve sivil teknoloji yatırımlarının zayıflaması bekleniyor.
Bu nedenle İran’a karşı yürütülen savaş yalnızca anlık bir askeri tepki olarak görülmüyor. İçerideki ekonomik ve siyasi krizi gölgelemek için güvenlik söylemi ve ideolojik misyonun öne çıkarıldığı bir hamle ile seçimlere hazırlık yapılmaya çalışılıyor.
İran rejimi için hayatta kalma meselesi
İran rejimi açısından bu savaşın anlamı oldukça açık: hayatta kalmak. Son on yılda ülke defalarca kitlesel protestolara sahne oldu. 2017 ve 2019’daki ekonomik protestolar, 2022’de Mahsa Amini’nin ölümü sonrasında patlayan ülke çapındaki gösteriler ve Aralık 2025’te yeniden başlayan protesto dalgası rejimin derin bir toplumsal krizle karşı karşıya olduğunu gösterdi. Ekonomik daralma, yüksek enflasyon ve siyasi baskılara karşı başlayan bu protestolar onlarca kente yayıldı; binlerce kişi gözaltına alındı ve çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Bu dalgalar İran yönetimini içeride ciddi bir meşruiyet baskısı altında bıraktı. Ancak dış saldırıların başlamasıyla birlikte protestolar hızla geri çekildi. İran’da dış müdahale tehdidi çoğu zaman toplumsal muhalefeti geçici olarak geri plana iterken milliyetçi bir kenetlenme yaratıyor.
Dış tehditler birçok rejim için milliyetçi mobilizasyonu güçlendirir. İran yönetimi de benzer bir strateji izliyor. “Kuşatma altındaki ülke” söylemi güçleniyor, iç siyasi bölünmeler geri plana itiliyor ve ulusal birlik çağrısı öne çıkıyor.
Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin bombardıman günlerinde Kudüs gününde binlerce kişi ile Tahran’da sokağa çıkması sembolik bir görüntüydü. Bu görüntü devletin ayakta olduğu ve liderliğin sahada halkın arasında bulunduğu mesajını vermeyi amaçlıyordu.
Ancak rejimin kırılganlığı yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ekonomik. İran ekonomisi savaşın etkilerini hızla hissetmeye başladı. Enflasyon yüzde 100’ü aşmış durumda ve birçok temel gıda ürünü yalnızca birkaç hafta içinde birkaç kat pahalandı. Dolar kuru Ocak ayında bir milyon riyale ulaşmışken kısa sürede 1,4 milyon riyale çıktı. İran rejimi savaşın sonunda ayakta kalmış olsa bile ağır bir ekonomik yıkımla karşı karşıya kalabilir.
Trump ve MAGA tabanı
Trump açısından savaşın anlamı, Amerikan siyasetinde sıkça görülen “bayrak etrafında toplanma” etkisini yeniden üretmek. Tarihsel olarak savaş dönemleri Amerikan başkanlarının siyasi desteğini artırdı. Birinci Körfez Savaşı sırasında baba Bush’un onay oranı yüzde 64’ten yüzde 82’ye çıkmıştı; George W. Bush ise 11 Eylül sonrasında yüzde 90’a kadar yükselmişti. The Economist’in aktardığına göre Trump İran savaşıyla genel kamuoyunda aynı sıçramayı yaşayamadı. Ancak Cumhuriyetçi seçmen içinde desteğini artırdı. MAGA Cumhuriyetçileri arasında İran savaşına destek yüzde 85’e çıkarken, MAGA çizgisine uzak Cumhuriyetçilerde bu oran yaklaşık yüzde 64’te kaldı.
İlk bakışta bu tablo çelişkili görünebilir. Çünkü MAGA hareketi yıllardır kendisini dış müdahalelere kuşkuyla yaklaşan ve Ortadoğu’daki uzun savaşlardan uzak durmayı savunan bir çizgi olarak tanımlıyordu. Trump da bunu sık sık dile getiriyordu. Ancak savaş başladıktan sonra görüldü ki MAGA hareketini bir arada tutan şey dış politika ilkelerinden çok lidere bağlılık.
Trump’a yakınlığıyla bilinen sağcı yorumcu Tucker Carlson gibi bazı Cumhuriyetçi isimler savaşı açıkça eleştirse de Trump şimdilik tabanını konsolide etmeyi başarmış görünüyor.
Ancak savaşın uzaması durumunda Trump için en büyük risk cephede değil, ekonomide ortaya çıkabilir. Ekonomik açıdan ABD savaşın tarafları arasında görece daha güçlü görünse de maliyetler hızla hissedilmeye başladı. Benzin fiyatları son iki haftada yaklaşık yüzde 20 arttı. Savaşın ABD’ye maliyetinin günlük yaklaşık 1 milyar dolar olduğu hesaplanıyor. Amerikan borsalarındaki şirketler son iki haftada oransal olarak yüzde 5, parasal olarak yaklaşık 3 trilyon dolar değer kaybetti. Benzer dalgalanmalar dünya borsalarında da görüldü. Savaş uzadıkça ekonomik baskının artması ve özellikle Trump’ın MAGA tabanından gelen desteğin azalması mümkün.
Savaşın daha geniş anlamı
İran etrafında yaşanan savaş elbette üç ülkenin iç siyasi hesaplarının ötesine geçen bir çatışma. Ortadoğu aynı zamanda küresel güç rekabetinin de önemli sahalarından biri haline geliyor. ABD uzun süredir bölgedeki askeri ve siyasi varlığını korumaya çalışırken, Çin enerji güvenliği nedeniyle Körfez ülkeleri ve İran ile güçlü ekonomik ilişkiler kuruyor. Enerji yollarının güvenliği, ticaret hatlarının kontrolü ve siyasi nüfuz alanları üzerindeki rekabet bölgeyi büyük güç mücadelesinin merkezlerinden biri haline getiriyor.
Netanyahu için iktidar, Trump için iç politika, İran rejimi için ise hayatta kalma meselesi olan bu savaşın maddi ve insani bedeli ise giderek büyüyor. Hürmüz Boğazı dünya enerji ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri ve burada yaşanan her gerilim küresel piyasaları doğrudan etkiliyor. Petrol fiyatları yükseliyor, tanker taşımacılığı daha riskli hale geliyor ve sigorta maliyetleri artıyor.
Ancak savaşın en ağır bedelini yine siviller ödüyor. Saldırılar sonucunda binlerce insan hayatını kaybetti, on binlerce kişi yaralandı, milyonlarca insan evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Limanlar, enerji tesisleri ve altyapı vurulduğunda savaş cephelerle sınırlı kalmıyor. Elektrik kesintileri, yakıt sıkıntısı ve ekonomik çöküş doğrudan günlük hayatı vuruyor.
Liderlerin siyasi hesaplarıyla yürüyen bu savaşın bedelini yine Ortadoğu halkları ödüyor.




