Asıl siz kimsiniz? Reşit Kibar Davası

Asıl siz kimsiniz? Reşit Kibar Davası
  • Yayınlanma: 29 Mart 2026 15:10

28 Mart’ta Toplumsal Hukuk Grubu’nun düzenlediği “Cankurtaran Yaşam Savunmasından Reşit Kibar Davasına: Ekolojik Yağma ve Düşman Ceza Hukuku” başlıklı etkinliğe katıldım. Bu etkinlikte konuşulanlar, bir dosya anlatımının sınırlarını aştı, memleketin hukuk manzarasını önümüze koydu. Reşit Kibar Davası sürecinde, yaşam alanını savunanların nasıl hedefe konduğunu, nasıl yalnızlaştırıldığını ve sonunda nasıl hukukun içinde ikinci kez ezildiğini gösteren daha büyük bir tablo vardı. Ali Şükrü Kibar’ın salondaki varlığı da bir kardeşin yasından fazlasını taşıyordu. Hakikatin nasıl daraltıldığına, adaletin nasıl geciktirildiğine ve mağdurun nasıl sanıklaştırıldığına dair kolektif bir tanıklık dinledik.

Reşit Kibar’ın ölümü ve dava süreci

Özetle, olay şuydu: 2016’dan beri Artvin’in Cankurtaran ormanlık bölgesindeki orman köylüleri bu bölgenin önce ağaçlar seyreltilerek konaklamalı mesire alanı, ardından da büyük ihtimalle maden sahasına dönüşecek olmasına karşı direniyorlardı. 3 Eylül 2023’te ormana iş makineleri gelince köylüler de ormanı savunmak üzere alana gitti. Şu anda tutuklu yargılanan fail, ihaleyi kazanan şirkette çalışan Muhammed Ustabaş; şirketi yöneten aileden Fikret Merttürk’ün silahıyla köylülere ateş açtı. Reşit Kibar öldü, dört kişi yaralandı. Fikret Merttürk tutuksuz yargılanıyor; mahkeme bu olayın hak savunucularına karşı ve şirketin de parmağı olan planlı bir saldırı olduğunu kabul etmiyor. Hakimin dediği gibi; “bitkilerle ilgilenmiyor”.

Hatta bu süreçte yaşam alanlarını ve geçimlerini korumak için canlarından olan mağdurlar sanıklaştırılıyor. Dosya ilerledikçe, mağdurların ve yakınlarının da baskı altına alındığı bir aşamaya gelindi. 2025’teki duruşmalarda Reşit Kibar’ın kız kardeşi ve yeğeninin duruşma salonu dışına çıkarıldığı, haklarında işlem başlatılması yönünde kolluğa talimat verildiği ve gözaltı uygulandığı haberleştirildi. Reşit Kibar öldürüldükten sonra Dursun Ali Koyuncu hakkında ayrıca “kamu görevlisine hakaret” ve “kamu görevlisine mukavemet” suçlamalarıyla 86 gün süren bir tutuklama süreci yaşandı. Yine o gün orada bulunan Reşit Kibar’ın kardeşi Ali Şükrü Kibar’a da dava açıldı. Yani mahkeme salonu, failin yargılandığı bir yer olmaktan çıkıp mağdur tarafın hizaya çekildiği bir alana dönüştü. Bu yüzden bugün mesele yalnızca cezasızlık değil, onun ötesinde, çevre mücadelesi verenlerin “düşman ceza hukuku” perspektifiyle ele alınması. Yani bazı kişilerin hukuk düzeni içinde eşit haklara sahip yurttaşlar olarak değil, bastırılması gereken birer “tehlike” olarak görülmesi.

Düşman ceza hukuku: Yargılanan yaşam savunusu

Düşman ceza hukukunda yaşam alanını savunan yurttaş, hak talep eden özne olarak değil, “yatırımı engelleyen unsur” olarak kodlanıyor. Böylece hukuk, yaşamı koruyan bir zemin olmaktan uzaklaşıp itirazı terbiye eden bir aygıta dönüşüyor.
Türkiye’de ekoloji alanında yaşananların ortak deseni zaten budur. Önce şirket projesi “kamu yararı”, “kalkınma”, “yatırım” diye sunulur. Böylelikle şirket, köylülere “YA SİZ KİMSİNİZ, benim yatırımımı engelliyorsunuz?” diyecek cesareti bulur. İtiraz eden köylüler, yaşam savunucuları, çevreciler marjinalleştirilir; “teröristmiş onlar” dedikoduları çıkartılır, “Alman ajanı” yaftaları gelir. Sonra kolluk devreye girer, dava süreçleri başlar, soruşturmalar açılır, salonlar baskı mekânına dönüşür. En sonunda da ortaya tekil bir fail, daraltılmış bir dosya ve görünmez kılınmış bir sorumluluk zinciri çıkar. Reşit Kibar davasında da tartışma tam burada düğümleniyor: Yargılanan gerçekten bir cinayet mi, yoksa aynı zamanda bir yaşam savunusu mu?

Dünyada çevre savunucularına yönelik saldırılar

Çevre savunucularına yönelik şiddeti tek tek olaylar olarak okumak büyük bir yanılgı olur. Global Witness’ın 2025 verilerine göre, 2024 yılında dünyada en az 146 toprak ve çevre savunucusu öldürüldü ya da zorla kaybedildi; 2012-2024 dönemindeki toplam sayı ise 2.253’e ulaştı. Aynı veri seti, madencilik ve çıkarma faaliyetlerinin çevre savunucuları için en ölümcül sektörler arasında olduğunu gösteriyor. Başka bir deyişle, ekolojistlerin öldürülmesi münferit bir patoloji değil; sermaye birikiminin belirli biçimlerine eşlik eden yapısal bir şiddet rejimidir.

Bu küresel tablo Türkiye’deki davalara başka bir gözle bakmayı da gerektiriyor. Çünkü çevre savunucuları çoğu zaman yalnızca saldırıya uğradıkları anda değil, daha önce başlayan uzun bir süreç içinde hedef haline getiriliyor. Önce itibarsızlaştırılıyorlar. Sonra “provokatör”, “yatırım düşmanı”, “iş bilmez”, “marjinal” gibi etiketlerle toplumsal meşruiyetleri aşındırılıyor. Ardından idari kararlarla dışlanıyor, kollukla kuşatılıyor, dava süreçleriyle yıpratılıyorlar. Fiziksel saldırı, çoğu zaman bu zincirin son halkası oluyor. Reşit Kibar davasında yaşanan da bu daha geniş siyasal atmosferden bağımsız değil.

Bu açıdan Reşit Kibar davası da yalnızca bir ceza davası değil. Bu dava, Türkiye’de ekolojik yıkım projeleriyle hukuk arasındaki ilişkinin küçük bir laboratuvarı gibi. Mahkeme salonunda sadece bir sanığın kaderi belirlenmiyor. Aynı zamanda şu sorunun da yanıtı oluşuyor: Bu ülkede yaşamı savunmak meşru bir hak mı, yoksa cezalandırılması gereken bir itiraz mı?

Davet

13 Mayıs’ta Artvin’de görülecek beşinci duruşma bu yüzden kritik. Çünkü bu dava, sadece Reşit Kibar için değil, ekoloji mücadelesi veren herkes için neyin normal sayılacağını da belirleyecek. Eğer yaşamı savunanlar yargılanır, mağdurlar susturulur, sorumluluk zinciri görünmez hale getirilirse; buna sadece bir davanın eksik görülmesi diyemeyiz. Bu davayla hukukun, şirkete güvence, yurttaşa gözdağı veren bir makineye dönüşmüş olduğu tescillenir. Ve böyle bir yerde mesele sadece ekolojik yıkım değildir. Mesele, memlekette halihazırda kırıntısı kalmış olan adalet duygusunun son parçalarının da kazılıp çıkarılmasıdır.
O yüzden gelin hep bir ağızdan 13 Mayıs’ta şunu söyleyelim:

Bizler yaşam hakkı savunucularıyız. ASIL SİZ KİMSİNİZ?