• Ana Sayfa
  • Manşet
  • ‘Sarı Zarflar’, KHK listeleri ve Barış Akademisyenleri: ‘Gelsin karanlık’

‘Sarı Zarflar’, KHK listeleri ve Barış Akademisyenleri: ‘Gelsin karanlık’

Bu yazı bolca spoiler (sürprizbozan) içerir. Yazıyı Sarı Zarflar filmini sinemada izledikten sonra okunmanızı öneririm.

İlker Çatak’ın filmi Sarı Zarflar Türkiye’de yeni vizyona girdi ama aslında Berlin Uluslararası Film Festivali’nde en iyi film dalında Altın Ayı ödülü alması ile şubattan beri gündemimizde. Ben bu filmi yabancı bir TV programının hazırlayacağı haber dosyası röportajı için 15 Mart’ta kendi evimde izledim. Söyleşi direkt film üzerinden Barış Akademisyenleri meselesini konuşmak amacıyla olduğundan filmi izlerken karanlıkta not defterime sayfalarca anahtar kelimeler, replikler alarak izledim. Bu yazıyı yazmak için de hem filmin Türkiye’de vizyona girmesini, hem de filmle ilgili duygularımın sakinleşmesi ve görüşlerimin demlenmesi için bekledim. Uzun bir yazı olacak baştan söylemesi.

Önce hislerimden bahsedersem, filmi izlerken bazı sahnelerde nefesim daraldı ve 10 yıl öncesine giden bir yolda yürümenin etkisiyle boğazımı sıkan bir el hissettim. Zira bilgisayar ekranından izlediğim sahneler aslında “bu suça ortak olmayacağız” isimli bildiriyi imzalamamızla başlayan ve ihraçların akabindeki yaklaşık bir yıllık bir süreyi anlatıyordu. Boğazımı sıkan, yumru olup nefesimi kesen sahneler kendi deneyimlerimizin canlandırılmış hallerini bir filmde izlemekten kaynaklanıyordu. Filmde Barış Akademisyenleri’nin bildiri yayınlaması ile başlayan ve “sivil ölüm” sürecimize giden zamana dair çok fazla çağrışım, anekdot, sahne var. Bu haliyle bakınca filmi bir Barış Akademisyenleri hikayesi olarak görebiliriz. Ama aslında film bizim hikayemiz değil. İzlediğimin bir film olup belgesel olmadığının bilinciyle filme dair değerlendirmemi yapmayı isterim.

Her ne kadar film kazandırdığı ödülle ve çok başarılı ve tanınan Türkiyeli oyuncu kadrosuyla basında ve magazinde yer alsa da filmin konusu, ödül kazanmasının gölgesinde kaldı.  Filmin dili Türkçe, oyuncular Türkiyeli, konu Türkiye’nin 2015 sonrası sürecinde politik duruşlarından dolayı işlerinden edilen akademisyen ve tiyatrocu bir çift; ama mekan olarak Berlin ve Hamburg’da çekimler yapılmış ve onlara  oyunculara rollerin verilmesi İstanbul ve Ankara rolleri verilmiş. Filmi izledikten sonra yönetmeninin ve senaristelerinin bir kaç röportajını da okudum.

Öncelikle filmin Türkiye yerine Almanya şehirlerinde çekilmesi garip gelse de bunda yönetmenin  Almanya’yı yani bildiği mekanları kullanma isteğini, filmin konusunun evrensel olarak gösterilmek istenmesi şeklinde temellendirilmesi olarak görüyoruz. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyecek olursam, bu durum filmi evrenselleştirme ve otoriter rejimlerde karşılaşılan durumun herkesin başına gelebileceği mesajından ziyade belirsizleştirmiş ve risksiz alana taşımış. Her ne kadar yönetmen derdinin Barış Akademisyenleri’ni anlatmak olmadığını, Türkiye’de bir iş yapmak olduğunu ve bir evlilik meselesini anlatacakken, politik duruşlarından dolayı otoriter bir rejim altında dağılan bir evliliği anlatmaya evrildiğini söylese bile Türkiye’den bir hikayeyi adını koymadan anlattığınızda Türkiye’ye bir şey demiş olmuyorsunuz. Ne yazık ki Almanya’ya bakın sizin de başınıza gelir demiş de olmuyorsunuz. Bu belirsizlik “bir varmış bir yokmuş, coğrafyaların birinde otoriter hatta totaliter bir rejim varmış ve bu rejim tiyatroyla da olsa politik duruş sergileyen insanları sivil ölüme terketmiş ve sonunda bir evlilik yıkılmış” demiş oluyor. Peki sorarım yönetmene: hangi ülke, hangi devlet, hangi rejim, hangi insanlar, hangi meseleye karşı politik duruş? Özne kim?

Söz konusu akademik ifade özgürlüğü olduğunda bunun sadece Türkiye ile sınırlı olmadığını biliyoruz. Almanya’dan 1930’larda 40’larda Türkiye’ye sığınan akademisyenlerin tersi göçle, son on yıldır Türkiye’den akademisyenler Almanya’ya ve Avrupa’nın başka ülkelerine “sığınıyorlar”. O da bir kaç yıl devam eden pasaport iptallerinden sonra, OHAL sonra erdikten sonra ancak izin verildiğinde buna erişebilenlerin ayrıcalığı. Bir de gidemeyenler var. Geride kalanlar. Risk altındaki akademi Türkiye ile sınırlı olmasa bile, filmde birazdan detaylandıracağım sahnelerde göreceğimiz üzere hikayesi anlatılan ama filmde hiç zikredilmeyen Barış Akademisyenleri, meydanda sallandırılarak Türkiye’de bütün akademiye göz dağı verilen örnek oldu. Bizleri akademi meydanlarında asarak, geriye kalanlara bırakın ifade özgürlüğünü, akademik ifade özgürlüğünün bile olmayacağını ve barış talebinin bile terörize edilme nedeni olabileceği gösterildi.

2015-2016 sürecinde yaşanan olaylara en asgari tepki olarak yaptığımız çatışmasızlık ve barış çağrısını o dönem 100 binden fazla akademisyenin olduğu Türkiye’de 2212 kişi imzalayınca sayı bana çok az gelmişti ama o süreçten sonra yaşananlar ve KHK listelerine akademide gösterilmeyen tepki ile akademi kendi selasını okunmuş oldu. Şimdi akademide o kadar tepki verecek kişi de bulamazsınız. Çünkü filmdeki gizli video kaydı gibi her an alınabilecek gizli kayıtlar, CİMER’e yapılacak şikayetler gibi tehditler akademisyenlerin işlerinden olmalarına neden olabilecek kılıçlar gibi tepede sallanıyor. Risk altındaki akademisyenlere dönersek, bu mesele gerçekten de evrensel bir mesele ve sadece akademisyenler değil, bilgi ve öğrenciler de risk altında. Rusya’nın Ukrayna işgaline karşı imza ile kendi devletlerine karşı çıkan Rusyalı akademisyenler de, İsrail’in Filistin işgaline karşı çıkan ve “siyah bayrak” isimli bildiriyi imzalayan İsrailli akademisyenler de bizlerle benzer hak ihlallerine maruz kaldılar ve bizler gibi kalmaya devam ediyorlar.

Yine sözde demokrasi ve insan haklarının beşiği sayılan Avrupa ve batı da Filistin işgali ile kendi akademik ifade özgürlüğünün sınırlarının sınavını verdi ve maskesi yere düştü. Türkiyeli akademisyenlere güvencesiz ve süreli pozisyonlarla kapılarını açan Almanya söz konusu İsrail karşıtlığı olduğunda akademisyenlere ve akademiye çeşitli yollarla baskı uygulamaya başladı. Türkiye’nin otoriterleşmesi ile ilgili bir konferans için fon desteği verirken aynısını Filistin işgali ile ilgili bir meselede vermiyor mesela. ABD’nin de özellikle göçmen akademisyenlere bu konuda uyguladığı baskıları biliyoruz. Yani yönetmen Çatak’ın haklı olduğu bir mesele var ki risk altındaki akademi sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın sorunu, evrensel bir mesele. Başka bir otoriter rejimin baskı uyguladığı akademisyenlere kapılarını açan batılı ülkeler söz konusu kendi devletlerinin veya destekledikleri devletlerin uyguladığı benzer baskılar olunca akademik ifade özgürlüğü hakkı yok oluyor. Bu açıdan filmde verilmek istenen mesajı beğenmekle birlikte, yine çıkış noktama gelirsem, yönetmen çok güvenli bir yerden ne şiş yansın ne kebap diyerek ne Almanya’yı ne de Türkiye’yi isimlendirmeden kendini güvenli alana çekiyor ve bir aile mesele filmine kendi sıkıştırıyor. Halbuki film bu sınırları fazlasıyla aşıyor ve bize çok şey anlatıyor.

Peki bu durum neden beni rahatsız ediyor, hatta huzursuz ediyor derseniz, cevabı filmin içinde. Barış Akademisyenlerinin hikayesinin olduğu bu kadar barizken buna hiç referans verilmemesi, sarı zarfların resmi gazete ekinde çıkan KHK listeleri olduğu ve sırf politik duruşlarından dolayı (sağ veya sol fark etmez) 120 binden fazla insanın ihraç edildiği gerçeğinin görünmez kılınması rahatsız edici. Belki bize dair bu kadar çok sahne, anekdot, çağrışım görmeseydim; muhalif bir çiftin başına gelenler ve evliliklerindeki kırılma diye filmi okuyabilirdim. Ama Barış Akademisyenleriyle görüşülerek politik arka plana dair sahnelerin kurgulanması ve sadece röportajlarda hikayelerinden esinlendik denilmesi ama Barış Akademisyenlerine hiç referans verilmemesi,  benim açımdan bu hikayelerin anonimleştirilerek evrenselleştirilmesi değil, rahatsız edici bir durum.

Bu kadar genel çerçeveden sonra filmin hakkını yemeden filmdeki sahnelere geçmek istiyorum. Öncesinde başta oyuncular olmak üzere bütün ekibi tebrik etmeyi isterim. Emeklerine sağlık.

“Dünyayı mı kurtarıyorsun?” ve “harbi tiyatroyla dünyayı kurtarabileceğini mi sanıyorsun?” sorularını babasına soran 14 yaşındaki Ezgi, filmin sonunda “kurtaracaksın sen o dünyayı” diyor. Bu arada geçen zaman diliminde aslında hayatları alt üst oluyor.

Kriminalize-terörize edilme

Filmin ilk sahnelerinde, sahnelenen tiyatro oyununda “gelsin karanlık” diyen Derya (Özgü Namal), gerçekten de karanlığın üstlerine bir karabasan gibi çökeceğinden bihaber. Filmin aralarında flu şekilde geçse bile politik duruşları, savaş karşıtlıkları ve sahneledikleri tiyatro oyunu sonrasında Vali ile fotoğraf çekilmemesi gibi nedenlerle açığa alınan bir erkek akademisyen Aziz ve kadın oyuncu  Derya var.

Başarılı bir oyuncu ve akademisyenden oluşan aile ile birlikte, üniversitede bölümdeki pek çok kişinin kaderi ellerine geçen sarı zarflarla değişiyor. Aslında bu sarı zarflar daha önce de dediğim gibi Türkiye için KHK listeleri. Ama daha KHK listelerinden önce “bu suça ortak olmayacağız” dedikten hemen sonra açılan idari soruşturmalarla bizim için de filmdeki süreç başlamış oldu. Yani kriminalize hatta terörize edilme süreci.

“Oyunun iptal edilmesi” ve yerine politik olmayan “Leyla ile Mecnun” oyunun sahnelenmesinin istenmesi; eş zamanlı olarak Derya ve oyuncu arkadaşları kendi yöneticileri ile görüşürken, Aziz ve diğer akademisyen arkadaşlarının da rektörle görüşmelerini izliyoruz. “Malum koşullar”, “siyasi ortam, hassas dönem”, “elimizde değil”, “ülkemizin bekası için 7 düvelle mücadele verirken”, “bu yolda herkes nerede duracağını bilsin” gibi sözlerle yapılan kendini aklama ve karşı tarafı kriminalize etme sahnelerini izlerken üniversitede başlayan idari soruşturmalarımızı hatırladım. Soruşturmalar daha başlamadan soruşturmacımız olan enstitü müdürünün hakkımızda yazdığı karşıt ve kriminalize edici tweetleri gözümün önünden geçti. Sonrasında sözleşmelerin iptal edilmesi,  benim de aralarında olduğum bazı araştırma görevlilerinin sürgüne gönderilmesi süreci başlamıştı.

Filmde “açığa alınmalar”, “sözleşmelerin iptal edilmesi”, kapılara çizilen çarpı işaretleri, Aziz’in üniversitenin ona vermiş olduğu kurumsal mail adresine girememesi, Derya’nın tiyatroya alınmaması, tiyatro oyunun afişlerinin indirilmesi hepsi çok ama çok tanıdık sahneler. Bizler bunun üstüne açıköğretim kitaplarındaki bölümlerin silinmesini, tez danışmanların araştırma görevlilerini bırakmalarını, araştırma projelerinden çıkarılmaları da gördük.

Çiftin kızı olan Ezgi’nin rektörle görüşme önerisi yapan ailesi ve arkadaşlarına söylediği “rektör ne yapacak ki, mektubu imzalayan o değil mi?” repliği çok kıymetliydi.

Türkiye’de imza sürecinden sonra idari ve savcılık soruşturmalarında köprüden önceki son çıkış mealinde imzaların geri çekilmesi teklif edilmişti. “Metni okudunuz mu?” sorusu hala kulaklarımda çınlıyor. Çünkü bizlerden duymak istedikleri, “akademisyen olsak bile metni okumadığımızı, okumuş olsak imzalamayacağımızı” söylememizdi. Cezalandırılmaktan kurtulmanın bizim için yaratılan formülü buydu. Derya’nın söylediği “tükürdüğümü yalamamı isteme benden” cümlesinin aynısını kurmuştum, bu teklifi bana yapan birine. Çünkü filmde denildiği gibi “yine bir şey bulurlardı” ve barış bildirisi olmasa bile bizi akademiden ihraç ederlerdi. Ki öyle de yaptılar. Barış bildirisi imzacısı olmayan akademisyenleri sırf sendika çalışmalarından dolayı, öğretmenleri anadilde eğitim taleplerinden dolayı ihraç ettiler.

Kriminalize etme süreci sadece akademiden ve tiyatrodan atılmakla sınırlı kalmadı. Ev sahibinin söylediği “polisler eve kimlerin gelip gittiğini sordular”, “vatan haini, terörist kaynıyor” sözleri aslında sıkça rastlanan bir durum oldu. Taşra üniversitelerinde çalışan ve fotoğrafları yerel gazetelere basılan arkadaşlarımız da oldu, hepimizin isimlerinin yandaş gazetelerde paylaşılması da yaşandı. Odamızın kapısının altından atılan tehdit mesajları da.

Filmde beni en çok etkileyen sahne üniversitenin önünde yapılan eylem sahnesi oldu. Çok benzerini yaşadığımız sahneyi izlerken boğazımdaki yumru büyüdü. Aziz’in arkadaşlarının yanına çıktığı ve meydanı izlediği, üst geçitten polislerin onları izlediği sahnede “İşimizi geri istiyoruz” pankartı ve yükselen “hak, hukuk, adalet” sloganlarını duyuyoruz. 7 Şubat 2017’de 686 sayılı KHK ile Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün yarısı birlikte ve üniversite geneli 30’dan fazla kişi ihraç edildiğimizde, eşyalarımızı almak için üniversiteye gidecektik. Odalar zaten öncesinde aranmıştı. O gün 2 yaşına yaklaşan oğlumu bırakacak kimseyi bulamadığım için, ancak eşim okuldan çıkıp geldiğinde koşa koşa Davutpaşa Kampüsü’ne yetişmiştim. Metro’dan inip üst geçitten üniversite kapısına ulaştığımda, kapının önünde birlikte ihraç edildiğimiz arkadaşlarımız, sendikamız Eğitim-Sen’den dostlarımız, öğrencilerimiz ve bazı meslektaşlarımızdan oluşan büyük bir kalabalık vardı. Ben de hemen ihraç edilen arkadaşlarım gibi pankartın arkasına geçmiştim. “AKADEMİ SUSTURULAMAZ, GERİ DÖNECEĞİZ” pankartının arkasında çevremizde dayanışma halkası ve karşımızdaki üst geçitte polisler bizi izliyordu.  Fotoğrafı kim çekti bilmiyorum ama o günden kalan bir fotoğrafı, pankartın arkasında duran ve geçen sene kaybettiğimiz sevgili hocam Fulya Atacan’ı da sevgiyle anarak buraya eklemek istiyorum.

O kalabalığın içinde olmayanlar, yanımızda durmaktan imtina edenler ve hatta korkanlar da vardı. Aynı odayı paylaştığımız, yemekhanede birlikte yemek yerken akademik tartışmalar yürüttüğümüz bazı arkadaşlarımız, hocalarımız yoktu. Kimisi o gün bilerek okula gelmememişti, kimi de odasından çıkmamıştı. O vedalaşmadan sonra o kapıdan bir daha hiç girmeyen arkadaşlarımız oldu. Hafızamda Ankara Üniversitesi’nde polislerin yere serili cüppelere basarak aslında akademiyi ayakları altına aldıkları görüntüler de var. Keşke yönetmen öyle bir sahne de çekebilseydi. Ben ihraç edildiğim üniversiteye 2 yıl daha öğrenci olarak girmek zorunda kaldım. Her şeyi alabilirler ama bunu elimizden almalarına izin vermeyeceğim inadıyla doktorayı bitirdiğim 2019 baharına kadar. İhraç edildiğiniz kampüse gitmek zorunda kalmak, çok acı verici.

Sivil Ölüm- Ağaç Kabuklarıyla Beslenme

Filmde sarı zarflarla başlayan işten atılma sürecinden sonraki hikaye daha çok aile öyküsüne dönüyor. İşsiz bir çiftin hikayesi üzerinden mikro düzeyde etkilerini görüyoruz. Ödenemeyen banka kredileri, ev sahibinin evden çıkarması, küçülmek ve “sadece geçici bir süre” denilerek eşyaların depoya kaldırılarak İstanbul’a ailenin yanına göçme kısmı başlıyor.

Filmde olmayan kısmı ben anlatırsam, bir sürü kişi ihraç edildikten sonra SGK sisteminde de “KHK ile işten çıkarıldığı” yazdığı için yıllarca iş bulamadı, ailelerinin yanına taşınmak zorunda kaldı, şehir değiştirmek zorunda kaldı. 2 yıllık işsizlik dönemimde yaptığım bir anketörlük işinde bile işveren ödemeyi bana değil, benimle aynı soyadını taşımayan başkasına yapmak istemişti ve bu münferit bir olay değildi. Çünkü iktidardan “ağaç kabukları ile beslenmemiz” gerektiği emri yayılmıştı topluma. Bu yüzden kimse KHK’lılara ne iş ne de aş vermek istemiyordu.

Filmde Aziz, Derya’nın abisinin referansıyla gece taksiciliğine başlıyor ama aslında taksi sahibi onun ihraç edildiğini bilmiyor. Bilse iş vermez.

Aziz karakterinin taksicilik yaparken not defterine yazdığı oyun metni ve gece çalışmaları, akademisyenlik mesleğine dair önemli bir noktaya değiniyor. Akademisyenlik 8-5 çalışılan bir iş değil. Gecesiyle gündüzüyle düşünürsünüz, üretirsiniz. Aziz de bu yüzden ekmeğini kazanmak için geceleri taksicilik yapsa da durmadan üretmeye devam ediyor. Derya ise iş bulabilmek için menajeri olmak isteyen kişiden “geçmişteki paylaşımlarını silmen daha iyi” uyarısı ile siyasi sosyal medya paylaşımlarının silinmesi talebi ile karşı karşıya kalıyor. İş bulabilmesi için siyasi duruşuna dair geçmiş izleri silmeli. Derya’nın karşı karşıya kaldığı ikilem ve sonuçta aldığı kararı değerlendirirken, ona siyah beyaz değil de gri alanlardan bakmanızı öneririm.

Akademik ifade özgürlüğü – devlete sadakat bağı – belirsizliğin hukukileştirilmesi

İdari soruşturmaları takip eden savcılık ifadeleri ve 7 ay sonra gelen ilk duruşma sahnesini görüyoruz. Çağlayan’da aylar süren duruşmalara referanslar verilmiş, her ne kadar Aziz not defterine yazdığı savunmasını mahkemede yapamasa da Barış Akademisyenleri ders niteliğindeki o savunmaları yaptılar ve Bianet de onları dosya şeklinde haberleştirdi. Aziz’in annesinin söylediği “adalete inanmıyorsun ki bekliyorsun” cümlesi de kıymetli. 10 yıl boyunca inanmadığımız adaleti bekledik, bekliyoruz. Çünkü hukuku savunuyoruz ve çözümü hukuki yollarla aramaya devam ediyoruz. 5 yıl OHAL Komisyonunda bekledikten sonra 3 yıldır istinafta dosyası hareketsiz bekleyen 100’den fazla kişiyiz.

Aziz’in savunmasında geçen “kimseden talimat almadım”, “örgüt bağlantım yok”, “akademisyenim, işten uzaklaştırıldım”, “eleştiri mahiyetindeydi” cümleleri çok tanıdık. Barış Akademisyenlerinin bildirisi akademik ifade özgürlüğü sınırları içinde değerlendirilmek yerine, memurun devlete sadakat yükümlülüğünün ihlali şeklinde değerlendirildi ve sürekli bir yerlerde  talimat alındığı suçlamasıyla “terörize” edildi. 2019’da Anayasa Mahkemesi’nin Füsun Üstel ve diğerleri kararına kadar yüzlerce Barış Akademisyeni mahkemelerde yargılandı, hapis cezalarına çarptırıldı, cezaevinde yatanlar oldu. İdari mahkemelerde davalar hâlâ devam ediyor ve 10 yılda işe iadesi kesinleşen akademisyen sayısı 10 bile değil.

Filmde geçen “Bekletilmek otoritedir. Belirsizlikte boğulursunuz. Belirsizlik otoriterliğin de ötesinde totaliter bir yönetimdir” cümleleri önemli bir noktaya işaret ediyor. KHK’ların yani sarı zarfların üzerinden geçen 10 yıllık sürenin en temel özelliği belirsizlik oldu. Bu belirsizlikler kurulan OHAL Komisyonu ile 5 yıl boyunca hukuka erişim hakkının engellenmesi, yıllarca dosyalara bakılmaması gibi yöntemlerle hukukileştirildi. Kişilerin hayatlarını kurmaları engellendi. Belirsizlik çağının ruhuyla paralel şekilde KHK’lılar bu deneyimi çok derinden yaşadılar ve yaşamaya devam ediyorlar. Belirsizlik dehlizlerinde hayatta kalmak için direniyoruz.

Dayanışma akademileri ve görünmeyen dayanışma pratikleri

Mahkeme çıkışında ailevi sorundan kaynaklı hemen İstanbul’a yani filmde Hamburg’a dönmek isteyen Aziz ile arkadaşları arasında tartışma çıkar. Filmdeki bu çatışma politik duruşu benzer olsa bile insanlar arasında çıkan tartışmalara ve uyuşmazlıklara referans vermek için çekilmiş. Ama bu noktada filmde ciddi eksiklikler var.

Barış Akademisyenleri özelinde sürekli olarak homojen bir grup olmadığımızı vurguluyoruz. Kamu üniversitelerinden ihraç edilen 406 akademisyenin içinde araştırma görevlisinden profesörüne kadar farklı titrlere sahip kişiler vardı. Öyle olunca herkes meseleden ve işsizlikten aynı şekilde etkilenmedi. Kendi sosyo-ekonomik durumu, aile desteği, sosyal sermayesi, sahip olduğu ağları gibi alanlarda farklılaşan geniş bir kesim vardı. Böyle olunca da herkes süreci farklı şekilde deneyimledi. Yine de göz ardı edilmemesi gereken dayanışma noktası var.

Öncelikle Eğitim-Sen sağladığı ve 10 yıldır devam ettirdiği hukuki ve maddi destekle üyelerinin her zaman yanında durdu. Bunun dışında akademiden uzaklaştırılan akademisyenler filmdeki gibi “dersleri parklara taşıdılar”. Sadece parkalarla yetinmeyip bir de Türkiye içinde ve dışında Dayanışma Akademileri kurdular. Bu dayanışma akademileri ile hem akademi üniversite sınırlarının dışına taşındı, hem de aynı hak ihlallerini farklı şekilde deneyimleyen kişilerin birbirleri ile temas etmeleri, dayanışmaları, birlikte mücadele etmeleri sağlandı. Filmde dayanışmaya dair bir kaç sahne görmek fena olmazdı.

Akademiye yönelik haksız eleştiriler

Filmde eleştirilecek bir nokta da akademi konusundaki algıya dair sahneler. Türkiye’de iktidarın da akademiyi itibarsızlaştırmak için sıkça kullandığı gibi akademiye dair fil dişi kulelerinde yaşayan, toplumdan uzak, ayrıcalıklı kesim söylemi var. Halbuki Türkiye’de akademisyenlik iş güvencesinin olmadığı bir meslek. Verilen emeğin karşılığının alınmadığı, doçentlik kadrosuna kadar sadece sözleşmeli kadrolarla devam eden, genç araştırma görevlilerinin 50-D gibi süreli pozisyonlara  hapsedildiği bir alan. Filmdeki çift gibi aslında kredilerle-borçlarla hayatlarına devam ettiren, herkes gibi metrobüs kullanan, kira ödeme derdi olan insanlardan bahsediyoruz.

Kürtçe tiyatro detayı güzel ve sanatçı çifte alternatif bir üretim alanı yaratıyor. Ama orada geçen bir diyalog bana doğru gelmedi. “Kendi başınıza gelene kadar suya sabuna dokunmadınız” cümlesi Barış Akademisyenleri özelinde kullanılamaz. Türkiye’de politik duruşundan dolayı işlerinden edilen akademisyenler zaten suya sabuna dokunmaktan korkmadıkları için iktidara tepki gösterebilen, haksızlıklara dikkat çeken kişiler.

Ayrıca, 10 yıllık hak ihlalleri süresince Barış Akademisyenleri her zaman kendi mağduriyetlerini arka planda tutarak, barış talebinin arkasında durdular. Durum böyle iken “suya sabuna dokunmadınız” eleştirisi yersiz olmuş. Kürt toplumunda da en fazla karşılaştığım tepki aslında akademisyenlerin, özellikle batıdaki Kürt olmayan akademisyenlerin sessiz kalmayıp tepki vermeleri ve sözlerinin arkasında durmaları olmuştur

Evlilikteki kırılmalar: Pro-feminist erkekliğin çöküşü

Her ne kadar senaristlerden Ayda Meryem Çatak Bizim hikayemiz daha ziyade bir evlilik hikayesi. Tamam siyasete de dokunuyor ama her şeyden önce bir evlilik hikayesi” dese de, film izleyenlerin üzerinde bu etkiyi bırakmıyor. Evlilikteki kırılmalara toplumsal cinsiyet eşitsizliğine vurgu yapmadan geçemeyeceğim.

Türkiye’de KHK’lar onlarca evliliği bitirdi, yuvayı dağıttı, aile mahkemelerinin dilekçelerinde kayıtlara geçti.

Filmde politik duruşları aynı olan Derya ve Aziz’in süreci çok farklı şekillerde deneyimlediklerini görüyoruz. Ankara’dan İstanbul’a ekonomik koşullardan kaynaklı zorunlu göç diğer aile üyelerini de denkleme ekliyor. Onlara evini açan Aziz’in annesi, politik duruşu sağlam ve destekleyici bir karakter olsa bile ergen torunu ile çeşitli çatışmalar yaşıyor. Derya muhafazakar abisi ile ailesinden miras kalan arsanın satışına ikna etmek için görüşüyor. Abisini ikna etmekle uğraşan Derya, sürekli “istiyorsan biz destek olalım” sözlerine rağmen abisinden direkt bir destek görmüyor. İhraç sürecinden sonra  bizlerle selamı sabahı kesen, sanki selam verse hemen kendisinden borç isteyecekmişiz gibi kaçan ve KHK eleğinde nohutların arasındaki taşlar gibi elediğimiz nice insan gördüm, gördük.

Belirsizliklerle mücadele uzadıkça Derya ve Aziz arasında derin bir uçurum açılmaya başlıyor. Ailesini iftara çağırdığında oruç tutan Derya’ya “abine yaranmak için mi tutuyorsun” diyen Aziz, kayınbiraderi onu cuma namazına çağırdığında istememesine rağmen karşı çıkmıyor mesela.

Aziz tam bir pro-feminist erkeklik temsili olarak karşımıza çıkıyor ve ilişkilerindeki toplumsal cinsiyet eşitsizliği görünür oluyor. Derya’nın kendi yazdığı tiyatro oyununda oynamasını isteyen Aziz, karısından bir oyuncu olarak gelen önerileri reddediyor. Oyunda kadının tepki olarak tamamen soyunması gerektiğini söyleyen Derya’ya, verdiği cevapta bir yazarın oyuncusuna verdiği cevabı değil de kocanın karısına verdiği refleksi görüyoruz. Bu durum kadının soyunmasını kabul etmeyen Aziz’in, filmin sonlarında kendisinin soyunması sahnesiyle  daha görünür oluyor.

Aziz, Derya’nın küçük bir tiyatroda düşük bütçelerle çalışmayı istememesi, kendi evlerine çıkabilmeleri ve kızını özel okula gönderebilmesi için yandaş bir kanaldan gelen dizide başrol oynama teklifini ona sormadan kabul etmesini kabullenemiyor ve Derya’yı politik duruş üzerinden suçlayarak bunu gizliyor. Karısına söylediği “herkesin bir fiyatı var”, “ideallerini satıyorsun”, “etik değerlerin kalmamış” cümleleri çatırdamaların sesleri şeklinde yankılanıyor. Kayıp çocuklarını ararken arabada karı koca arasındaki hararetli tartışmada geçen diyalog, evliliklerinde yaşadıkları derin kırılmayı su yüzüne çıkarıyor ve hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.

Derya’nın replikleri de çok çarpıcı: “Aziz’in oyununu savun, işinden ol”, “direnmekten yoruldum”, “Ankara’da arkadaşların sokaktayken”, “çakma feminist oyunları yazmakla olmuyor”, “tiyatroyla dünyayı kurtaracağını sanıyorsun”.

Aziz’in  “seni ben yarattım”, “seni ben oyuncu yaptım”, “paçavraydın” cümleleri ile evlilikteki son kırılmanın da  sesini duyuyoruz.

Filmin son sahnesinde Derya’nın çalıştığı dizi setini kızıyla ziyaret eden Aziz’in karavanın çatısından gökyüzünü izlediğini görüyoruz. Güneşli gökyüzü her şeye rağmen umut veriyor.

Sarı Zarflar filminde, Barış Akademisyenleri’nin hikayesinin onlardan bahsetmeden anlatılması, risk almamak için coğrafyanın belirsizleştirilmesi ve politik arka planı flulaştırıp sahne aralarına gizlenmesi rahatsız edici olsa da tartışmaya alan açtığı ve vesile olduğu için kıymetli.

Bütün eksikliklerine rağmen Sarı Zarflar filmi müthiş oyunculukları ve hikayesi ile senaristlerinin ve yönetmeninin düşündüğü ve hayal ettiği “evlilik hikayesinin” çok ötesine geçen politik bir film.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.