Mart 2026’nın son günlerinde, ABD-İsrail’in İran’a savaş açmasının dördüncü haftasını geride bırakıyoruz. Bu savaş yalnızca askeri sonuçlar üretmiyor. Aynı zamanda küresel ekonomiyi ve ABD iç siyasetini yeniden şekillendirirken, Trump’ın prestijini aşındıran bir sürece dönüşüyor.
ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sahada hızlı bir sonuç üretmezken, enerji fiyatlarında sert bir yükseliş yarattı. Petrolün varili bir ay içinde 70 dolardan 110 dolara, doğal gazın metreküpü 0,28 dolardan 0,55 dolara çıktı. Bu ekonomik şok, yaklaşan ara seçimler öncesinde Trump yönetimini zor bir karar eşiğine getirmiş durumda.
ABD ve İran arasında zor diplomasi
Trump’ın Pakistan üzerinden İran’a sunduğu ve 6 Nisan’a kadar yanıt beklediği 15 maddelik plan, İran’ın bölgesel güç iddiasından vazgeçmesini talep ediyor. Analistler bu talepleri “teslimiyet belgesi” olarak değerlendiriyor. Bu nedenle bir anlaşma ihtimali oldukça zayıf görünüyor.
İran tarafı ise müzakereye tamamen kapıyı kapatmıyor, ancak oldukça zor kabul edilecek şartlarını net biçimde ortaya koyuyor. Tahran, saldırıların durdurulmasını, savaşın yol açtığı zararlar için tazminat ödenmesini ve gelecekte benzer müdahalelere karşı güvence verilmesini talep ediyor. Ayrıca Hürmüz üzerindeki kontrolünün tanınmasını isterken, balistik füze programının müzakere konusu yapılmasını kesin biçimde reddediyor.
Bu tablo, tarafların talepleri arasındaki mesafenin açık olduğunu gösteriyor.
Trump açısından zaman daralıyor. Savaşı hızlı bir diplomatik başarıya dönüştüremezse, uzayan çatışma doğrudan siyasi maliyet üretecek. İran’ın asimetrik kapasitesi ve Hürmüz üzerindeki etkisi, bu sürecin kısa vadede sonuçlanmasını zorlaştırıyor.
Savaş büyüyor, hedefler uzaklaşıyor
Trump yönetimi savaşın başında İran’ın askeri ve ekonomik altyapısını kısa sürede felç edebileceğini iddia ediyordu. Ancak dört hafta sonunda bu hedeflere ulaşılamadı.
Savaş giderek çok cepheli bir karakter kazanıyor. ABD-İsrail saldırıları İran’daki askeri tesisler ve sanayi merkezlerini hedef almayı sürdürürken, nükleer tesislere yönelik riskler bölgesel kaygıları artırdı. Buşehr’de olası bir sızıntı ihtimali nedeniyle Kuveyt’te alarm verilmesi bunun en somut göstergesi.
Çatışma Irak ve Yemen’e de yayılmış durumda. Irak’ta İran yanlısı milisler ABD hedeflerine ve Kürdistan Federe Bölgesi’ne saldırılar düzenlerken, Yemen’de Husilerin devreye girmesi savaşın coğrafyasını genişletti.
İran ise ağır bombardımana rağmen Körfez’deki ABD üslerine füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşılık vermeyi sürdürüyor. Bu tablo, savaşın kısa sürede sonuçlanacağı iddiasının boşa düştüğünü gösteriyor.
Hürmüz düğümü ve küresel ekonomi
Savaşın en kritik kırılma noktalarından biri Hürmüz Boğazı oldu. Savaş öncesinde günde ortalama 140 geminin geçtiği boğazdan, dört haftada toplamda yaklaşık 200 gemi geçebildi. Geçişler büyük ölçüde İran’ın izin verdiği sevkiyatlarla sınırlı. Bu, deniz trafiğinde ciddi bir daralma anlamına geliyor.
Boğazın fiilen İran’ın kontrolüne girmesi, enerji fiyatlarında sert artışa yol açtı. Yaklaşık 12 milyon varil petrol taşınamaz hale gelirken, doğal gaz sevkiyatındaki kayıp daha da yüksek. Dünya gübre ticaretinin üçte birinin bu bölgeden geçmesi nedeniyle Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerde alarm veriliyor, Körfez’de gıda fiyatları hızla yükseliyor.
Bu tablo, savaşın küresel bir ekonomik krize dönüşme potansiyeli taşıdığını gösteriyor.
ABD yalnızlaşıyor mu
Savaşın dikkat çekici yönlerinden biri de ABD’nin uluslararası alanda beklediği desteği bulamaması. Avrupa ülkeleri askeri olarak sürece dahil olmaktan kaçınırken diplomatik çözüm çağrılarını artırmış durumda.
NATO ülkelerinin de sahaya girmemesi, Washington’ın yalnızlığını derinleştiriyor. Trump son haftalarda yaptığı açıklamalarda, NATO müttefiklerinin “ABD’nin güvenlik şemsiyesinden bedava yararlandığını” savunarak Avrupa ülkelerini daha fazla askeri katkı yapmaya zorladı. Hatta ABD’nin yükü tek başına taşımayacağını açıkça dile getirerek, müttefiklerin savunma harcamalarını artırmaması halinde Washington’ın güvenlik taahhütlerini gözden geçirebileceğini ima etti. Trump’ın tehdidine rağmen hiçbir NATO üyesi körfeze gemi yollamadı. Hürmüz için harekete geçmeyi kabul eden 32 ülke, ancak ateşkes sağlanırsa bu konuda adım atabileceklerini yinelediler.
Körfez ülkeleri artan ekonomik maliyetler nedeniyle savaşın sonlandırılması için Washington’a baskı yapıyor. Ancak bu tutum tam anlamıyla net değil. Bir yandan enerji akışının kesintiye uğraması ve ticaretin zarar görmesi bu ülkeleri endişelendirirken, diğer yandan İran’ın zayıflaması stratejik olarak kendi lehlerine görülüyor. Bu nedenle Körfez başkentleri savaşa açık destek vermekten kaçınırken, kontrollü bir zayıflama ile uzun süreli bir çatışma arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyor.
Çin ise çatışmanın uzamasından ekonomik açıdan en fazla kaygı duyan aktörlerden biri. Enerji ihtiyacının büyük bölümünü Körfez’den karşılayan Pekin, fiyat artışlarından doğrudan etkileniyor. Buna rağmen ABD’nin bölgesel bir yıpratma savaşına sürüklenmesi, Çin açısından jeopolitik bir fırsat olarak da değerlendiriliyor.
Bu tablo, askeri üstünlüğünü jeopolitik olarak bir avantaja çeviremediğini gösteriyor.
ABD ekonomisi ve seçmen tepkisi
ABD net enerji ihracatçısı olsa da küresel fiyat artışı Amerikan hane halkını doğrudan etkiliyor. Benzin fiyatlarının savaşın başından bu yana yüzde 50’den fazla artması, gündelik hayatın en görünür maliyet kalemi haline gelmiş durumda.
ABD’de ekonomi büyük ölçüde benzin fiyatları üzerinden okunur. Ortalama bir Amerikalı gelirinin yüzde 3 ile 5’ini yakıta harcar. Benzinin galon başına 4 doların üzerine çıkması, Trump’ın ekonomik başarı söylemini zayıflatıyor.
Reuters/Ipsos anketlerine göre Trump’ın onay oranı yüzde 36’ya gerilerken, halkın büyük çoğunluğu savaş performansını başarısız buluyor. Bu durum, savaşın ekonomik maliyetinin doğrudan siyasi desteği erittiğini gösteriyor.
Savaşın yarattığı ekonomik baskı ve siyasi gerilim, 28 Mart’ta ABD genelinde patlak veren kitlesel protestolarda da açık biçimde görüldü. “No Kings – No to War” sloganıyla düzenlenen eylemlere, ülke genelinde 3 binden fazla noktada milyonlarca kişi katıldı.
New York’tan Los Angeles’a, küçük kasabalardan büyük metropollere yayılan gösterilerde en dikkat çekici ortak tema savaş karşıtlığı oldu. Protestolarda “No ICE, No Kings, No War” sloganları öne çıkarken, katılımcılar hem İran savaşına hem de artan yaşam maliyetlerine tepki gösterdi.
Bu eylemler yalnızca Trump karşıtı bir mobilizasyon değil; aynı zamanda savaşın ekonomik ve siyasi maliyetlerinin doğrudan toplumsal bir tepkiye dönüştüğünü gösteriyor.
İran rejimi savaşla ayakta kalmaya çalışıyor
Savaş, İran rejimi açısından yalnızca dışarıya karşı yürütülen bir askeri mücadele değil. İçeride artan baskıya ve ekonomik sorunlara rağmen rejim, savaş üzerinden bir seferberlik atmosferi yaratmaya çalışıyor.
Aralık 2025’te birçok kente yayılan protestoların ardından zayıfladığı düşünülen rejim, dış tehdit söylemiyle çözülmeyi frenlemeye çalışıyor. Ancak ekonomik maliyetler ve uzun süren çatışma, bu stratejinin sürdürülebilir olup olmadığını belirsiz kılıyor.
Savaşın Trump’a faturası
Mevcut tablo üç olasılığa işaret ediyor.
Birincisi, Trump’ın sınırlı bir anlaşmayı “zafer” olarak sunarak savaşı sonlandırması.
İkincisi, tarafların sonuç alamadığı uzun bir yıpratma savaşına girilmesi.
Üçüncüsü ise çatışmanın daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşmesi.
Şu anki gelişmeler, ikinci seçeneğin daha güçlü bir ihtimal haline geldiğini gösteriyor. Halbuki Trump açısından birinci seçenek içeride elini rahatlatacak. Trump şu an sıkışmış durumda. Bir yanda “zafer” beklentisi, diğer yanda savaşın uzamasıyla büyüyen ekonomik maliyetler var. Pentagon’un kara operasyonu olmadan sonuç alınamayacağı yönündeki değerlendirmeleri, bu sıkışmayı daha da derinleştiriyor.
Kasım ayındaki ara seçimler yaklaşırken, seçmen için belirleyici olan Tahran’daki gelişmeler değil, günlük yaşam maliyetleri. Demokratlar kampanyalarını yüksek enerji ve gıda fiyatları üzerinden “Trump’ın savaş vergisi” söylemiyle kurmaya başladı.
Bu savaş artık yalnızca cephede değil; seçmenin cebinde hissedilen bir iç politika krizine dönüşmüş durumda. Trump’ın kaderini belirleyecek olan, savaşın seyri kadar benzin fiyatları olacak.




