“Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, uzun zamandır arzuladığı Amerika Birleşik Devletleri’ni nihayet elde ediyor gibi görünüyor.” Akademisyen ve Dış İlişkiler Konseyi Çin Çalışmaları Kıdemli Uzmanı Zongyuan Zoe Liu, Foreign Affairs dergisinde yayımlanan analizinde, Donald Trump’ın 2025’te Beyaz Saray’a dönmesinden bu yana Washington’un küresel amacına olan güvenin azaldığını, kurallara dayalı uluslararası düzeni eskisi kadar savunmadığını ve gücünü piyasaları, kurumları ile müttefikleri tedirgin edecek şekilde kullandığını belirtiyor.
Liu’ya göre, Washington’un küresel otoritesi ve güvenilirliği giderek aşınıyor. Zongyuan Zoe Liu’nun analizi, İran savaşının Çin açısından yarattığı stratejik ikilemi ve Pekin’in öncelikli kaygısının Amerikan gücünden ziyade Amerikan istikrarsızlığı olduğunu ortaya koyuyor.
Bir açıdan bakıldığında ABD’nin bu durumu Pekin için olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Daha zayıf, daha az ahlakçı bir Washington’un etrafında birleşmek diğer ülkeler için zorlaşır.
ABD, daha az çekici bir model haline gelir ve Çin’i dengelemek için ihtiyaç duyduğu koalisyonları örgütleme kapasitesi azalır. Çin liderleri on yıllardır, küresel ekonomiyi ayakta tutacak kadar güçlü ancak Çin’in yükselişini kısıtlayacak şekilde uluslararası düzeni şekillendiremeyecek kadar zayıf bir Amerika istemişti. Zongyuan Zoe Liu, Şi Cinping’in bu hedefe geçmiş iki yüzyıldaki herhangi bir imparator veya parti liderinden daha yakın olduğunu vurguluyor.
Ancak bu, Çin için tartışmasız bir zafer anlamına gelmiyor. Şi Cinping yalnızca zayıflamış bir ABD değil, aynı zamanda istikrarlı bir dünya düzenini korumaya yardımcı olacak bir ABD istiyor. Washington’daki birçok analist jeopolitik rekabeti basit bir skor tabelası gibi görse de –ABD kaybederse Çin kazanır– Pekin her Amerikan gerilemesini otomatik bir kazanç olarak görmüyor ve her jeopolitik boşluğu mutlaka doldurmaya çalışmıyor.
Çinli liderler daha çok beklemeyi, izlemeyi ve bir sonraki hamleyi hesaplamayı tercih ediyor. ABD’nin zayıflayıp zayıflamadığından ziyade, çevredeki ortamın daha istikrarlı mı yoksa daha kaotik mi hale geldiğini soruyorlar. Pekin için önemli olan ticaretin akışı, enerjinin zamanında ulaşması ve küresel krizlerin kontrolden çıkmadan sınırlı kalmasıdır. İstikrar, Çin için yumuşak bir tercih değil; ulusal güçlenmenin ön koşuludur.
ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı ve bölgesel bir yangına dönüşen savaş, Çin’in stratejik itidalinin şimdiye kadarki en önemli sınavı niteliğinde. Rusya’nın Ukrayna’daki savaşından farklı olarak, İran’daki savaş Çin’in temel stratejik çıkarlarını tehdit ediyor. Bunun nedeni Orta Doğu hidrokarbonlarına aşırı bağımlılık değil; giderek daha öngörülemez hale gelen Washington’un, Pekin’in dayandığı küresel düzeni istikrarsızlaştırmasıdır.
Çin için tehlike, düzensizliktir. Basitçe zayıflamış bir ABD yönetilebilir; ancak öngörülemez, şiddet eğilimli ve eskiden savunduğu sistemi artık kısıtlamayan bir ABD çok daha tehlikelidir. Gerileyen bir ABD fırsat yaratabilirken, istikrarsız bir ABD bu fırsatların ortaya çıkmasını sağlayan koşulları yok eder. Pekin’in korktuğu, Washington’un gücünü kaybetmesi değil; kalan gücünü dünyayı daha zor yönetilir hale getirecek şekilde kullanmasıdır.
Bu nedenle Çin yönetimi, İran savaşına karşı sessiz ve temkinli bir tutum sergiliyor. Diplomatik temaslar, ateşkes çağrıları ve doğrudan askeri angajmandan kaçınma yolu izliyor. Bu tutum, kayıtsızlık veya fırsatçılık değil; sistemik riskleri yönetme, ticaret ve sermaye akışının dış koşullarını koruma ve Çin’in uzun vadeli yükselişinin temelini güvence altına alma çabasının yansımasıdır. Çin’in meydan okuması artık yalnızca küresel sistem içinde yükselmek değil; sistemin dağılmasından sağ çıkabilmektir. Bozulma ve kaosun tasarımın yerini aldığı bir dünyada, Çin’in hedeflerine yönelik en büyük tehdit Amerikan gücünden ziyade Amerikan istikrarsızlığı olabilir.
1979’da dünyaya yeniden açılmasından bu yana Çin, servet ve güç birikimini ABD tarafından kurulan ve sürdürülen uluslararası sistem içinde gerçekleştirdi. Pekin bu düzeni kullandı, ona karşı koydu ve alternatifler inşa etti; ancak açık deniz yolları, genişleyen pazarlar, dolarla borç alıp ticaret yapma imkânı ve jeopolitik şokları sistemik krize dönüşmeden absorbe edebilen çok taraflı kurumlar gibi temel koşullara hâlâ bağımlı kaldı.
Şi Cinping’in güvenlik adına ekonomiyi daha fazla kendine yeter hale getirme çabalarına rağmen Çin sanayisi kâr düşüşü ve aşırı kapasite sorunlarıyla karşı karşıya. Bu açığı kapatmak için Pekin, iç pazar erişimi, nadir toprak elementlerinde tedarik zinciri hakimiyeti, kredi ve yatırım anlaşmaları ile ihracat kontrolleri gibi ekonomik devletçilik araçlarını geliştirdi. Ancak bu araçlar, uluslararası sistemin istikrarlı, öngörülebilir ve kurallara dayalı olduğu varsayımına dayanıyor.
Bu varsayım artık sorgulanıyor. Washington’un Venezuela ve İran’daki askeri eylemleri, ekonomik sonuçları ve uluslararası hukuku pek dikkate almadan yürütülüyor. Çinli stratejistler, eskiden içinde yol aldıkları ve yararlandıkları ABD öncülüğündeki sistemin aşındığını ve devam eden yeniden şekillenmenin Pekin’in çıkarlarına hizmet etmeyebileceğini görüyor. Çin liderleri ABD’yi gerileyen ancak eskisi kadar değil daha tehlikeli hale gelen bir güç olarak değerlendiriyor. Ekonomik ve diplomatik kaldıraçları azaldıkça Washington’un bolca sahip olduğu askeri güce daha fazla başvurabileceğini öngörüyorlar.
Pekin açısından Trump yönetiminin Venezuela ve İran müdahaleleri, kendine güvenen bir imparatorluk yönetimi değil; kalan askeri üstünlüğünü hâlâ kullanabilirken kullanan geç dönem imparatorluğunun çırpınışları gibi görünüyor. Daha istikrarsız ve daha az kısıtlı bir ABD, kendi düzenine güvenini yitirmiş ancak eşsiz yıkıcı kapasiteye sahip bir hegemonun risklerine duyarlı Çin elitlerini rahatlatmıyor.
Eğer Amerikan gücü yalnızca geriliyorsa Çin hızlı hareket edip konumunu güçlendirme konusunda ayartılabilir. Ancak Amerikan gerilemesi ekonomik zorlamalar, küresel ticaret kurallarının çöküşü ve askeri saldırganlık şeklinde olursa Pekin, mevcut düzenin bazı unsurlarını –en azından söylem düzeyinde– ABD’nin bozucu davranışına karşı savunma konumuna düşebilir.
İran savaşı bu dinamiği çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Washington’da birçok kişi, Orta Doğu’da yeni bir ABD askeri macerasının Çin’e stratejik bir hediye olduğunu düşünüyor. ABD başka bir bölgesel çatışmaya saplanırsa Asya’da Pekin’in eli güçlenir mantığı öne sürülüyor. Ancak Çin liderliği krizi sıfır toplamlı bir oyun olarak görmüyor. Daha istikrarsız bir Orta Doğu otomatik olarak Çin’e avantaj sağlamıyor. Ne Washington ne de Pekin bu savaşın jeopolitik ve ekonomik sonuçlarından yara almadan kurtulabilecek.
Çin için Hürmüz Boğazı’nın deniz trafiğine kapanması soyut bir mesele değil. Çin dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı ve petrol arzının yaklaşık yüzde 70’i denizden geliyor; bunun yaklaşık üçte biri boğazdan geçiyor. Kısa vadede Çin nispeten korunaklı olsa da –savaşın başlamasından beri benzin fiyatları Çin’de yaklaşık yüzde 10 artarken ABD’de yüzde 25 civarında yükseldi– uzun süreli bir savaş İran ve Körfez’deki petrol-gaz altyapısına zarar verirse Çin’in enerji güvenliğini ve ekonomisini ciddi biçimde tehdit edebilir.
Çin’in ihracata dayalı ekonomisi küresel ticaretin sorunsuz işlemesine bağlı. İhracat GSYİH’nin yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor ve neredeyse tamamı deniz yoluyla taşınıyor. Gecikmeler, artan sigorta maliyetleri ve boğazlardan uzak rotalar ihracatçıların maliyetlerini yükseltecek, enerji fiyatlarındaki artış ise küresel talebi zayıflatarak Çin’in dış satışlarını ve iç ekonomisini baskı altına alacak. Bunların hiçbiri Pekin’in çıkarına değil.
Bu kırılganlıklar yalnızca ekonomik değil, jeopolitik açıdan da önem taşıyor. Çin’in stratejik özerklik arayışı hâlâ açık ve öngörülebilir bir küresel sisteme bağlı. Stratejik özerklik Pekin için otarşi (kendi kendine yetebilme) değil; ekonomik gücünü istikrarlı biçimde artırarak sistem içinde elverişli şartlarda hareket edebilme kapasitesidir. Çin daha çalkantılı bir dünyaya hazırlanmış olsa da hazırlık tercih anlamına gelmiyor. Kendine yeterlilik vurgusu kırılganlığı azaltmak içindir; istikrarsız bir dünyada görece kazanan olmak için değildir.
Artan istikrarsızlık kaygıları Çin’in ekonomik planlamasında kendini gösteriyor. Son Beş Yıllık Plan’da büyüme hedefi on yılların en düşüğü olan yüzde 4,5-5 aralığına çekildi. Bu, eskiden yükselişini besleyen küresel ortamın artık daha az güvenilir hale geldiğinin kabulüdür. Yavaş büyüme artık döngüsel bir sapma değil; demografik baskılar, dış ticaret gerilimleri ve artan belirsizliğin yarattığı yapısal bir kısıt olarak görülüyor.
Pekin aynı zamanda “yeni nitelikli üretken güçler” olarak adlandırdığı ileri teknolojilere öncelik veriyor. Bu sektörler sermaye yoğun ve enerji, kritik mineraller, hassas ekipman ile küresel bilgi ağları gibi istikrarlı girdilere derinlemesine bağımlı. Jeopolitik ortam daha değişken hale geldikçe uzun vadeli rekabet gücünü güvence altına alması beklenen sektörler sistemik şoklara daha açık hale geliyor.
Bu nedenle Pekin, daha çalkantılı bir düzende genişletilmiş rol üstlenmek yerine istikrarın yeniden tesisini tercih ediyor. Orta Doğu’da enerjiye, pazarlara ve etkiye erişmek istiyor; ancak bölgesel istikrarı sağlama veya rekabet halindeki güçler arasında denge kurma yükümlülüklerini üstlenmek istemiyor. İran savaşı ne kadar sürerse sürsün Çin’in Hürmüz Boğazı’ndan gemileri eskort etmesi, Tahran’a baskı uygulaması veya Washington’un yerini alarak bölgenin polisi olmaya çalışması beklenmiyor. Bu, kayıtsızlık değil temkinliliktir. Çin liderleri özellikle Orta Doğu gibi büyük güçlerin prestij ve servet kaybettiği çatışmalara angaje olmaktan derin kuşku duyuyor.
Çin yönetimi aynı soğukkanlı hesabı Tayvan konusunda da yapıyor. Dikkati dağılmış bir ABD askeri veya siyasi bir fırsat yaratabilir. Ancak Pekin, yalnızca fırsatın varlığını değil, Tayvan konusunda karşı karşıya kalacağı ABD’nin ne tür bir ABD olduğunu da soruyor. Daha istikrarsız, daha militarize ve gücünü askeri kuvvet olarak kullanan bir ABD, kriz anında daha az değil daha tehlikeli olabilir.
Üstelik Tayvan’a yönelik işgal veya abluka boşlukta gerçekleşmez. Ticaret bozulur, finansal piyasalar sarsılır, küresel deniz taşımacılığı baskı altına girer ve özellikle Avrupa ile Japonya gibi önemli ihracat pazarlarıyla ilişkiler gerilir. Bunlar Pekin için hiç de cazip olmayan bir kombinasyondur.
Çin, Asya’daki bölgesel dengeyi revize etmek, ABD ittifaklarını zayıflatmak, Tayvan’ı bünyesine katmak ve ABD baskısına daha az maruz kalan bir dünya inşa etmek istiyor. Ancak tercih ettiği yöntemler tedrici ve asimetriktir: sanayi politikası, pazar erişimini kaldıraç olarak kullanma, siyasi nüfuz operasyonları, “gri bölge” taktikleri (deniz ihlali, siber casusluk) ve doları bypass eden paralel finansal sistem inşası. Pekin sistemi patlatmadan avantaj biriktirmeyi hedefliyor.
Şi Cinping’in Trump ile iyi çalışan bir ilişki kurmak için hâlâ nedeni var. Çin, öngörülebilir ve kârlı ticarete dayalı sınırlı bir ABD ilişkisinden yarar sağlar. Koruyuculuk, askeri maceracılık ve stratejik doğaçlama arasında gidip gelen istikrarsız bir ABD Çin’e hediye değildir. Pekin, anlaşılabilir kurallar içinde rekabet istiyor.
Trump ile Pekin’de planlanan zirve siyasi bir fırsat sunuyordu. Ancak İran savaşı bu görüşmeyi erteledi. Savaş ne kadar uzarsa Pekin’in Washington ile ilişkileri istikrara kavuşturması ve gelecekteki rekabetin şartlarını şekillendirmesi o kadar zorlaşacak.
Washington’u beklerken Pekin temkinli tutumunu sürdürecek. Trump yönetimindeki ABD dış politikasındaki tektonik değişimlere rağmen Çin liderliğinin temel amacı değişmedi: enerji şokları, ticaret aksamaları ve piyasa oynaklığı gibi kısa vadeli riskleri dengelemek ile stratejik özerklik ve Washington ile istikrarlı ilişkiler gibi uzun vadeli hedefler arasında denge kurmak.
Bu hesaplama Çin’in dünya görüşünün temel bir özelliğini yansıtıyor. Pekin uluslararası ilişkileri ideolojiden ziyade ticaretten hareketle değerlendiriyor. Dünyayı dost-düşman diye ikiye bölmekten ziyade müşteri-satıcı olarak görüyor. Bu, Çin’i daha az stratejik yapmıyor; stratejisini daha maddi, daha işlemci ve medeniyet misyonu peşinde koşmaktan ziyade işlerin olağan seyrini korumaya odaklı kılıyor.
Büyük paradoks da burada yatıyor: Şi Cinping hem en çok istediği şeyi (daha az güvenilir, daha az kendine güvenli ve daha az muktedir bir ABD) hem de en çok korktuğu şeyi (daha istikrarsız bir uluslararası sistem) elde etti. Gerileyen bir ABD güçlü bir ABD’den daha tehlikeli olabilir; hâlâ kullanabilirken kuvvete başvurma eğilimi artan sarsak bir süper güç. Çinli liderlerin Amerikan politika yapıcılarının sıkça gözden kaçırdığı gerçeği anladığı görülüyor: ABD’yi zayıflatan her şey otomatik olarak Çin’i güçlendirmez. Trump yönetiminin yanlış adımları Çin’e avantaj sağlamaktan ziyade iki gücün de hâlâ bağımlı olduğu sistemi istikrarsızlaştırıyor.
Çin’de kaos dönemleri için eski bir atasözü vardır: “En güçlü kiriş bile çöken bir sarayı ayakta tutamaz.” Pekin’de yetkililer yapıyı güçlendirmek için yarışırken Washington’da duvarları yıkıp balo salonu ekliyorlar.




