Bazı vedalar vardır sadece bir canın gidişi değil, bir coğrafyanın hafızasının, bir tarihin vakur suskunluğunun ve bir devrin en soylu direncinin toprağa sırlanmasıdır. Zeynep Ana’nın bu dünyadan çekilişiyle, Çanakkale Cezaevi’nin o sağır duvarları önünde kurulan “kadınlar meclisi”nin son kandili de söndü.
Onları hatırlıyorum… Hafızamın en kuytu köşesinde, o demir kapıların ve buzdan parmaklıkların gölgesinde iki canlı anıt gibi duruyorlar: Zeynep Ana ve annem. Onların dostluğu bir cezaevi kuyruğunda başlamadı; kökleri Dersim’in kadim topraklarına, gençliklerinin tozlu yollarına ve aynı pınardan su içtikleri o eski aile hukukuna dayanıyordu. Kader, onları yıllar sonra Dersim’in yeşilinden koparıp Çanakkale’nin o hoyrat rüzgârına, evlat kokusuna hasret birer “ziyaretçi” olarak savurmuştu.
İki ana, iki fidan, tek bir kıyamet
Biri Sakine’sine, diğeri ağabeyime Çanakkale’ye giderdi. Sırtlarında Dersim’in bin yıllık kederini, bakışlarında Munzur’un hırçın ama berrak gururunu taşırlardı. Onların hasbihali sadece iki annenin dertleşmesi değildi; Kerbelâ’dan bu yana süregelen bir adalet arayışının, sürgünlerde harmanlanmış bir kimliğin ve evlat hasretiyle yanan bir halkın dilsiz politik manifestosuydu.
Zaman, o en keskin kılıcını her iki anne için de en merhametsiz yerden çekti. Önce evlatları düştü toprağa. Sakine ve ağabeyim, bir düşün peşinde rüzgâra savrulan iki onurlu ömür olarak tarihin kanlı sayfalarına nakşedildiler. Bir kadının, gençliğinden tanıdığı dostuyla bir cezaevi kapısında buluşup, sonra birbirlerinin evlat cenazelerinde teselli aramalarından daha ağır bir yazgı olabilir miydi?
Beyaz tülbentlerin altındaki ihtilal
Zeynep Ana’nın başındaki o beyaz tülbent sadece bir örtü değildi, acıyı bal eyleyen, onuru kederin önüne koyan bir bayraktı. Onlar, evlatlarının yokluğunun nöbetçisi oldular. Bir evladın tabutuna omuz vermek, bu toprakların kadınları için sadece bir yas değil; zulme karşı yaşayan bir itirazdı.
Annem üç yıl önce o büyük sessizliğe göçtüğünde, Çanakkale’nin o buz gibi sabahlarında fısıldaştıkları o dilsiz dostluğun bir kanadı kırılmıştı. Şimdi Zeynep Ana da o eşikten geçti.
Vuslat, hasretin canını yaktı
Şimdi hayal ediyorum o mukaddes divanı… Artık ne devletin demir perdeleri var aralarında ne ideolojilerin soğuk gölgesi ne de ölümün o kör mesafesi. Artık ne görüş günleri var ne de bitmek bilmeyen yollar…
Zeynep Ana Sakine’sine kavuştu, annem ağabeyime sarıldı. O iki kadim Dersimli dost, şimdi Munzur’un kıyısındaymışçasına hür, bir zamanlar cezaevi kapılarında, jandarmanın gölgesinde fısıldaştıkları o yarım kalan hasbihali şimdi mahşerin en sükûnetli köşesinde tamamlıyorlar.
Güle güle Zeynep Ana… Anneme, Sakine’ye ve ağabeyime söyle; sizin o “yaslı ama dik” duruşunuz bizim bu çorak dünyada sığındığımız tek gölgedir. Sizin o asil suskunluğunuz bu toprakların vicdanında hiçbir zaman dinmeyecek bir fırtınaya dönüştü.
Devrin daim, toprağın Dersim kokulu olsun. Selam götür o güzel çocuklara…




