Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim.
Şükrü Erbaş-Dicle Üstü Ay Bulanık
Kutsal Aile desem resme gönül verenlerin aklına Michelangelo’nun tablosu, bu talan, barbar ve hiçbir kural tanımayan ezici kapitalist sistemin er ya da geç sosyalizme yenik düşeceğini düşünenlerin aklını da K. Marks ve F. Engels’in unutulmaz eseri gelebilir. Oysa bizim konumuz Neslihan Uca’nın Maceraperest Yayınlarından çıkan Burası Güvenli adlı romanı. Kutsal aileye saldırı birçok edebi esere, sinemaya ve tiyatroya konu olmuş, üzerine düşünülmüş ve unutulmaz kült eserler ortaya çıkmış olmasına rağmen bu hamurun daha çok su kaldıracağını biliriz.
Aile neden kutsaldır, ya da kutsal mıdır? Aile uğruna neden dünyayı yakmak isteriz. Bu kutsallığı yakıştırmamızın sebebi nedir, elbette bunun etrafındaki soruları çoğaltabiliriz. Aile kurumunun ayakta kalmasını en çok kim ister. Dünya nüfusunu düşündüğümüzde bunun öyle küçümsenecek bir durum olmadığını anlayabiliriz. Her şeyden önce ‘piyasa’ dediğimiz tüketim kültürünün en büyük destekçileri ailelerdir. Aile olmaya karar vermiş olanlardır. Evlenmeye karar verenlerin piyasadaki kaç tür ürünün/malın üretilmesine ve tüketilmesine sebep olur. Çok basitinden, gelinlik, takım elbise, fırın, mobilyanın birçok çeşidi, beyaz eşya, altın, ziynet eşyası, konut vs uzayıp gider. Aile piyasayı yaratırken piyasa da aileye şekil verir. Bu belki de işin hafif, soft tarafı olabilir. En can alıcı ve sert tarafının evlenenin evcilleşeceği konusu. Evcil insanın konforlu hale getirmek için canını dişine takarak uğruna uykusuz kaldığı, ter döktüğü ve hayatının neredeyse büyük kısmını feda ettiği güzel evinden ve içindekilerden vazgeçemeyeceği gerçeği. Kısacası çocuğu olanın tatlı su demokratlığına razı olarak hayatına devam etme isteği. Çocuğu olan konforlu ve güvenli alanından uzaklaşmak istemez. Çocuğu olan devrimin neferi, savunucusu olur mu bilemiyorum. Çocuk ve aile bundan dolayı kutsallaştırılarak sistemin daimi olması sağlanır.
Çocuk da yaparım kariyer de demek mümkün
Bu uzun girizgâhın sebebi Burası Güvenli romanın omurgasını oluşturan ana tema; aile. Sinem’in Hakan’la tatsız bir evliliği vardır, çocuğu Duru sayesinde evli olduğunu hisseder. Evin tuzu biberi, baharatıdır kısacası ailesinin tadı çocuğudur. Neredeyse eşiyle ortak tek noktasıdır. Yakınlaşmalarına, paylaşmalarına sebep olduğu gibi kabuğuna çekilmesine de tek sebeptir. Çocuğundan dolayı işini bırakıp iyi bir anne olmaya karar vermiştir. Fakat zamanla sadece işini değil başka şeyleri de bıraktığını anlar. ‘Koca parası yiyen sıradan bir ev kadınıdır’ artık ve bu durum da özgüveninin düşmesine sebep olur. Özgürlüğünü kısmen kaybeder, hareket alanı daralır ve kocasına bağımlı hale gelir. Hayatındaki boşluğu doldurmak için başka yerlere bakar; sosyal medya bunun için en ‘zahmetsizidir’ zira sorumluğu azdır, hesap vereceği kimse yoktur. Yüzünü görmediği, dokunmadığı, sadece uzaktan konuştuğu sosyal medyanın sahte arkadaş listesi bir nebze oyalar Sinem’i.
Evliliklerindeki monotonluğun mekân değiştirerek düzeleceğine inanan Sinem eşinin tayinin Almanya’ya çıkması üzerine adeta bunun üzerine atlar. Fakat geçmişinin kendisini takip ettiğinin farkında değildir. Bunu fark ettiği zaman romanın temposu başlar. Okuyucunun sonraki sayfaya/günceye geçmek için bir yandan can attığı diğer yandan da gerildiği romanda, gerilim ve yaratılan atmosferle adeta soluğunu tutar. İnsanın sınırlarını fark etmemizi sağlar. Yazar, ne uğruna nelerden vazgeçebileceğimizin ipuçlarını gösterirken karanlık yanlarımızı su yüzüne çıkarır. Sevgi, arkadaşlık, dostluk, aile, çocuk kavramları etrafında okuyucunun eşiklerini test ederken endişe ve korkularına ayna tutmayı unutmuyor.
Çocuklar zorbadır, bunu en iyi anneler bilir
En güvenli alanın evlerimiz olduğu düşüncesinin üzerinden birçok defa geçen yazar buradaki ezber düşünceyi de tartışmaya açarak bir daha düşünmemizi sağlıyor. Mahrem alanlarımızın son kalesini simgeleyen evlerimizi de hudut tanımadan delen saldırganın ( düşman ) o aşamadan sonraki pervasızlığını kıymet verdiklerimiz üzerinden ele alırken ‘burası güvenli’ diyebileceğimiz bir yerin olmadığını hem coğrafya hem de özel alan olarak belirtiyor.
Sosyal medyanın yapaylığını fark ederek gerçek mutluğu nasıl gölgelediğini bildiğimiz halde o girdaptan çıkamayışımıza ışık tutuyor. Çocukların hareketleri, tepkileri ve psikolojileriyle ilgili yerinde ve doğru tespitlerle oluşturmuş çocuk karakteri. Evet, çocuklar o yaşlarda yumuşak ve pofuduk oyuncaklardan hoşlanırlar ve karmaşık olmayan, basit iki heceden oluşan kelimelerle oyuncaklarını çağırırlar, o şekilde isim takarlar; dodo veya çoçi gibi. Doğru tahlilli çocuk karakterden yola çıkarak yazarın çok iyi çocuk kitabı yazacağını düşündüm.
Edilgen kadın karakterler
Romanın başından sonuna kadar yüceltilen bir anne figürü mevcut. Anne olmak için ya da çocuğundan dolayı işinden, mevkiinden ve kariyerinden vazgeçen kadınlar var. Doğurmayan, doğuramayan kadının ‘çürük’ olduğu, kıymetli veya değerli olmadığı ve işlevsiz olduğu düşüncesi alt metinde oldukça baskın. “Evde Hakan’dan gözyaşları içinde özür dilediğini hatırlıyordu. Ona çocuk vermediği için.” ( sf: 36 ) Neden? Böyle bir durumda neden kadın özür diliyor, çocuk yapmak tek taraflı bir edim mi? Ortada bir kusur varsa-ki bu, kusur olarak nitelendiriliyor, neden bu kusurun ilk sahibinin kadın olduğu üzerinde duruluyor. Yazarın kadın karakterleri maalesef edilgen… Ana karakterler kocalarını takip eden kadınlardan müteşekkil, olamaz mı, gerçek hayatta yok mu elbette ki var, ama roman yazma amacımız belki biraz da alternatif bir proje değil mi, edebiyatın elinden itirazı alırsanız geriye sönük bir balon kalır.
Almanya’nın Frankfurt şehrine bağlı bir kasabada musluktan su içildiğini okuyucunun alt benliğine gönderirken insanın, biz içme suyuna neden para veriyoruz ya da neden bu kadar pahalı su içiyoruz diyesi geliyor. Kıyaslamayı elbette ki bununla sınırlı tutmuyor yazar; coğrafya değiştirdikten sonra çocuk büyütme/ bakma kurallarının da değişeceğini, değişmesi gerektiğini çocuğu sıkboğaz etmeden, gölge gibi takip etmeden de mümkün olabileceğini; çocuğun özgüveninin biraz da buradan, bu davranışlardan şekillenebileceğini gösteriyor. Başka bir kıyaslamada da evlerimizdeki mutfak… Bizim için evimizdeki mutfağın konumu, hacmi, ışığı, dolabı modülerliği vs birçok şey önemliyken Almanya’da mutfak çok da önem arz etmez.
Karakterler etrafındakilerle, içinde olduğu toplumla romanlaşır
Yukarıda iyi bir anne olmak için anneliği kutsayan bir metinden bahsetmiştim; giyinirken, süslenirken ya da makyaj, bakım yaparken bile çocuğunun zamanından çaldığını düşünen bir anneye karşılık kendi gömleğini bile ütüleyemeyen bir babanın kuralları belirlemedeki baskın rolünü okuyoruz. Asıl güdüklük bu değil mi; kendi işini göremeyen, yapamayan biri karikatürize edilmeli. Evet, bir kutsallık varsa başka biri için kendinden fedakârlık edene aittir ki bunun içini en çok dolduranlar da annelerdir.
Sinem’in doğum günü için Gül’ün evinde bir araya geldiklerinde Ömer’in müzik aletiyle şarkılar söyleyip arkadaşlarını eğlendirirken herkesin eşlik ettiği şarkıların Türkçe mi Almanca mı olduğunu anlamıyoruz, anlamadığımız diğer bir konu da hangi şarkıları söyledikleri; karakter-ler çok eğlendi derseniz okuyucu ikna olmaz. Ama şunu şunu yaptılar, bunu içtiler, böyle dans ettiler derseniz okuyucuyu dâhil edersiniz metne. Ömer’in evindeki partide herkes çok eğlendi birlikte şarkılar söylediler diyebilirsiniz ama o eşlik edilen şarkıları da belirttiğinizde işin içine başka faktörler girer; özlem, sıla, yabancılaşma, asimilasyon vb gibi. Biz de karakterlerin ruh durumu, adaptasyon gibi hallerine aşina oluruz.
Takipçi-Ekim bölümüyle ilk defa Sinem’in hayatını kâbusa çeviren karakterle tanışıyoruz. Fakat okuduğumuz bölüm geçen kısmın tekrarı olduğu için okuyucu uzaklaşmaya başlıyor, kanaatimce metinde bir sarkmaya yol açmış. Sonraki takipçi karakterinin olduğu bölümler daha derli toplu olmaya başlamış. Bir de, Eren İzmir’den İstanbul’a dönerken aynı güzergâhta olmamasına rağmen sırf kadınla ( Sinem ) aynı taksiye binmek ve daha fazla zaman geçirmek için kendisinin de o taraflarda oturduğunu söyler. İlerleyen sayfalarda Sinem’le bir daha görüşmek için dosyalarını takside bilerek unuttuğunu okuruz. Aynı güzergâhta olmadığı halde kadınla daha fazla zaman geçirmek ve tanışmak için aynı taksiyle giderken neden kadından önce iner? Kadını bıraktıktan sonra yoluna devam etmesi gerekmiyor mu, önce kadın inerse dosyaları takside bilerek unutmanın bir manası kalmıyor ve ilişkileri devam etmemiş olur. Bu kurgu bana biraz zorlama gibi geldi.
Ailedeki büyük sarsıntıdan sonra yeni evlerinde Duru’yu bekleyen büyük sürpriz bir kedi ya da köpek olabilir miydi, bilemiyorum. Böylelikle doğanın, gezeğenin bütün canlılara ait olduğunun hem altı çizilmiş olurdu hem de hayvan sever bir çocuğun yetiştirilmesi anlatılmış olurdu. Bu final kötü müydü, elbette ki hayır, yazarın hayal dünyasına müdahale edecek değiliz. Mevcut finalle rutin hayatlarına kavuştuklarının işaretini verirken çocuğun içinde kalan uhdeyle mutlu mesut hayatlarına geri döndüklerini de müjdelemiş yazar.
Farklı kültürlerdeki, farklı etnik kökendeki insanlarla yaşamayı bir kazanım sayan bir yazarın renkli dünyasını sunan Burası Güvenli, gerilim türündeki romanını çok beğendim; sosyal medya hesabınızda ne paylaştığınıza dikkat edin!




