• Ana Sayfa
  • Manşet
  • ‘Dewlemendîya li ser mû ye’: Ya da bir saç kılının üzerinde duran güç ve zenginliğin karanlık hikâyesi
‘Dewlemendîya li ser mû ye’: Ya da bir saç kılının üzerinde duran güç ve zenginliğin karanlık hikâyesi
Muhsin Bilal 24 Nisan 2026

‘Dewlemendîya li ser mû ye’: Ya da bir saç kılının üzerinde duran güç ve zenginliğin karanlık hikâyesi

Bir ömür boyunca atalarınızın mert, cesur ve erdemli liderler olduğu; ölümün kapısına doğru yürürken dahi yüzlerinde nedametin izinin bulunmadığı hatırlatılır ve onlardan tevarüs eden politik kimliği geleceğe taşıma misyonu omuzlarınıza yüklendiğinde ne hissedersiniz? Sizin için tayin ve tarif edilen bir yolda mağrur bir biçimde yürürken, hakikatin başka bir yüzüyle karşılaşır; etkileyici hikâyelerini dinlediğiniz atalarınızın aslında komşularının, dostlarının ve çocuklarının ölüm yolculuğuna çıkarılırken sessizliğe gömüldüğünü, kayıtsız kaldıklarını fark ettiğinizde, o mağrur ifade yerini hüzün ve mahcubiyete bırakır. Bu yazının, büyük ölçüde hikâyelerini yücelttiğimiz atalarımızın aynı zamanda çıplak kötülük karşısında sessizliğe gömüldükleri gerçeğinin yarattığı mahcubiyetin tarifsiz ağırlığıyla kaleme alındığını bilmenizi isterim.

Çocukluğumun geçtiği Lice’de beni en çok etkileyen sözlerden biri “Dewlemendîya Li Ser Mû ye” idi. Aradan geçen uzun yıllardan sonra bir arkadaşımın annesinin bu sözü etkileyici bir biçimde hatırlatması, Kognitif (bilişsel) psikolojinin “Uzun Süreli Bellek” olarak tanımladığı yerde yıllardır saklı duran çocukluk hafızamı uyandırdı. Hayat yolculuğumuz boyunca, kolektif hafızada yer etmiş eski sözleri bize yeniden hatırlatan bilişsel bir mekanizma vardır. Bu sözler, zihnimizin ve ruhumuzun derinliklerine nüfuz eder; bir süre sessizliğe bürünür, sonra zamanı geldiğinde yeniden ses verir. Başlıkta yer alan ve “kelam-ı kadim” olarak anılan bu söz benim için tam olarak böyle bir anlam taşıyordu.

Eski zamanlardan bugüne taşınan bu hikmetli sözün, aslında bu topraklarda zulüm, ölüm ve yalana dayanan ve başkasının yıkımı üzerine inşa edilen zenginliğin karanlık serüvenini anlattığını yıllar sonra daha berrak bir biçimde kavradım. Gündelik hayatta işittiğimiz bazı sözlerin bilgece söylenen bir söz olmanın ötesine geçtiğini, bir tarihin özetine ve ağır bir ihtara dönüştüğünü zamanla fark ederiz.

“Dewlemendîya Li Ser Mû ye”; bir saç kılının üstüne kurulmuş zenginliği ve iktidarı ifade eder. Bu söz, yalnızca geçiciliği ima etmez. Aynı zamanda bir mahkûmiyet hükmünü de içinde taşır. Kadim zamanlardan süzülüp gelen bu söz; yalan, talan ve zulme dayanan iktidar ve zenginliğin bir saç kılının üzerinde durduğunu ve en küçük esinti karşısında toza dönüştüğünü anlatırdı. Bu hikmetli söz aynı zamanda hepimizin ortak hikayesini, mağduru ve faili olduğumuz kıyımların özetini de temsil ediyordu. Zamanın rüzgârları, atalarımızın kulağımıza fısıldadığı bu sözü her defasında haklı çıkardı.

Burada anlatılan, emekle, adaletle ve dürüst çaba ile kurulmuş bir hayat değil, güce dayanarak büyüyen, başkasının kaybı ve yıkımı üzerine inşa edilen bir servettir. Bu yüzden de ne kadar heybetli ve ihtişamlı görünürse görünsün, ne kadar yıkılmaz sanılırsa sanılsın, aslında bir saç kılının dengesine yaslanır. Bu sözün asıl öğretici tarafı da tam burada başlar: Bize yalnızca faniliği değil, yalan ve adaletsizlik üzerine kurulan her gücün ve servetin çökmeye mahkum olduğunu anlatır. Bunu büyük ve tumturaklı laflarla değil, insanların kolektif hafızasından süzülmüş birkaç kelimeyle söyler.

Bu sözün asıl ağırlığı, yalnızca yalana ve zulme dayanan kudretin ve servetin akıbetini anlatmasında değildir. Asıl yükü, bu toprakların utancını da içinde taşımasındadır. Çünkü bu coğrafyanın hikâyesi yalnızca bize yapılanlardan ibaret değildir. Bu toprakların hafızasında sadece mağduriyet yoktur; çıplak kötülüğe karşı sessizlik ve yanı başımızdakilerinin acısını seyretmenin karanlığı ve utancı da vardır.

Lice’nin Müslüman halkı bir zamanlar kendi Ermeni komşularının ölüm yolculuğuna çıkarılışına tanıklık etti. Onların evlerinden koparılışını, sokaklardan ölümün kapısına doğru tevekkülle yürüyüşünü seyretti. Çocukların yüzündeki korkuyu, kadınların bir dayanışma eli arayan o umutsuz bakışlarını, yaşlıların omuzlarına çöken son yorgunluğu gördü, sustu ve sessizce seyretti. Bu sessizliğin ve kayıtsızlığın ardındaki nedenleri merak edenler için hatırlatmak gerekir: İnsan kimi zaman korkudan, kimi zaman çaresizlikten, kimi zaman da devletin yıkıcı gücü karşısında kendini küçülmüş hissederek susar. Bir de adına “alışmak” denilen ruhumuzu ve zihnimizi ele geçiren ve insana en hızlı unutturan o sinsi kötülük vardır ki onun yüzünden sessizlik, zamanla bir sığınağa dönüşür. Oysa insanın omzuna çöken en ağır yük, çoğu zaman başına gelen felaketin kendisi değil; gözlerinin önünde olup bitene tanıklık edip susmuş olmanın, hiçbir şey yapmamış olmanın ağırlığı değil midir?

“Dewlemendîya Li Ser Mû ye”, bana yalnızca güce dayanan zenginliğin sonunu anlatan bir söz gibi değil aynı zamanda hepimizin ortak hikâyesinin özeti gibi gelir. Çünkü bu coğrafyada yaşayanların büyük çoğunluğu, tarihin bir periyodunda ya mağdur, ya tanık, ya fail ya da bunların hepsi olmuştur. Burada hiçbir hayatın bütünüyle temiz, hiçbir hafızanın lekesiz olduğu söylenemez. Bu söz, sadece hakikati hatırlatan bir cümle değil; aynı zamanda hepimize aynayı tutan bir cümledir. Bize yalnızca başımıza geleni değil, yanı başımızdakilerin maruz kaldığı felaket ve eziyet karşısında durduğumuz yeri de hatırlattığı için bu kadar ağırdır.

Bu sözün, zamanın içinden nasıl bir seyir ve serüveni takip ettiğini bilmiyoruz lakin eziyet ve zulme dayanarak el konulan bağlara, metruk evlere, yağmalanan mallara, sessizlikle meşrulaştırılmış kötülüğe bakıp bunu haykırmış olmalı insanlar. Yarım kalmış her hikâye, isimsiz her mezar, zorla susturulmuş her hafıza, sonunda o düzenin içinde sürekli kanayan bir yaraya dönüşür ve o yara bizi içten içe tüketir; zamanla kötürüm hale getirir. İsimlerini ve hikayelerini dahi bilmediğimiz, yasları tutulamayan çocuklarımızın toplu mezarları üzerine kurulan her hayatın ölümcül bir girdaba dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu hayat da hakikat de bize defalarca göstermiştir.

Bu hikmetli sözün öğretici tarafı yalnızca muktedirlere yönelik değildir; aynı zamanda mağdurlara da seslenir. Çünkü taşınan acı, insana kendiliğinden ahlaki bir üstünlük kazandırmaz. Maruz kalınan zulüm, kişiyi otomatik olarak hakikatin yegane sahibi haline de getirmez. Eğer kendi yaranı tek hakikat sayarsan, başkasının acısına karşı körleşmeye başlarsın. Kendi mağduriyetini boynuna bir madalyon gibi asıp taşımaya ve teşhir etmeye başladığında ise, yanı başındakilerinin sürekli kanayan yaralarını göremez hale gelirsin.

Belki de bu toprakların en büyük felaketi, herkesin kendi acısını ve yarasını teşhir ederken, yanı başındakinin acısına yabancılaşmasıdır. Oysa dürüst ve samimi bir yüzleşme, insanın yalnızca kendisine yapılanı değil, kendisinin neye sessiz kaldığını hatırladığı yerde başlar.  “Dewlemendîya Li Ser Mû ye”, yalnızca mazide silinmeye mahkum edilmiş bir söz değil; bugüne ve yarına dair ağır bir uyarıdır.

Bugün geriye baktığımda, çocukluğumdan bana kalan en derin ve en anlamlı şeyin büyük anlatılar değil, küçük ama ağır cümleler olduğunu fark ederim. Başlıkta yazılı olan “kelam-ı kadim” böyle bir sözdür benim nazarımda. Kısa, sade, sert ve öğreticidir. İçinde bugüne ve yarına dair ağır bir uyarı, bir yüzleşme ve geç de olsa hakikatin geri döneceğine dair bir umut vardır.

Bazı sözler zamana karşı son derece dayanaklıdır ve yıllar geçse de hükmünü kaybetmez. İnsanın hafızasının içine, ruhunun derinliğine nüfuz eder.  Hakikat dediğimiz şey ise üzerine ne kadar toprak örtülürse örtülsün, eninde sonunda gün yüzüne çıkar ve atalarımızın kulağımıza fısıldadığı o eski, hikmetli cümleyi bugün de aynı yerden dile getirmeyi sürdürür.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.