“Yerden göğe küp dizseler,
Birbirine bend etseler,
Aradan birin çekseler,
Seyreyle sen gümbürtüyü.”
Birbiriyle ilişkilenerek statüko haline gelmiş bir sistemin yapı taşlarından birini sökünce tüm sistemin nasıl çöktüğünü anlatır Yunus Emre. Ve yük taşıma sınırının sonuna gelmiş, dimdik ayakta duran görkemli bir yapıya yüklenen ihmal edilebilecek ağırlıktaki bir yükün, o koca yapıyı nasıl çökerttiğini anlatır bu Arap atasözü: “Deveyi çökerten bir saman çöpüdür.”
7 Ekim 2023; insanlığın gördüğü en hukuktan bağışık, en acımasız, en yayılmacı ve en kayırılan statüko olan 14 Mayıs 1948 statükosunun taşlarının, Gazze’de yerinden sökülmesinin ve tüm bu yapının Orta Doğu’dan başlayarak yıkılmasının tarihidir.
2006 başında demokratik seçim yapmış, seçtiği vekillerin ve başbakan olarak atanan İsmail Heniyye’nin başkent Ramallah’a gitmesi İsrail tarafından engellenmiş, 2007’den bu yana da tüm dünyanın önleyemediği ağır bir ambargoya ve mütemadi soykırımsal savaşa maruz kalmakta olan Gazze halkı; 7 Ekim 2023’te bir huruç harekâtı başlatarak taşlarını söktükleri statükoyu tamamen çökertti.
O tarihten itibaren Gazze yerle bir edildi ve halkı, 100 bine yakın kayıpla vahşi bir soykırıma maruz kaldı. İsmail Heniyye ve önemli liderleri katledilen Hamas ağır bir kayıp yaşadı ve hâlihazırda Gazze’nin neredeyse yarısı “Sarı Hat”la boşaltıldı.
Lübnan’a gelince; Hizbullah’ın Genel Sekreteri Nasrallah ve hemen hemen tüm komutanları katledildi. Mamafih, Gazze ile kıyaslandığında Hizbullah, hâlen savaş kabiliyetini kaybetmediği gibi elan, Lübnan’ın güneyine işgalci olarak girmeye çalışan İsrail’e ciddi kayıplar verdirmektedir.
Ayrıca Suriye’de Esed rejimi devrildi ve yönetime gelen HTŞ’li Colani’nin, ilk başlarda karşı çıksa da Suriye Kürtlerinin haklarını, kurumlarını ve statülerini büyük ölçüde kabul etmek zorunda kaldığı bir sistem kuruldu. Suriye Alevileri, yeni rejimin katliamlarına maruz kalsa da Kürtlerin sistemi demokratikleştirme baskısı nedeniyle kısmen rahatlamış durumdalar.
İsrail açısından ise durum; her ne kadar Dürziler üzerinde resmî olmayan himaye oluşturmuş, Golan Tepeleri’nin tamamını işgal etmiş ve Suriye tarafından doğrudan tanınmış da olsa, başbakanı ve savunma bakanı hakkında UCM tarafından yakalama kararı çıkarılmış ve Batı başkentlerinde itibar yitirmiş bir devlet olarak tarihinin en büyük meşruiyet krizini yaşar hâle gelmiştir.
Yemen’de ise Ensarullah; hem Gazze savaşı süresince hem de İran’a dönük 2025 yılı İsrail/ABD saldırılarında ortaya koyduğu performansla bir taraftan Babülmendep’i kapatarak dünya ticaretini kilitleyebildiğini, diğer taraftan da İsrail’e uzanabildiğini göstermiş ama 2026’nın 28 Şubat’ında başlayan 40 günlük savaşta varlık gösterememiştir. Ensarullah’ın da Hamas gibi bu süreçte ağır yara aldığı varsayılabilir.
Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin, ilk defa saldırdığı bu büyüklükteki bir ülke olarak İran ise doğrusu kimsenin tahmin edemediği ölçüde bir direnç gösterdi. Daha savaşın ilk dakikasında dinî lider dahil birçok komutanını kaybetmesine ve çok önemli sivil, ekonomik ve askerî hedefleri vurulmasına rağmen neredeyse hiç sarsılmadan savaşa devam edip; ABD’nin efsanevi uçak gemilerini vurarak, düşürülmez sanılan uçaklarını düşürerek büyük bir sükse yaptı. Bundan böyle uçak gemileri artık müzelerde sergilenecek nostaljik savaş araçlarına dönüşecek gibi. En önemlisi de savaş yöntemini ve teçhizatını kökten değiştiren hipersonik füze sistemini savaş konseptine sokmuş olması. Hürmüz Boğazı’nı neredeyse kapatarak, Yuan üzerinden ödeme yapan tankerlere geçiş izni vermek suretiyle petrodolar sistemini tahrip ederek küresel etki üreten hamleler de yaptı. Ayrıca savaş öncesi protestolarla sarsılan mevcut rejim; ne Kürt muhalefetinin ne de seküler muhalefetin silahlı direnişe geçmeleri yönündeki ABD/İsrail kışkırtmasına kapılmaması nedeniyle iç konsolidasyonunu da sağlamış oldu. Pakistan’da yürütülen ilk tur ateşkes görüşmelerinde sonuç çıkmayınca İran; hem ateşkes kapsamına girmediği İsrail/ABD tarafından söylenen Lübnan’ı da kapsama aldırarak hem de ikinci turun yapılacağı ABD tarafından ilan edilmesine rağmen bu tura gitmeyerek ABD ve İsrail’in bileğini masada bükmüş oldu.
Bunların yanı sıra İran; bölge ülkelerindeki tüm ABD üslerini ve bazı ciddi ekonomik hedefleri vurarak, Arap ülkelerinin kendi halklarından esirgedikleri kaynakları ABD ekonomisini finanse etmeye zorlanmalarına rağmen ABD tarafından korunamadıklarını anlamalarına vesile oldu. İsrail’in dokunulmazlık ve yenilmezlik mitini yerle bir etti. Bu arada, ABD ve İsrail’in istisnai müttefiki olan BAE; ABD’nin kışkırtması ve Suud ile rekabeti nedeniyle OPEC’ten ayrılarak petrol üretim kotasından azade kaldı. Böylece hem kota nedeniyle dünya petrol fiyatlarındaki aşırı artışı, fazla üretim yaparak sönümleyecek hem de Trump üzerindeki küresel baskının hafiflemesine yardımcı olmuş olacaktır. Bu, aynı zamanda da petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle İran ve Rusya’nın gelir kaybına sebep olacaktır.
Savunma ve ittifak mimarisi açısından bakılacak olursa; Epstein rehinesi durumuna düşürülmüş Trump’ın İsrail’in kuyruğuna takılıp İran’a saldırması tüm dünya kamuoyunca haksız bulunduğu için ABD, neredeyse yalvarmasına rağmen hiçbir NATO üyesi ülkeyi bu savaşa sokamadı. Bu şartlarda; patronu tarafından epeydir hırpalanan, Grönland iştahı nedeniyle AB’de iyice itibar kaybetmiş bir savunma örgütü olarak NATO’nun varlığını sürdürmekte zorlanması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Yanı sıra, bundan böyle Körfez ülkelerinin de hiçbir işe yaramadığı kanıtlanmış ABD şemsiyesi yerine alternatif savunma kurumları arayacağı da kuşkusuzdur. Yani bu savaş; hem savaş araç gereçleri ve konsepti bakımından hem de savunma örgütlenmeleri bakımından radikal değişikliklere kapı aralamış görünüyor.
Tüm bu yaşananların İran ve ABD açısından özeti ise kısaca şöyledir:
ABD açısından; savaşın hedefi olarak gösterilen rejimin değişmemiş olması, nükleer sorunun çözülmemiş olması, Hürmüz’ün açılamamış olması, petrodolar sisteminin ciddi yara alması, efsanevi savaş araçlarının İran’ın savaş konseptine karşı işlevsiz kalması, NATO tarafından yalnız bırakılması, kurduğu ateşkes masasına hasmını oturtamamış olması, İran’ı ciddi olarak vurmasına rağmen siyasi iradesini teslim alamamış olması ve ezeli müttefiki İsrail’in vurulmadık yerinin kalmamış olması bakımından ABD’nin kazanamadığı bir savaş olmuştur.
İran açısından ise; başta dinî lider ve çok önemli komutanları katledilmiş, sivil, ekonomik ve askerî hedefleri vurulmuş ve çok fazla insan zayiatı vermiş olmasına rağmen dünyanın en güçlü ordularına karşı savaşmış, istila teşebbüslerini püskürtmüş, düşmanlarını süresiz ateşkes ilan etmeye zorlamış, iç konsolidasyonunu sağlamış ve rejimini muhafaza etmiş bir ülke olarak yenilmemiştir.
7 Ekim “gümbürtüsünün” Türkiye’deki kırılgan statüko açısından değerlendirmesi ise şöyledir: Yaklaşmakta olan ABD seçimlerini Trump’ın kazanacağı öngörülmüştü. ABD ve Batı desteğini yelkenine dolduran İsrail’in Gazze’yi bitirirken Suriye, Lübnan, Yemen ve nihayetinde İran’a saldıracağı da öngörülüyordu. İsrail eliyle Suriye’de oluşacak muhtemel iktidar değişikliğinin Kürt ağırlıklı Kuzey Suriye halkları için bağımsızlıkçı ya da federalist çözüm getirmesi ve bu durumun Türkiye Kürtleri için ilham kaynağı olması ihtimali söz konusuydu. Öcalan ise gerek 1999’da Türkiye’ye teslim edilişinde İsrail’in oynadığı rol nedeniyle gerekse de İsrail’e karşı 1982’de Lübnan’da, Şakif Arnun Kalesi’nde kanları birbirine karışan Kürt ve Filistinli gerillaların direnişi nedeniyle, bölgedeki diğer Kürt örgütlerine kıyasla İsrail’e karşı hep teyakkuz halindeydi.
7 Ekim 2023’ün bölgeyi kırılmaya götürme potansiyelini gören Türk devlet aklı ile bu kırılma anında Kürtleri, bölge halkları açısından affedilmeyecek ilişkilere savrulmaktan koruyarak sorunlarını çözmek isteyen Öcalan aklı Ekim 2024’te buluştu ve 1,5 yıldır devam eden süreç başlamış oldu.
Yani süreç; Yahya Sinvar’ın bir küpü çekmesiyle çökerttiği küresel mimarinin, yıkılması bir saman çöpüne kalmış bölgesel mimariyi yerle bir etmemesi için Öcalan aklı ile devlet aklının buluşmasıdır denilebilir. Bu durumda büyük dönüşümün dört mimarı Sinvar, Öcalan, Erdoğan ve Bahçeli’dir.
Şakif Arnun’da birbirine karışan Filistin-Kürt kanı; yayılmacı, soykırımcı kolonyalist güce karşı yanlarına Türk’ü alarak ve İran saldırı altındayken Rojhilat Kürtlerini emperyalizme koçbaşı olmaktan kurtarmak suretiyle Fars’ı da kollayarak bölgesel bir dönüşüme neden olmuş oluyor.
Bu tarihî perspektiften ve yeni kurulmakta olan dünya projeksiyonundan bakınca meseleye; “mağaralar boşaltılmadı, silahlar tam teslim edilmedi” gibi eften püften sayılacak meselelerle sürecin sürüncemede bırakılması son derece gayriciddidir. Öcalan’ın bir müzakereci şartlarına henüz kavuşturulamamış olması da kabul edilebilir değildir. Zira zaten silahlı mücadele kategorik olarak reddedilmiş, PKK ise feshedilmiştir. Artık daha fazla geç kalmanın hiçbir faydası yoktur. Bölgesel değişimin önünden giderek yönlendirmek varken arkasından sürüklenmek, başka masalarda kurgulanan yazgıya razı olmak demektir. 1923’ün telafisi bu tarihî dönemeçte mümkündür, acildir ve hayatidir.




