Şair Müslüm Yücel, İlke TV’de Şükran Ekinci’nin sorularını yanıtlayarak yakın dostu Sırrı Süreyya Önder’in kamuoyunda bilinen yönlerinin ötesine geçen portresini anlattı. Yücel, Önder’in en ağır meseleleri bile hafifleten bir anlatım gücüne sahip olduğunu, mizahı bir araç olarak kullanarak zor konuları konuşulabilir kıldığını belirtti. Siyaset ve sanat arasında kurduğu özgün dilin altını çizen Yücel, Önder’in özellikle barış ve diyalog konusundaki yaklaşımının bugün hâlâ güncelliğini koruduğunu ifade etti.
-Biz onu çoğu zaman ekranlardan, Meclis’ten, kürsülerden tanıdık. Ama bir de sizin gördüğünüz, daha yakından bildiğiniz bir Sırrı Süreyya vardı… Bize biraz anlatır mısınız?
Bazı insanlar vardır; en ağır meseleleri bile bir gülümsemenin içinden anlatır. Sırrı abi, tam da böyle bir adamdı. Onu anarken insanın aklına önce cümleleri değil, o cümlelerin ağırlığını hafifleten hali geliyor. Çünkü o, en sert hakikatleri bile taşınabilir kılmayı iyi bilirdi.
-Onu anlatan herkesin ortaklaştığı bir şey var. En zor anlarda bile bir şekilde güldürebilen, o keskin mizahı… Sizi en çok güldüren anılarınızdan birini paylaşır mısınız?
Mizah onun için bir süs değil, bir yöntemdi. Belki de bu yüzden en çok da konuşulması zor olan şeyleri konuşabildi. Gülmek onda bir duygu değil, zekâ meselesiydi…
Güldüren anılarımıza gelince, biz her şeye gülerdik, yoksullar her şeye güler. Şiire ağlar, bir film karakterine ağlar, bir roman kahramanına, bir Türküye ağlardık. Kendimize de gülerdik.
-Genelde güçlü, hazır cevap, dışa dönük haliyle hatırlıyoruz ama insanın bir de kendi içine döndüğü anlar vardır. Yalnız kaldığında nasıl biriydi? Çok bilinmeyen bir yönünü anlatabilir misiniz?
İnsanları çoğu zaman sahnede gördükleri haliyle hatırlıyoruz; güçlü, net, dışa dönük. Oysa insan dediğimiz şey, yalnız kaldığında daha az kesin, daha çok arayış hâlindedir. Onun yalnızlığı da bu açıdan oldukça öğreticiydi. Kalabalıklar içinde hızlı ve kararlı görünürken, kendi içine döndüğünde hüzünlü bir yanı vardı. Kendine sorduğu soruların hiçbirini başkalarına hiç sormazdı.
Belki de en az bilinen yönü, kesinlikten çok ihtimallerle yaşamasındaydı. Dışarıdan bakıldığında sanki her şeyden eminmiş gibi dururdu; ama yalnız kaldığında, verdiği kararların başka hayatlara nasıl dokunduğunu uzun uzun düşünürdü. Bu yüzden onun gücü sadece kararlılığından değil, o kararlılığın arkasındaki sessiz sorgulamalardan geliyordu.
Bana ait diye sandığım bir yönünü anlatayım, bir bakarsın gecenin bir vakti geldi, bir şey verdi, bir elma, bir portakal, bir paket çay, biraz oturdu, gitti…
-Siyasette de dili hep farklıydı… Daha sertleşebilecek yerlerde bile başka bir yol açmaya çalışıyordu. Sizce onun siyaset yapma biçimini farklı kılan neydi?
Kürt meselesi dediğimiz şey, uzun yıllar boyunca ya inkâr edildi ya da fazlasıyla ağır sözlerin altına gömüldü. O ise ikisini de yapmadı. Ne meseleyi küçülttü ne de büyüklüğünün arkasına saklandı. Arada bir yerde durdu; insanların birbirine bakabildiği, dinleyebildiği o zor yerde.
Belki de en kıymetli tarafı buydu: Barışı, büyük ve ulaşılmaz bir hedef gibi değil, gündelik bir ilişki biçimi gibi kurmaya çalışması. Bunu yaparken de kimseyi kutsamadı, kimseyi tamamen dışarıda bırakmadı. Ama hiçbir şeyi de olduğu gibi kabul etmedi.
Bugün geriye baktığımızda, onun açtığı yerlerin hâlâ tam kapanmadığını görüyoruz. Ve bu kötü bir şey değil. Çünkü bazı meseleler kapatıldığında değil, açık kaldığında ilerler.
-Onun barış vurgusu sadece politik bir duruş değildi; aynı zamanda bir vicdan meselesiydi. Türk kimliğine sahip olmasına rağmen, Kürtlerin ana dil hakkını bu kadar güçlü savunması da aslında onu farklı kılan şeylerden biriydi. Bu duruşunun arkasında nasıl bir insani ya da kişisel hikâye vardı sizce?
Sırrı abi, Kürt meselesine yabancı bir ortamda doğmamıştı, hem Ermeni hem Kürt meselesinin en önemli yerlerinden biri Adıyaman’dır. Kürtçeye de bir aşinalığı vardı; Kürt şarkı söyleyebiliyordu, konuşabiliyordu… Kürtçenin de Türkçe gibi hayatın, sanatın, bilimin içinde olmasını istiyordu. Kürtçe onun için folklorik bir öğe ya da zenginlik değildi, haktı. Daha lise yıllarında Kürtlerle birlikte mücadelesi vardı, sonraki yıllarda hapse girmişliği vardı. Bir keresinde Adıyaman’da sağcılarla girdiği bir kavgayı anlattırdı, ağızlar burunlar kan içinde, Sabri Ok’un elinde sopa, etraf kıyamet… Ama o anlatırken bile o sahnenin içinde bir mesafe vardı. Sanki sadece olanı değil, o olanın insanda bıraktığını da anlatıyordu.
Önce, böyle bir sahne vardır, sonra üniversite hayatı ve cezaevi… Sonra bildiğimiz süreçler, Öcalan, Sırrı abiyi büyük bir kıymet veriyor, hatta oğlum diyor… O da görüşmelerin kesildiği zamanda bana söylediği bir şey vardı, şuydu: Özlüyorum… Yani, Öcalan onda meselenin bir muhatabından öte bir yerde duruyordu… Özlüyordu…
-Bugün Türkiye’nin içinden geçtiği tabloyu düşündüğümüzde, Sırrı Süreyya Önder’in sözleri hâlâ çok sık hatırlanıyor… Mesela onun o çok bilinen yaklaşımı; ‘barış, konuşmaktan vazgeçilecek bir şey değildir’ fikri, ya da en zor zamanlarda bile dili yumuşatmaya çalışması. Bugün yaşasaydı, sizce en çok neye itiraz ederdi ya da neyi savunurdu?
Sırrı abiyi hatırlarken aslında bir kişiden çok bir tavrı hatırlıyoruz: Çatışmanın en sert anında bile sözü terk etmeme tavrını. Barış, konuşmaktan vazgeçilecek bir şey değildir yaklaşımı, sadece politik bir önerme değil, insanın kendine koyduğu bir sınır gibiydi.
Bugün yaşasaydı, muhtemelen en çok itiraz edeceği şey, dilin sertleşmesi ve insanların birbirini dinlemekten vazgeçmesi olurdu. Çünkü o, meselenin sadece ne söylendiği değil, nasıl söylendiği olduğuna inanıyordu. Kırıcı bir dilin, haklı bir fikri bile değersizleştirebileceğini sıkça ima ederdi.
Savunacağı şey ise büyük ihtimalle yine aynı yerde dururdu: Diyalogdan vazgeçmemek. Ama bu, naif bir iyimserlik değil; aksine, en zor anlarda bile konuşabilmenin bir cesaret işi olduğunu hatırlatmak olurdu. Belki de en çok şunu söylerdi: İnsanlar birbirine sırtını döndüğünde sorunlar büyür, ama yüzünü döndüğünde, ne kadar zor olursa olsun, bir ihtimal doğar. Sırrı abi bu ihtimalin peşindeydi…
-Bir yandan da sinemayla, yazıyla kurduğu güçlü bir bağ vardı. Aslında sadece bir siyasetçi değildi. Sizce onun sanat tarafı mı, siyaset tarafı mı daha baskındı?
Elbette, sanat yanı daha baskındı. Zaten, hastane konulu bir filmin senaryosunu çalışıyordu. Hastaneye kaldırıldığı gün bile yine bu filmi konuştuk… Hikâyeler, yan hikâyeler. Sürekli kafasında film senaryoları vardı… Bunları yazdıktan sonra bana anlatırdı… İşin tuhaf yanı, bana da ödev verirdi… Bu sefer ben anlatınca eksik ortaya çıkardı…
-Hayatında çok zor dönemler de oldu, bedel ödediği anlar da… O zor zamanlarda nasıl ayakta kalıyordu? Onu güçlü tutan neydi?
Gülerek direniyordu, boyun eğmiyordu, yeise düşmüyordu… Sürekli kafa yoruyordu, çıkış yolları, keskin sorular… Onu güçlü tutan, kendiydi… Bizim gençlik marşlarımızdan bir mısra sanırım onun özetiydi: Kalsa bile tek başına yıkılmayana merhaba…
-Bugün onu anmak aslında biraz da neyi hatırlayacağımıza karar vermek demek… Sizce Sırrı Süreyya Önder’i anmanın en doğru yolu nedir?
Ölüm acı değildir, neyi kaybettiğini bilmek acıdır… Yerine bir şeyi ya da kimseyi koyamıyorsun… Çünkü her arkadaş ölüsü, ağırdır… Sırrı abi yol adamıydı… Yürümek, ardına bakmamaktır, o da ardına hiç bakmadı. Bir kişi yola çıkar, yanında neyi götürdüğü önemlidir. Kapıydı, herkesin kapısıydı… Kendi adımlarıyla yürüdü…
Şimdi bize düşen, o dili hatırlamak. Birbirine bağırmadan konuşabilen, itiraz ederken bile gülümsemeyi unutmayan ve en önemlisi, meseleyi insanlardan koparmayan o dili.
Barış, belki de tam burada başlıyor: Bir cümlenin sertliğini biraz yumuşatabildiğimiz yerde, karşımızdakini tamamen kaybetmemeyi seçtiğimiz anda.
Onu anmak, sadece hatırlamak değil; o ihtimali yeniden ciddiye almaktır. Belki de en çok bunu eksik bırakmamak gerekir.




