Nizamettin Ariç, hasret acısının sanatla tasvirini en güçlü şekilde yaptığı “Rojek Tê” adlı eserinde; sadece gurbette geçen ömründe hasret kaldığı anne ve babasını, kardeşlerini bir gün görecek olma ihtimalinden bahsetmez; aynı zamanda tarihin kaydettiği en yürek burkan anlatılardan birini dillendirir. Dinlerken sanki vuslat ihtimali, hasretle başa çıkmayı kolaylaştırır: “Bir gün gelir anne” der.
‘’Dayê delala min ê, hele bêje çawayi, destên bavo maç dikim, silav bi xwişk û biran, dayê dûrbûn dijwar e, doza welêt bîr nakim, dil dixwaze vegerim, çi bikim nikarim. Kurê’m bese vegere, kurê min bîra te dikim, bese êdî vegere, ez mirime te nabînim. Rojek tê ezê bêm, dayê delala min ê, rojek tê ezê bêm, dayê şêrîna min ê. Keda te bîr nakim, dayê delala min ê, dilê te bîr nakim, dayê şêrîna min ê.’’
Adalet er ya da geç bir gün gelir; ister Fizan’dan ister Ankara’dan olsun. Hakikat, er ya da geç ortaya çıkar; ister bir yıl ister yüz yıl sürsün. Tarih, binlerce talihsiz deneyimin sonucunda bugünkü aydınlanmayı açığa çıkardı. Sokrates ölüme mahkûm edildikten sonra eşi Ksantippi (bazı kaynaklarda öğrencisi Apollodorus olarak geçer) ağlayarak, “Ama seni suçsuz yere öldürüyorlar!” der. Sokrates de ona şu meşhur cevabı verir: “Ya ne olsaydı? Haklı yere mi öldürselerdi daha iyiydi?”
Tarih; suçu ispat edilmemiş nice insanın yargılandığı, hüküm altında olduğu, ömrünü dört duvar arasında gerekçesizce geçirdiği ve birçoğunun hayata neden geldiğini bile bilmeden, umudunu o karanlık deliklerde tükettiği hikâyelerle kaplıdır. Ülkemiz de bundan nasibini fazlasıyla almıştır. Demokrasiyi işletmede İran’dan halliceyiz ama Amerika’dan geri kalır yanımız yoktur. İngiltere gibi demokrasinin beşiği olan bir ülke ile de müthiş ilişkilerimiz vardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni çileden çıkaracak dosyaları önlerine sunan da bizizdir; sınırlarımızı açarsak Avrupalıları baş başa bırakacağımız göçmen sorunu nedeniyle, ülke içinde yaşadığımız tüm akıl dışı hukuksuzluklara karşı bizlere sadece minicik “endişeyle izliyoruz” tepkisi verilmesine sebep olan da yine bizim canım iç politikalarımızdır.
Narin Güran’ın babası Arif Güran her yerde ve her fırsatta bu sözü dile getiriyor: “Allah kızımın hakkını kimsede bırakmasın.” Narin’in hakkı kimsede kalmasın diye sormaya, yazmaya ve anlamaya devam ediyorum. Nitekim sekiz yaşında, gül yüzlü bir çocuğun aramızdan vahşice koparılışının anısına bu asgari saygıyı duymak; eli kalem tutan, kendine gazeteci diyen herkesin görevi olmalı, değil mi?
♦1. Bölüm: Adalet Bakanlığı onayladı: Narin Güran dosyasında ‘keşif’ süreci gündemde
♦2. Bölüm: Narin Güran nasıl ve neden kayboldu?
Narin Güran dosyamızın üçüncü bölümünü içeren bu yazı; Narin Güran davasında soruşturma aşamasından kovuşturmaya geçiş sürecini ve bu kritik eşikte savunma makamının dosyaya nasıl dahil olduğunu ele almaktadır. Medyada ve kamuoyunda henüz ilk günlerden itibaren kemikleşen güçlü algı, avukatların dosyaya sonradan girmesiyle birlikte çok katmanlı bir hukuk tartışmasına dönüştü. Elinizdeki metin, savunma makamının dosyayı ilk gördüğü andan itibaren neyle karşılaştığını anlamaya ve bu devasa “algı duvarının” hukuki gerçeklerle imtihanını deşifre etmeye odaklanmaktadır.
Zira Narin Güran cinayeti dosyası mahkeme salonuna taşındığında, “karar” çoktan sokaklarda, sosyal medya koridorlarında ve televizyon ekranlarında verilmişti. Savunma makamı dosyaya dahil olduğunda, sadece binlerce sayfalık evrakla değil; aylardır titizlikle inşa edilen ve toplum tarafından sorgusuz kabul görmüş devasa bir “suçluluk anlatısı” ile karşı karşıya kaldı. Soruşturmanın ilk evresinde (8 Eylül – 28 Aralık), teknik incelemeler tamamlanmadan servis edilen bilgiler, savunmanın henüz dosyaya erişemediği bir dönemde toplumsal kanaati adeta betonlaştırdı.
Bu araştırmada görüştüğüm hukukçular, süreci mesleki bir faaliyet olmanın yanı sıra, bir “varoluş savaşı” olarak tanımlıyor. Başta sanık müdafileri olmak üzere pek çok isim; sistematik lince, doğrudan tehditlere ve sosyal medya aforozuna maruz kaldıklarını ortak bir dille aktarıyor.
1. 8 Eylül: Kırılma noktası ve ‘hükmün inşası’
Narin Güran dosyası için 8 Eylül sabahı, 19 günlük belirsizliğin yerini ağır bir somutluğa bıraktığı andı. Narin’in cansız bedeni Eğertutmaz Deresi’nde bir çuval içerisinde bulunduğunda, sadece bir arama kurtarma faaliyeti sona ermedi; aynı zamanda Türkiye tarihinin en yoğun medya kuşatması altında geçecek olan yargılama süreci de resmen başladı.
Kırmızı araba ve değişen ifadeler
Kolluk kuvvetlerinin ulaştığı çiftlik kamerası görüntüleri, dere kenarındaki kırmızı bir arabayı ve o araçtan bir çuval çıkaran silüeti işaret ediyordu. Aracın sahibi Nevzat Bahtiyar yakalandığında, kamuoyu ilk “itirafla” sarsıldı. Bahtiyar, Narin’in cansız bedenini gömdüğünü kabul etti ancak sonrasında vereceği, toplamda altı kez değişecek olan ifadelerinin ilk tohumlarını da o gün attı. Aynı kırmızı araba, Narin’in kaybolduğu akşam amcası Salim Güran tarafından jandarma komutanına telefonda şüpheli bilgi olarak bahsi geçen arabaydı. Nitekim bu bilgi Narin’in ilk günden bulunabilmesini sağlayacakken asla değerlendirmeye alınmadı.
İfadelerin evrimi
Nevzat Bahtiyar, kolluk kuvvetlerinin sorularını yanıtlarken halihazırda medyada gündem olan “aile içi suçluluk” anlatılarına benzer ifadeler kullandı. Önce tehdit ve para teklifiyle çocuğun cansız bedeninden kurtulması gerektiğini söyledi, ardından anne ve amca arasındaki “ilişkiyi gördüğü için öldürüldü” senaryosuna geçti. Her yeni ifadesi, mülakatlarımda hukukçuların da vurguladığı o devasa “algı duvarına” yeni bir tuğla ekledi.
Otopsi ve kurumsal soru işaretleri
Narin’in cansız bedeni bulunur bulunmaz başlatılan otopsi süreci, usul tartışmalarını da beraberinde getirdi. Normal şartlarda dahil olmaması gerektiği halde Diyarbakır Baro Başkanı Nahit Eren’in otopsiye girmesi, savunma makamı tarafından ilerleyen süreçte usuli bir eleştiri konusu olarak not edildi ve aynı zamanda hukukçuların bir çok kesiminin tepksine neden oldu.
‘Gözaltı ablukası’
19 gün boyunca somut bir delil olmaksızın çoktan “şüpheli” ilan edilen anne, abi, amca ve diğer aile üyeleri; Narin’in bir çuval içinde dere yatağına gömülü cansız bedeninin bulunmasıyla birlikte neredeyse tüm aile üyeleriyle gözaltına alındı. 2 yaşındaki bebeklerin bile sorgulandığı, tüm ailenin telefonlarına el konulduğu, aile içi iletişimin neredeyse sıfırlandığı günler yaşandı. Artık karşımızda bir kayıp vakası değil, medyanın ve sosyal medyanın çoktan mahkûm ettiği, savunmanın ise henüz dosyasına erişemediği bir “öldürülmüş çocuk vakası” vardı.
2. Algı operasyonunun anatomisi
Narin kaybolduğu ilk günden itibaren oluşan medya ve sivil toplum algısı; ailenin kendi çocuklarının başına bir şey getirdiği, kaybettirdiği ve bunun bir örtbas cinayeti olduğu yönünde tamamen yerleşti. Henüz suçlu olduklarına dair hiçbir somut delil olmaksızın, aile toplum kanaatince çoktan “katil aile” olarak adlandırıldı.
Sosyolojik kuşatma: Narin’in kayboluşuyla başlayan süreç, köyün siyasi ve dini aidiyet tartışmalarıyla hızla toplumsal bir gerilime dönüştü. Sürecin ilk kırılma noktası, AK Parti Milletvekili Galip Ensarioğlu’nun “Bazen bilip söylemememiz gereken şeyler vardır, aile dostumuzdur” sözleri oldu. Bu açıklama, davanın üzerinde bir “siyasi koruma” olduğu şüphesini körükledi.
Aynı dönemde Güran ailesi tarafından yayımlanan kamuoyu açıklamasında; maruz kalınan ithamlar Tavşantepe’nin stratejik konumuyla ilişkilendirilmiş, süreç ‘dış güçlerin ve yerli uzantılarının bir oyunu’ olarak nitelendirilerek savunma hattı ulusal güvenlik eksenli bir söylem üzerine kurulmuştu. Özellikle mektubun sonunda yer alan, ‘’Ülkemizdeki tüm siyasi parti ve sivil toplum kuruluşlarının acımızdan siyasi malzeme yapmamasını, mahkemenin neticesini beklemelerini istirham ederiz’’ ifadeleri, siyasi ve hukuki çevrelerde ters tepmiştir. Ailenin kullandığı bu argümanlar, Meclis nezdindeki belirli kesimlerin kapılarının kendilerine tamamen kapanmasına yol açan siyasi bir kırılma yaratmıştır.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, bu açıklamadan 6 gün sonra, durumu sert bir dille eleştirerek süreci bir “JİTEM ve paramiliter güçler ittifakı” olarak tanımladı. Hatimoğulları, Narin’in geleceği üzerinden kurulan bu karanlık dostluğun toplumun dostu olamayacağını savundu.
İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin ise tartışmayı tarihsel bir boyuta taşıyarak; ailenin devletle on yıllara dayanan ilişkisine ve köyün 90’lı yıllarda bir “silah deposu” olarak kullanıldığına dair iddiaları hatırlattı. Bu “devletle iç içelik” vurgusu, kamuoyunda aileye yönelik önyargıları kemikleştirerek kolektif bir suçluluk anlatısı yarattı.
Sonuç olarak; henüz somut deliller mahkemede tartışılmadan inşa edilen bu toplumsal anlatı, savunma makamı tarafından maddi gerçeği gölgeleyen devasa bir “algı inşası” olarak tarihe not düşüldü.
İlk şüphe: 16 Eylül 2024’te Yıldıray Oğur, Karar gazetesinde yazdığı “Tavşantepe köyü masum olabilir mi?” yazısıyla bu linç ortamında soru soran ilk gazeteci oldu.
Medyada etik çöküş: Türkiye’nin birçok kesimince anne ve amca arasında bir ilişki olduğu ya da abinin ağza alınmayacak iftiralarla bir şeyler yaptığı iddia edildi. Ombudsman Faruk Bildirici, medyada yapılan bu yanlışları ve ahlaki çöküşü raporladı.
Dijital veriler: Adli bilişimci Tuncay Beşikçi’nin 21 Ağustos’tan 28 Aralık’a kadar olan süreci kapsayan ve 900.000 veriyi incelediği analiz raporu, aileye dair oluşan algı ile Nevzat Bahtiyar’ın “gariban itirafçı” olarak konumlandırılmasını deşifre etti.

3. Savunma cephesi ve mülakatlar
Narin Güran davasında, abisi Enes Güran’ın müdafiliğini üstlenen Avukat Mahir Akbilek, müvekkilinin daha soruşturmanın en başında “şüpheli” ilan edilme sürecini ve yaşanan usul tartışmalarını şu sözlerle aktardı:
‘Sanki karşımızda tüm Türkiye vardı’
Mahir Akbilek, Enes Güran’ın Narin kaybolduktan kısa bir süre sonra gözaltına alınmasının ve şüpheli konumuna getirilmesinin, teknik delillerden ziyade kamuoyunda oluşan algı ve dosyaya yansıyan delillerin yorumlanma biçimiyle şekillendiğini belirtti. Soruşturmanın olağanüstü bir hızla ilerlediğini ifade eden Akbilek, dosyaya erişimde ciddi sınırlılıklar yaşandığını ve teknik incelemeler henüz tamamlanmadan verilerin basına yansımasının sürecin sağlıklı işlemesini zorlaştırdığını dile getirdi.
“Toplamda 10 kişilik bir savunma ekibi oluşturduk. Bu dosya, tek bir avukatın altından kalkabileceği bir yargılama değildi. Bir gece saat 23.30 sularında, bu davaya ilişkin iddianamenin hazırlandığını öğrendik. Hatta resmî doküman dahi sosyal medyada paylaşılmıştı. İddianame, 23 Ekim 2024 tarihinde henüz 48 saat dolmadan mahkeme tarafından kabul edildi. Sanki Enes’in karşısında yalnızca mahkeme değil, tüm Türkiye vardı. Olay yerinde bir canlandırma (keşif) yapılmadı. Bu çelişkiler, ancak olay yerinde yapılacak bir canlandırma ile somut biçimde ortaya konulabilirdi. Yaklaşık 150 GB’lık görüntülerin incelenmesi gerekiyordu. Mahkeme teknik inceleme için TÜBİTAK ya da üniversite desteğini kabul etmedi. Bazı dijital imaj verilerinin tarafımıza verilmediğini fark ettik.”

Av. Mahir Akbilek
Anne Yüksel Güran’ın avukatı: ‘Bilgi aktarımı değil, algı inşası’
Avukat Yılmaz Demiroğlu ile yaptığımız görüşmede öne çıkan başlıklar:
“Annenin röportajını izlediğimde kendi kendime ‘burada bir terslik var’ dedim. Henüz dosyayı incelemeden bir kanaat oluşmuştu bile. Vekâletnameyi aldıktan sonra dosyayı tetkik ettiğimde, basında anlatılanların büyük bir kısmının gerçeği yansıtmadığını fark ettim. Karşımızda bir bilgi aktarımından ziyade, oldukça güçlü bir algı inşası vardı.
Buradaki en büyük sorun şu: İlk oluşan algı insanların zihnine kazınıyor ve sonradan gerçeği anlatmak neredeyse imkânsız hale geliyor. Müvekkilimin şeref ve haysiyetine yönelik çok ciddi iddialar ortaya atılmasına rağmen, bu hususlarda takipsizlik kararları verildi. Ayrıca kötü muamele iddialarının da yeterince incelenmediği kanaatindeyiz. Yargılama süreci tamamlanmadan kullanılan dil baştan beri sorunluydu; biz bu süreçte açıkça masumiyet karinesini hatırlattık.”

Av. Yılmaz Demiroğlu
Salim Güran’ın avukatı: ‘Teknik Veriler mi, Senaryo mu?’
Avukat Onur Akdağ’ın değerlendirmelerinde öne çıkan başlıklar:
“Dosyada en başından itibaren ciddi bir yönlendirme problemi yaşanmaktadır. HTS kayıtları, kamera analizleri ve daraltılmış baz çalışmaları arasında belirgin çelişkiler bulunmasına rağmen, tek taraflı bir kanaat oluşturulduğu kanaatindeyiz. Savunma makamı olarak bizler, yalnızca bir varsayım üzerinden hareket etmiyoruz; maddi gerçeğin teknik veriler ışığında ortaya konulmasını talep ediyoruz. Ancak birçok kritik inceleme ya henüz yapılmadı ya da yargılama sürecinde yeterince tartışılmadı.
Sosyal medya üzerinden yayılan iddialar, teknik delillerden kopuk, oldukça güçlü bir anlatı meydana getirdi. Buna karşılık; HTS kayıtları, adım sayar verileri, araç hareketleri ve zaman çizelgesi analizleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Salim Güran’ın olay anındaki konumunun suçlamalarla örtüşmediği, aksine ciddi tutarsızlıklar içerdiği görülmektedir.”

Av. Onur Akdağ
Nevzat Bahtiyar’ın avukatı: ‘Böyle bir dosya bir daha almak istemem’
Avukat Adnan Ataş, üzerindeki psikolojik yükü şöyle ifade etti:
“Dosya 15–20 bin sayfayı rahatlıkla geçiyor. Davaya girdikten sonra yoğun bir sosyal medya baskısı ve hedef göstermeyle karşılaştım; tehditler, hakaretler, aileme yönelik ifadeler oldu. Bu davadan sonra böyle bir dosya almak ister miyim, istemem. Çünkü bu sadece bir hukuk mücadelesi değil, aynı zamanda yoğun bir sosyal baskı ve hedef gösterilme süreciydi. Yargılamanın bu kadar hızlı ilerlemesi de dikkat çekici; normalde yıllar sürebilecek bir dosyanın kısa sürede sonuçlanması şaşırtıcıydı. Taleplerimizin önemli bir kısmı reddedildi.”

Av. Adnan Ataş
Kurumsal sessizlik
Diyarbakır Barosu’na iletilen görüş talepleri yanıtsız kalırken, eski Diyarbakır Barosu Başkanı Mehmet Emin Aktar baronun Narin Güran davasında ilk mahkemede katılan taraf olarak bulunmasına dair eleştirire dönük baronun geçmiş dönem deneyiminden örnekle açıklama yaptı:

Av. Mehmet Emin Aktar
Kürtlerin rolü ve ön yargı: “Bir Kürt ailesinin Türkiye’nin tüm kesimleri tarafından linç edildiğine şahit oldum. Beni en çok şaşırtan, Kürtlerin de buna dahil olmasıydı. Salona yapılan yönelimlerde, duruşmayı izlemeye gelen avukatlar bile aileye yoğun bir ön yargıyla ve suçlu gözüyle baktılar.”
Sürekli dönüşen hikâye: “Toplumun genelinde herkes kendi dışında bir hikâye üretmek ister. O hikâye de bu olayda iyi bir alıcı buldu. Başlangıçta annenin söyledikleri üzerinden başlayan süreç, sürekli yeni iddialara evrildi. Toplum bunu sorgulamadı; ‘Dün bunu söylediniz, bugün neden başka bir şey söylüyorsunuz?’ denmedi. Sonunda aile peşinen suçlu kabul edildi.”
Mahkeme üzerindeki baskı: “Mahkeme bu baskı altında kaldı. Siyasi iktidar ve çeşitli çevreler, davanın hızlı sonuçlanması yönünde bir beklenti oluşturdu. Olayın hızlı okunması ve hızlı hükme bağlanması yönünde ciddi bir baskı vardı.”
Mesleki güvence ve baro eleştirisi: “Cizre JİTEM davasında ben baro başkanıydım ve o davada avukatlar hiçbir sorun yaşamadı. Onlara ‘Mesleki faaliyetiniz bizim güvencemiz altındadır’ demiştik. Baronun görevi, avukatın mesleğini özgürce yapabilmesini sağlamaktır. Ancak bu dosyada, oluşturulan güçlü ‘suçlu aile’ algısı nedeniyle aileyi savunmak toplumsal baskı altında çok zor bir hâle geldi.”
Sıradan bir ailenin karanlık hikâyesi: “Günlük yaşamını sürdüren, politik yönelimi olmayan sıradan bir ailenin bir anda böyle bir sürecin merkezine oturması gerçekten dikkat çekici.”
Aşağıda, Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın kimliği, davanın tıbbi-hukuki boyutuna dair analizleri ve Diyarbakır Barosu ile yaşadığı gerilimi içeren mülakat metni, hiçbir detay atlanmadan düzenlenmiştir:
Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı: ‘Adil yargılama olmadığı başından belliydi’

Narin Güran davasında ailenin ilk 19 günlük süreçte gözaltında yaşadığı iddia edilen işkencelerle ilgili daha önce Serbestiyet’ten Onur Erkan’a verdiği röportajla konuyu gündeme getiren Fincancı, bu süreçlerin hukuki olarak takip edilmemesi ve Diyarbakır Barosu’nun tutumu hakkındaki eleştirilerini paylaştı:
“İşkence beyanlarına rağmen işlem yapılmadı”
“Anne ve abi duruşmada da işkence gördüklerini söylüyorlar. Aslında hiçbir işlem yapılmamış olması çok sinir bozucuydu. Yani sonuçta, hani ne yaptıkları düşünülürse düşünülsün, duruşmaya çıkıp ‘biz işkence gördük’ diyorlar. Savcılığın onunla ilgili soruşturma başlatmasını beklerim ben. Evet, bir zamanlar Türkiye’de bunlar çok beklenen durumlar değil ama hani duruşmada söylüyor bunu, açıkça ifade ediyor; anne ve bir de oğul galiba. Ailenin tamamı işkenceden geçirilmişler.”
Diyarbakır Barosu ile yaşanan gerilim
“Hatta ben o dönemki baro başkanıyla da böyle bir gerilim yaşadım, Diyarbakır Baro Başkanı’yla. Çünkü dedim ki, baronun da bu konuda dikkatli olmasını beklerim ben. Yani en azından savcılığa sorulmasını beklerim. Türkiye’de gerçekten yargının araçsallaştırılması nedeniyle çok zorlu süreçler bunların her biri. Bir kere şöyle bir sorun var: Gerçekten bir engelleme, baskı uygulanması düşünülüyorsa yargı çok kullanılan bir örnektir maalesef. Ve bu tür davalarda iftira davası gibi davalar açılabiliyor. Bu, Türkiye’de artık karşılaşılan bir durum haline geldi.”
‘Duruşma tutanakları varken yazılı başvuru gerekmez’
“Ben Nahit Bey’e o zaman dedim ki; ‘Burada baroya başvuru yapması yazılı olarak gerekmiyor çünkü duruşmada da beyan edilmiş bu. Yani duruşma tutanaklarında var.’ Dolayısıyla duruşma tutanağına geçmiş bir konuyla ilgili sizin hakkınızda iftiradan bir işlem yapılamaz. Sizin bence sorumluluğunuz var orada. ‘Hani böyle bir iddia var, bunun araştırılması gerekir. Cumhuriyet Savcısının bu konuda görev üstlenmesi gerekir’ demeniz gerekirdi. Yani böyle bir tutum alabilirdiniz siz de. İşte sonra yani karşılıklı gerildik…”
Tıbbi belgeleme ve TİHV’in rolü
“Bir kişinin kulak zarının patladığı iddia ediliyor. Muayene olmuş ve o muayene sonucunda bir değerlendirme yapılmışsa talepte bulunulabilir. Mesela biz tıbbi belgeleme yapabiliriz vakıf (TİHV) olarak. Muhtemelen kamu eliyle yapılmıştır muayeneleri. Bu belgeleri sunup, tıbbi belgeler üzerinden bizim bir yorum raporu hazırlamamız mümkün olurdu. Ama bunların hiçbiri olmadı. Yani olan işleyiş bile yoktu burada. Bu beni de çok rahatsız etti.”
Kamuoyu baskısı ve olayların çarpıtılması
“Bu davada şöyle bir algı var: Bir an önce kamuoyunun beklentisi yüksek. Bir an önce insanlar bir suçlu arıyor. Çok fazla bir bilgi kirliliği var. Ailenin damgalanması var. İktidara yakın bir aile olduğu için tanıtılıyorlar. Sonuçta bir köy niye damgalanıyor ki? Tavşantepe Diyarbakır’ın içinde aslında, çok uzak bir yer değil ve de yoksul bir bölge. Aile de öyle zengin bir aile değil anladığım kadarıyla.”
“Adil bir yargılama olmadığı çok açık zaten başından itibaren. Çünkü inanılmaz bir kamuoyu baskısı var. Bu kamuoyu baskısı ne yazık ki olayların çarpıtılmasına da yol açıyor. Uygun bir şekilde, serinkanlılıkla ele alınmasını engelliyor.”
Şebnem Korur Fincancı Kimdir?
Adli tıp profesörü olan Şebnem Korur Fincancı, Türk Tabipleri Birliği (TTB) eski başkanı ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) kurucularındandır. İşkencenin tıbbi olarak belgelenmesi konusunda dünya çapında bir otorite olan Fincancı, insan hakları mücadelesi ve adli tıp disiplinini birleştiren çalışmalarıyla tanınmaktadır.
Savunmalar farklı, kuşkular aynı
Narin Güran cinayeti davasında üç sanığa ağırlaştırılmış müebbet, bir sanığa ise 17 yıl 6 ay hapis cezası verilmiş olsa da; Narin’in asıl failinin kim olduğu, cinayetin tam olarak ne zaman ve nasıl işlendiği hâlâ belirsizliğini koruyor. Güran ailesi savunma makamı; dosyanın somut teknik veriler yerine, kamuoyunda inşa edilen güçlü bir “suçluluk anlatısı” üzerine bina edildiğini savunuyor.
Sonuç olarak savunma cephesi; adaletin maddi gerçeği açığa çıkarmaktan ziyade, toplumsal öfkeyi dindirmeye odaklandığına dair tarihe kritik bir şerh düşüyor.
Bir sonraki bölümde; 28 Aralık 2024’ten 30 Aralık 2025’e uzanan süreçte yaşanan istinaf ve Yargıtay aşamalarındaki hukuki gelişmeleri; hukukçuların, siyasilerin, STK’ların ve basının bu süreçteki rolünü; Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyopolitik atmosfer üzerinden derinlemesine ele alacağız.
https://bianet.org/haber/guran-ailesi-nden-aciklama-ailemiz-dis-gucler-tarafindan-karalaniyor-299620
https://www.farukbildirici.com/2025/08/14/narin-cinayetinde-medyanin-yargiyi-etkileyen-12-yanlisi/
https://www.farukbildirici.com/2025/08/14/narin-guran-cinayeti-icin-neler-yazildi-neler-soylendi/
https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/tavsantepe-koyu-masum-olabilir-mi-1601201
https://x.com/tuncaybesikci/status/1951292506416751073?s=46&t=pcIwnIlfHwdnQBKeErX0wA




