Diyarbakır’la barışmak
Lokman Ergün 19 Mayıs 2026

Diyarbakır’la barışmak

Bazı kentler, geçmişin acılarıyla geleceğin umudunun kavşak noktasında kuruludur. Surlarına sinmiş zulmün kokusu daha demin gibi taze ve insana dair inançla yüzü yarına dönüktür Diyarbakır’ın.

Bir nehrin kıyısında mıdır yoksa bağrından mı akıtır nehri? Anlayamazsınız. Kendine özgüdür zulümle başa çıkması. Diyarbakır, faşizmi surların dibinde hizaya çekmiş ve ifşa etmiştir. Diyarbakır’a yolu düşen devletlü zevatın durumu, tahtaya kaldırılmış tembel çocuk halidir.

Yolu Diyarbakır’a düşen siyasetçilerin dilinde, üslubunda oluşan değişimlerin alameti farikası bu yukarıda zikredilen olgudur. Diyarbakır’ın, konuşanda kayda değer bir şeyler söyleme ihtiyacı oluşturduğu kesin.

Bir çeşit mezarlıktan geçerken ıslık çalma halidir belki de. Ama korku değil bu duygu, korkacak bir şey yoktur aslında.

Sanılanın aksine devlet orada çok daha görünürdür. Ve eğer güçten kastedilen silah, polis, asker, zırhlı araç vb. militarist araçlarsa, devlet hiçbir yerde olmadığı kadar güçlüdür orada.

Yani oraya giden devletlü zevatı konuşturan, Kürtlere seslenme ihtiyacını oluşturan şey, o zevatın kendini güçsüz hissetmesi değil. Aksine ellerindeki gücü, başka yerde kullanamayacakları kadar pervasız kullanabilme kudretine sahipler.

Diyarbakır’ın siyasetçide yarattığı dönüşüm, devletin oradaki zayıflığından değil, tam tersine aşırı görünürlüğünden ve yoğunlaşmış gücünden kaynaklanıyor.

Buradaki gerilim de tam olarak bu zaten. Bu, siyasal psikoloji açısından önemli bir noktaya işaret eder: Mutlak güvenlik üstünlüğü, her zaman meşruiyet üstünlüğü anlamına gelmez. Devletin Diyarbakır’da çok görünür olması, aynı zamanda meselenin hâlâ çözülememiş olduğunun da görünür olmasıdır.

Zırhlı araçların, polis bariyerlerinin, yoğun güvenlik aygıtının fazlalığı; bir bakıma tamamlanmamış egemenlik hissini de üretir. Çünkü normalleşmiş bir siyasal alanda güç kendini sürekli teşhir etmek zorunda kalmaz.

Fakat tam da bu nedenle Diyarbakır’ın sembolik ağırlığı büyür. Çünkü yoğun güç gösterisine rağmen mesele kapanmaz, aksine sürekli kendini yeniden hatırlatır.

Şehir, devlete yalnızca kudretini değil, çözemediği şeyi de gösterir. Bu yüzden oraya giden siyasetçi çoğu zaman sadece konuşma yapmaz, devletin kendi kendisiyle konuşmasının bir parçası hâline gelir.

Diyarbakır, siyasetçiyi yalnızca konuşmaya değil, pozisyon almaya zorlayan sembolik bir mekândır. Türkiye’de pek çok şehir bir seçim coğrafyasıdır ama Diyarbakır aynı zamanda bir siyasal vicdan sahnesidir.

Oraya gidildiğinde teknik bürokratik dil yetmez, herkes meseleyi tarif etmek zorunda hisseder. Çünkü şehir yalnızca bir yer değil, tarihsel hafızanın yoğunlaştığı bir anlam alanıdır.

Bu yüzden farklı dönemlerde farklı liderlerin orada, eşik aşan cümleler kurması tesadüf değildir. “Kürt realitesi, Kürt sorunu benim sorunumdur, AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” gibi ifadeler, yalnızca politik mesaj değil; devletin kendi resmi diliyle toplumdaki gerçeklik arasındaki mesafeyi kabul etme anlarıdır.

Diyarbakır, bir bakıma devletin utanç tarihidir. Diyarbakır, 5 No’lu Cezaevidir elbette, devlet utanır bundan. Yaptıklarından pişman olduğu, ikrah ettiği, nedamet getirdiği için değil. İşkencelerin, insanlık dışı uygulamaların ve ırkçılığın en dip düzeyine kadar alçaldığı halde, başaramamasından utanır devlet.

Kürtlerin direncini kırabilse, devrimcileri teslim alabilse bırakın utanmayı, selam verdirdikleri o köpeğin heykelini dikerlerdi Diyarbakır’ın orta yerine. Ama işte murat edilenin tam tersi sonuçlar üreten bu alçalma hali, şimdi savunulması zor bir mevziye dönüşmüştür.

Diyarbakır surları ki, cezaevine çevrilmiş bir coğrafyanın tüm kederini taşır bağrında hala. Unutmaz ve unutturmaz. Faşizmin de şahididir, direncin de. Dörtler’in de yurdudur, İbo’nun da. Hafızasıyla var olmuştur o taşlar, o hafızaya ahdi vefadır geleceğin dilini, geçmişinden süzerek kurmak.

Geçtiğimiz hafta Diyarbakır’da düzenlenen “Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu’nu” takip etme imkanına sahip oldum. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği forumun medya sponsorluğunu İlke Tv yapıyordu. Bu kez konuşanlar devletli zevat değil, dünyanın değişik coğrafyalarından gelen barış ve özgürlük sevdalılarıydı.

Barışı gündelik hayatın basit ilişkilerinden, siyasetin kompleks alanına kadar, toplumsal hayatın barışla örülmesini önceleyenler, edebiyattan, sokak futboluna, mutfak kültüründen, görsel sanatlara kadar barışın dilini ve sesini görünür kılmaya çalıştılar.

Diyarbakır’ın kadim surlarına sirayet eden, sesiyle, rengiyle, kokusuyla, ahengiyle ve mesajlarıyla toplumsal barışa olan ihtiyaç ve talepti.

Eğer barışılacaksa, o surların dibinde hizalanmak gerekecek, geçmişle, bugünle ve gelecekle. Her biri için söylenecek söz var çünkü. Ve her biri için utanılacak yığınla şey var birileri için.

 

 

 

 

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.