• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Mutlak butlan rejimi: Sandığın, partinin ve halk iradesinin askıya alınması
Mutlak butlan rejimi: Sandığın, partinin ve halk iradesinin askıya alınması
Ecehan Balta 28 Mayıs 2026

Mutlak butlan rejimi: Sandığın, partinin ve halk iradesinin askıya alınması

AKP iktidarı seçimleri yalnızca kazanılması gereken bir yarış olarak değil, kaybedildiğinde iptal edilmesi, etkisizleştirilmesi ya da içeriden parçalanması gereken bir risk olarak görüyor.

CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verilen “mutlak butlan” kararı, yalnızca bir parti içi hukuk meselesi değil. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin CHP’nin 4-5 Kasım 2023 tarihli kurultayını “mutlak butlan” gerekçesiyle iptal etmesi, Özgür Özel ve mevcut yönetimin tedbiren görevden uzaklaştırılması, Kemal Kılıçdaroğlu ve eski parti organlarının göreve dönmesi, Türkiye siyasetinde yeni bir eşiğin geçildiğini gösteriyor.

Bu karar, ana muhalefet partisinin kongresini, seçilmiş genel başkanını ve yönetim organlarını hedef alan bir yargı müdahalesidir. Daha da önemlisi, Türkiye’de zaten daraltılmış, zaten baskı altına alınmış, zaten olağanüstü yöntemlerle kuşatılmış siyasal alanın yeni bir aşamaya taşındığını; rejimin Putinleştiğini gösteriyor.

“Mutlak butlan” hukuk dilinde bir işlemin en başından itibaren ağır bir sakatlık taşıdığı, bu nedenle kesin hükümsüz sayıldığı anlamına gelir. Fakat burada hükümsüz sayılmaya çalışılan yalnızca bir kurultay değil.  Hükümsüz sayılan, delegelerin iradesidir. Üyelerin siyasal tercihleridir. Bir partinin kendi iç işleyişini belirleme hakkıdır. Ve nihayetinde halkın siyasal temsil kanallarından birinin, mahkeme eliyle yeniden düzenlenemeyeceği fikridir.

Bu karar, rejimin uzun süredir adım adım inşa ettiği müdahale mimarisinin yeni katıdır. Önce Kürt illerinde halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine kayyumlar atandı. 2016’dan itibaren, önce OHAL rejiminin sunduğu olağanüstü yetkilerle, ardından bu olağanüstülüğün kalıcı bir yönetim tekniğine dönüştürülmesiyle, seçilmiş belediye başkanları görevden alındı; yerlerine valiler, kaymakamlar, merkezi idarenin memurları atandı. Kayyum uygulamasının 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında çıkarılan 674 sayılı KHK ile belediyeler için yeni bir rejim tekniğine dönüştüğü hatırlanmalı. Sandıktan çıkan sonuç tanındı, ama ancak bir sonraki idari karara kadar. Halk oy verdi, belediye başkanını seçti, yerel yönetimini belirledi; sonra devlet, “ben bu iradeyi geçersiz sayıyorum” dedi.

Bu kayyum rejimi yalnızca belediye başkanlarının değiştirilmesi anlamına da gelmedi / gelmiyor. Kürt halkının yerel demokrasi deneyimi, siyasal temsil hakkı, anadilinde hizmet alma talebi, kadın politikaları, kültür kurumları, ekolojik mücadeleleri ve yerel kamusal alanı hedef alındı. Kadın müdürlükleri kapatıldı ya da işlevsizleştirildi; eşbaşkanlık sistemi kriminalize edildi; yerel kültür kurumları budandı; belediyelerin halkla kurduğu katılımcı mekanizmalar dağıtıldı. Belediyeler, halkın kendini yönettiği kamusal alanlar olmaktan çıkarılıp merkezi idarenin taşra uzantılarına dönüştürülmek istendi. Yani mesele yalnızca “bir belediye başkanının görevden alınması” değildi; bir halkın kendi kentini, kendi mahallesini, kendi yaşam alanını yönetme hakkının gasp edilmesiydi.

Dahası, kayyum uygulamaları Türkiye’de otoriterleşmenin laboratuvarı oldu. Önce Kürt illerinde denenmiş olan bu yöntem, zaman içinde rejimin genel siyasal aklına dönüştü. Seçilmişlerin yerine atanmışların geçirilmesi, sandıktan çıkan iradenin güvenlik gerekçesiyle askıya alınması, muhalefetin kriminalize edilmesi, yerel yönetimlerin mali ve idari olarak merkezi iktidara bağlanması artık yalnızca Kürt illerine özgü bir uygulama olarak kalmadı. Medyascope’un kayyum haritasına göre 2016-2024 arasında belediyelere 164 kez kayyum atandı; bunların 159’u Kürt hareketi eksenindeki partilerin belediyelerine yönelikti.

Bu tablo, tekil kararların toplamı değildir. Bir yönetme biçimidir. Yerel seçimlerin sonuçlarını beğenmeyen iktidar, sandığı tamamen ortadan kaldırmak yerine sandığın sonucunu idari kararlarla boşa düşürdü. Halkın oyunu yakmadı; onu vitrinde bıraktı ama etkisini elinden aldı. Sandık orada durdu, fakat seçilmiş kişi görevden alındı. Belediye tabelası yerinde kaldı, fakat belediyenin siyasal ruhu tasfiye edildi.

Bugün CHP’nin kurultayına yönelik yargı müdahalesini anlamak için dün Diyarbakır’da, Van’da, Mardin’de, Batman’da, Hakkâri’de yaşananları hatırlamak gerekir. Çünkü rejim önce en kolay yalnızlaştırabileceğini düşündüğü alana saldırdı; orada geliştirdiği araçları sonra bütün siyasal alana yaydı. Kürt illerinde “güvenlik” gerekçesiyle meşrulaştırılan müdahale, bugün “hukuki sakatlık” gerekçesiyle ana muhalefet partisinin içine uzanıyor.

Kayyum bir istisna değil, yönetim tekniğidir. Rejim, kaybettiği her alanı yeniden düzenleme hakkını kendinde görüyor. Bu nedenle CHP’ye dönük “mutlak butlan” kararı ile Kürt illerinde yıllardır süren kayyum rejimi arasında doğrudan bir süreklilik vardır. Farklı siyasal özneler hedef alınmış olsa da, kullanılan teknik aynıdır: Sandığın sonucu tanınmaz, seçilmiş irade şüpheli hale getirilir, siyasal temsil kriminalize edilir, mahkemeler ve idari kararlar yoluyla halkın tercihi geçersiz kılınır.

Bu nedenle Türkiye’de artık yalnızca “seçimli otoriterlik” kavramıyla yetinmek de zorlaşıyor. Seçimli otoriterlik, seçimlerin yapıldığı fakat iktidar lehine sistematik olarak eşitsizleştirilmiş bir siyasal rekabet alanını tarif eder. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey ise bunun da ötesinde, seçim ve temsil mekanizmalarının sonuçlarının koşullu hale getirilmesidir. Belediye seçimleri yapılır, ama seçilmiş başkan görevden alınabilir. Parti kurultayı yapılır, ama sonucu mahkeme kararıyla geçersiz sayılabilir. Parlamento varlığını sürdürür, ama siyasal karar alma gücü dar bir iktidar blokunun elinde yoğunlaşır. Böylece biçimsel rekabet tümüyle ortadan kaldırılmaz; fakat bu rekabetin ürettiği sonuçlar, iktidarın siyasal ve hukuki onayına tabi kılınır. Sandık yerindedir, fakat sandığın bağlayıcılığı askıdadır.

Bu mesele yalnızca hukuk devleti meselesi de değildir. Elbette hukuk devleti asgari bir demokratik zemindir. Elbette mahkemelerin siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre karar üretmesi, yargı bağımsızlığının da fiilen tasfiyesi anlamına gelir. Fakat bu karar aynı zamanda sınıfsal bir meseledir. Çünkü demokratik hakların budanması, yalnızca partilerin değil, işçilerin, kadınların, gençlerin, ekoloji mücadelesinin, Kürt halkının, LGBTİ+’ların, yoksulların, göçmenlerin ve tüm ezilenlerin örgütlenme kapasitesini hedef alır.

Demokrasi, yalnızca sandığa oy atmak değildir; örgütlenebilmek, itiraz edebilmek, grev yapabilmek, toplantı düzenleyebilmek, kentini savunabilmek, üniversitesine sahip çıkabilmek, doğasına sahip çıkabilmek, partisini kurabilmek ve parti içinde yöneticisini seçebilmek demektir. Bu haklar birbirinden ayrı değildir. Bir belediyeye kayyum atandığında da, bir üniversitenin özerkliği gasp edildiğinde de, bir sendika grevi yasaklandığında da, bir parti kurultayı mahkeme eliyle iptal edildiğinde de aynı siyasal damar kesilmeye çalışılır.

Bugün savunulması gereken şey CHP’nin mevcut siyasal hattından bağımsız olarak, toplumun kendi geleceğini belirleme hakkıdır. Bugün “bize ne CHP’den” demek, siyasal alanın adım adım daraltılmasını görmemek olur. Dün Kürt seçmenin iradesine yapılan müdahaleye sessiz kalanlar, bugün ana muhalefetin hedef alınmasını şaşkınlıkla izliyor. Bugün CHP’ye yapılan müdahaleye sessiz kalanlar ise yarın sendikaların, odaların, kooperatiflerin, ekoloji örgütlerinin … aynı yöntemlerle hedef alınmasına şaşırmamalı. Rejim tek tek kapıları kırıyor, ama aslında aynı evi kuşatıyor.

Bu nedenle ihtiyaç, dar parti hesaplarının ötesine geçen ortak ve birleşik bir demokrasi mücadelesidir. Toplumsal muhalefetin kendi bağımsız hattını, kendi sözünü, kendi örgütlü gücünü kurarak bu otoriter müdahale zincirine karşı çıkması gerekiyor. Kürt hareketinin kayyum deneyimini, işçi sınıfının grev yasaklarına karşı mücadelesini, kadınların İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye karşı direnişini, gençlerin üniversite özerkliği talebini, ekoloji hareketinin yaşam alanlarını savunmasını aynı demokratik cephede buluşturmak zorundayız.

Bayramlar, bu ülkede kısa bir nefes alma ihtimali taşır. Ama bu bayramda içinde yaşadığımız tablo, nefes almanın bile siyasal bir mesele haline geldiğini gösteriyor.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.