Siyasal tartışmalardan aşina olduğumuz ‘müesses nizam’ kavramı mutlak butlan kararından sonra Özgür Özel’in kullandığı “ya müesses nizam ya demokratik cumhuriyet” sloganıyla bir kez daha gündem oldu, iyi ki de oldu.
Çoğu zaman neyi ifade ettiği açık biçimde tanımlanmadan kullanılan bu kavramın kendisi, taşıdığı tarihsel ve siyasal anlam bakımından önemli ipuçları barındırıyor.
Bu iki kelimenin kökenine dair basit bir aramayla ulaştığım sonucu paylaşayım önce.
“Müesses” kelimesi Arapça te’sîs kökünden gelir ve kurulmuş, tesis edilmiş, yerleşmiş, kurumsallaşmış anlamlarını taşır. “Nizam” ise düzen, intizam, belirli kurallara göre işleyen sistem demek. Bu iki kelime bir araya geldiğinde ortaya çıkan “müesses nizam”, en yalın anlamıyla kurulmuş düzeni, yerleşik sistemi ve kurumsallaşmış yapıyı ifade eder.
Ancak siyasal düşüncede müesses nizam yalnızca devlet kurumlarından veya hükümetlerden ibaret değil. Bir toplumda neyin mümkün neyin imkansız kabul edildiğini, hangi fikirlerin meşru hangilerinin tehlikeli görüldüğünü, hangi kimliklerin tanındığını ve hangilerinin dışlandığını belirleyen görünür ve görünmez güç ilişkilerinin bütünü aslında.
Bu nedenle müesses nizam aynı zamanda bir zihniyet dünyası. Devletin hafızasında, hukukun işleyişinde, eğitim sisteminde, medyada ve gündelik hayatın alışkanlıklarında kendisini yeniden yeniden üretiyor.
Görünmeyenin iktidarı
Bir ülkede hükümetler değişebilir, siyasi aktörler sahneden çekilebilir, partiler kapanabilir hatta anayasalar yenilenebilir.
Generaller emekli olabilir. Saraylar, meclisler ve bürokrasiler el değiştirebilir.
Fakat bütün bunlara rağmen bazı şeyler değişmeden kalır.
İşte buna müesses nizam diyebiliriz.
Müesses nizam bir bina değil, bir kurum değil, bir parti hiç değil.
Müesses nizam bir hafıza. Devletin kendisi hakkında anlattığı hikaye.
Kimlerin bu ülkenin asli unsuru olduğuna, kimlerin makbul yurttaş sayılacağına, hangi taleplerin kabul edilebilir olduğuna ilişkin tarihsel bir kanaat.
Bu nedenle müesses nizamın gerçek gücü anayasalarda da değil, zihinlerde saklı.
Yasaların ve anayasanın demokratiklestirilmesinin ehemmiyetini bilerek söylüyorum bunu.
Egemenliğin yalnızca zorla kurulmadığını biliyoruz. Zor da ziyadesiyle kullanılıyor bu arada elbette…
Bir düzenin en büyük başarısı insanların ona inanmasını sağlaması. İnsanlar yalnızca korktukları için değil, normal kabul ettikleri için itaat ediyor.
İşte müesses nizamın en büyük sırrı bu.
Kendisini “siyaset üstü, doğal, normal ve akıllı olan” olarak sunuyor. Tercihleri de rasyonel gibi gösteriyor. Bu yüzden bazı cümleler kuşaktan kuşağa aktarılıyor:
“Devlet aklının bir bildiği vardır.”
Toplumun itiraz etme ve değiştirme gücünün sınırlarını çizen ve siyasal hayal gücünü daraltan bir rejimin en güçlü cümlesi.
‘Devlet aklı’ kimin aklıdır?
Müesses nizam tartışmasının merkezinde yer alan kavramlardan biri de “devlet aklı”.
Siyasal kriz dönemlerinde sıkça duyulan bu ifade çoğu zaman sorgulanmaksızın olumlu bir anlam taşıyor. Devlet aklı, kısa vadeli siyasal hesapların ötesine geçebilen, devletin devamlılığını koruyan ve toplumsal çıkarları gözeten bir bilgelik biçimi olarak sunuluyor.
Demokratik siyaset açısından ise şu soru önemli:
Devlet aklı kimin aklıdır?
Toplumun bütün grup ve sınıflarının ortak aklı mı?
Yoksa belirli tarihsel dönemlerde egemen hale gelmiş sınıfların, kimliklerin ve güç ilişkilerinin aklı mı?
Egemenlik yalnızca siyasal güçle değil, egemen grubun dünya görüşünün bütün toplumun ortak çıkarıymış gibi sunulmasıyla kurulur.
Bu açıdan bakıldığında ‘devlet aklı’ çoğu zaman egemen sınıfın ve egemen gücün aklının evrensel akıl olarak kabul ettirilmesidir.
Aynı soruyu Kürt meselesi bakımından da sorabiliriz.
‘Devlet aklı’ gerçekten o coğrafyada yaşayan bütün halkların ortak aklı mıdır?
Yoksa tarihsel olarak egemen Türk kimliğinin merkezde olduğu bir ulus-devlet tasavvurunun aklı mıdır?
Bir halkın dilini, kültürünü veya siyasal taleplerini sürekli güvenlik sorunu olarak gören yaklaşım ne kadar evrensel ve ortak olabilir?
Feminist teori ise bu tartışmayı daha da derinleştiriyor.
Devlet aklı cinsiyetsiz midir?
Yoksa modern devletlerin kurucu dili büyük ölçüde erkeklik deneyimi üzerine mi inşa edilmiştir?
Güvenlik, disiplin, kontrol, itaat ve hiyerarşi gibi kavramların siyasal hayatın merkezinde yer alması tesadüf müdür?
Yoksa erkek egemen tarihsel bir siyaset kültürünün sonucu mudur?
Bu nedenle ‘devlet aklı’ tarafsız bir akıl değil, kendisini tarafsız gibi sunan tarihsel bir akıldır.
Egemen sınıfın, egemen etnik kimliğin ve egemen cinsiyet rejiminin bakış açısı zamanla devletin doğal refleksi haline gelir.
Müesses nizamın gücü de tam burada ortaya çıkar.
Kendi tarihsel tercihlerini evrensel gerçekler gibi sunabilmesinde.
Devletin hafızası ve Kürt meselesi
Türkiye’de müesses nizam tartışmalarının en görünür olduğu alanların en başındadır Kürt meselesi.
Çünkü Kürt meselesi, devletin kendisini nasıl tanımladığına ilişkin en temel kriter.
Cumhuriyet tarihi boyunca farklı hükümetler iktidara gelmiş, farklı anayasal düzenlemeler yapılmış ve farklı siyasal aktörler ortaya çıkmış. Ancak devletin Kürt meselesine ilişkin temel refleksleri büyük ölçüde varlığını korumuş.
İnkarın dili zaman zaman değişmiş, asimilasyonun araçları değişmiş,
güvenlikçi politikaların yöntemleri değişmiş.
Ama Kürtlerin eşit yurttaşlık, kolektif haklar ve siyasal temsil talepleri hep demokratik bir mesele olarak değil, güvenlik merkezli bir sorun olarak değerlendirilmiş.
Devletin erkek aklını da konuşmak gerek.
Modern devletlerin siyasal dili büyük ölçüde erkeklik değerleri etrafında şekillenir.
Bu nedenle kadınların siyasette ve özellikle barış süreçlerinde sistematik olarak dışlanması tesadüf değildir.
Ne iyi ki kadınlar pes etmeden buna karşı mücadele ediyor, sürekli mevzi kazanıyor.
Ez cümle;
Müesses nizam sadece devletin kurumsal sürekliliği değil, aynı zamanda erkek egemenliğinin kurumsal sürekliliğidir.
Müesses nizamın en güçlü araçlarından biri de hakikati belirsizleştirmek. Ortak gerçeklik duygusunu aşındırmak. Toplumu sürekli bir kuşku halinde tutmak.
Peki bu müesses nizam değişmez mi dönüşmez mi?
Tarih bize müesses nizamların seçimlerle ortadan kalkmadığını gösteriyor.
Gerrçek bir demokratik dönüşüm gerekiyor.
Kürtleri güvenlik sorunu ve tehdit olarak görmekten vazgeçip, eşit yurttaş ve siyasal özne olarak görebilmek mesela.
Kadınları hayatın ve siyasetin her yerinde eşit karar vericiler olarak kabul edebilmek mesela.
Devletin tüm kurumlarını yurttaşların denetimine açabilmek mesela.
Hiçbir müesses nizamın kadınlardan, farklı inançlardan, farklı cinsiyet kimliklerinden ve emekçilerden daha üstün olmadığı demokratik bir düzen kurabilmek…
“Ya müesses nizam ya demokratik cumhuriyet” derken bunları da düşünmek lazım.
Bir de bu değişimin, adını sanını ne iş yaptığını nasıl hayatta kaldığını bilmediğiniz milyonları, bu mücadelenin bir parçası olarak harekete geçirebilirseniz ve örgütleyebilirseniz mümkün olduğunu hatırlayarak.




