Herkesin salt gündelik bir iç iktidar rekabeti penceresinden CHP’yi tartıştığı ilginç bir dönemden geçiyoruz. “Mutlak butlan” kavramı etrafında şekillenen gelişmelerle, ana muhalefette yeni bir yapısal ayrışma olup olmayacağına dair öngörüler yarışıyor.
Siyasetin, akademinin ve entelektüel çevrelerin bu denli büyük tarihsel kırılmaları hafızadan yoksun ele alıyor olmasına hayret etmemek elde değil. Ne yazık ki mesele, tarihsel derinliğinden koparılarak son derece sığ bir yüzeysellikle tartışılıyor.
Bir bakıyorsunuz, kimileri CHP içindeki bir kanadı aniden “demokrasi havarisi” ilan ediyor; diğer tarafı ise iktidarla iş birliği yapmakla itham ediyor. Bir başkası, yerel yönetimlerdeki usulsüzlüklerin artık taşınamaz bir boyuta ulaştığını ifade ederek yapısal bir “arınmayı” kaçınılmaz bir gereklilik gibi sunuyor…
Konuyla ilgili görüşlerimi daha önce katıldığım birkaç programda açık yüreklilikle ifade etmiştim. Siyasi mühendislik hamleleri, muhalefeti topyekûn denetim altına alma arzusu ya da muhalefetsiz bir gelecek tahayyülü ve YSK’nın kesin hükümleri üzerinde açılan gediklerin seçim güvenliğini nasıl zedelediğini belirtmiştim. Ortaya çıkan tablonun kabul edilemez bir siyasi karar olduğunu vurguladığım için burada aynı detaylara yeniden girmeye gerek görmüyorum.
Ancak madalyonun asıl büyük ve tarihsel yüzünü gözden kaçıran geniş bir koroya karşı, hakikati bütünüyle masaya yatırmak ve hafızayı tazelemek tarihi bir sorumluluktur.
Söz konusu aydın, yazar ve siyasilerin önemli bir kısmı, bugüne dek maalesef meseleyi hakkıyla ve nesnel bir ferasetle ele alma eğilimi gösteremedi. Bugünkü otoriter iklimin taşlarının geçmişte nasıl döşendiği, hangi kilometre taşlarının bu sürece kaynaklık ettiği maalesef yeterince tartışılmadı. Demokratik siyaset geleneğine yönelik yıllardır yürütülen sistematik tasfiye operasyonlarının, bugünkü genel antidemokratik ortama olan çarpan etkisi nedense hep görmezden gelindi.
Dahası, geçmişin soğukkanlı bir muhakemesini yapmaktan uzak duran bazı çevreler, faturayı yine demokratik siyaset aktörleri üzerinden Kürt Siyasi Hareketi’ne havale etme kolaycılığına kaçtı. Akan kanın durması, toplumsal barışın tesisi adına yürütülen Demokratik Toplum ve Barış Süreci, birtakım sığ iddialara gerekçe yapılmaya çalışıldı. Güya Kürt Siyasi Hareketi sisteme eklemlenmiş, demokratik siyaset de bu yüzden gelişmelere sessiz kalmış!
Bu iddialarla demokratik siyasete haksız bir suç ortaklığı gömleği giydirilirken, “demokrasinin yegane savunuculuğu” rolünün de peşinen CHP’ye ihale edilmesi gözden kaçmıyor. Bu duruma karşı doğru ve yazılı bir yanıt oluşturmamak, sığlığın ürettiği algıyı zımnen kabul etmek anlamına gelecektir.
“Anayasaya aykırı ama evet” mirası
Aslında tüm bu temelsiz iddialara gereken cevabı, dün kamuoyu ile paylaşılan Selahattin Demirtaş’a ait birkaç pozluk fotoğraf, başka söze gerek bırakmayacak bir şekilde vermiştir. O fotoğraflar, haksızca çalınan yıllara ve en zor hapishane koşullarına meydan okuyan bir onur duruşudur.
Demirtaş’ın o mağrur gülümsemesinin soğuk bir hücre köşesinden dışarıya gönderilmesini sağlayan tarihsel süreci hatırlamak elzemdir. Onu ve binlerce yoldaşımızı orada tutan zemin, zamanında sergilenen o meşhur “Anayasaya aykırı ama evet” tavrıdır. Bunu uzun uzadıya anlatmaya gerek yok sanırım. Sıkça yapıldığı gibi, bu büyük tarihsel hatayı tümüyle yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsına mal ederek CHP’nin kurumsal yapısını ya da o dönemin parti organlarında görevli olanları aklamaya çalışmak ibretlik bir tutarsızlıktır.
Şüphesiz “tek adam” otoriterizmine giden yolun açılmasında Kılıçdaroğlu’nun öngörüsüz siyaset tarzının payı büyüktür. Fakat onunla birlikte tüm o tasfiye sürecine sessiz kalarak ya da el kaldırarak ortak olanların durumu da farksızdır. Bugünlerde seçilmiş yeni CHP yönetimi içinde yer alan ve adeta birer “demokrasi havarisi” gibi lanse edilmek istenen pek çok aktör o gün oradaydı.
Meclis çatısı altında dokunulmazlıkların kaldırılıp HDP’li siyasetçilere hapishane yolu gösteren o karar okunurken, bugünkü bazı aktörlerin zafer kazanmış edasıyla sergilediği sevinç gösterilerini unutmak mümkün değildir. Kılıçdaroğlu’nun siyasi vizyonu ile ilgili artık yeni bir şey yazmaya gerek yok; kendisi ileriki günlerde de akılalmaz pratikleriyle bunu fazlasıyla ortaya koyacaktır.
Ancak bugünkü kuralsız ortamın oluşmasına doğrudan katkı sunmuş olanların, bugün bize birer kurtarıcı gibi sunulmasına sessiz kalmak da olmaz! Demokrasi havarisi arayanlara, dünkü Demirtaş fotoğraflarına yeniden bakıp, sistem içi ortaklıklarla dört duvar arasına gönderilen her bir iradeyi hatırlatmak daha hakkaniyetli bir tutum olacaktır.
Bu hafıza tazelemeyi yapmadığımız müddetçe, günübirlik siyasetin ürettiği manipülasyonların içinde boğulmamız kaçınılmazdır. Kurulduğu günden bugüne savunduğu evrensel değerler ve radikal demokrasi düşüncesinden dolayı ağır siyasi operasyonlara maruz kalan yapı, Kürt Siyasi Hareketi’dir. Görece sessiz dönemlerde dahi en ağır bedelleri ödemekten geri durmayan bu yapıyı, günün sonunda operasyonun tarafı olanlarla eşitlemek siyasi etik ile bağdaşmaz. Gerek geçmiş Çözüm Süreçlerinde gerekse güncel barış arayışlarında bu hareket, her türlü yapıcı fedakarlığı gösterdi. Akan kanın durması, gençlerin toprağa düşmemesi ve anaların gözyaşının dinmesi adına bağrına taş basıp ilkesel bir barış duruşu ortaya koydu. Ele geçen ilk fırsatta bu yapıya sığ ezberlerle saldırmayı ne aydın tavrıyla ne de asgari etik değerlerle özdeşleştirmek mümkündür.
Bugün demokratik siyaset kulvarında temsil edilen Kürt Siyasi Hareketi’ne milliyetçilik, ulusalcılık veya tekçilik gibi statüko sopalarıyla saldırılmasına on yıllardır aşinayız ve bu çatışmanın kendi egemen mantığı içinde bir tutarlılığı olabilir. Fakat mesele demokrasi ve faşizan uygulamalarla mücadele olduğunda durum değişir. En ön safta bedel ödeyen demokratik siyaset öznelerine yönelik haksız eleştirileri kabul etmek mümkün değildir.
Konu demokrasi, barış, hak ve özgürlükler bahsinde Kürt Siyasi Hareketi ise, bu alanda söz söylemek isteyenlerin on kez düşünüp, dokuz kez yutkunup öylece konuşması gerekir. Çünkü bu gelenek, müzakere süreçlerinde temel insani değerleri hiçbir zaman bir pazarlık nesnesi yapmamış, her zaman ilkesel bir tavır sergilemiştir.
Müzakere ve mücadele dengesi
Müzakere süreçlerinin tarihi önemi göz önünde bulundurulduğunda, bu dönemlerde belli hassasiyetlerin ve özenin gösterilmesi eşyanın tabiatı gereğidir. Fakat demokratik siyaset kurumu bu hassasiyeti hiçbir zaman bir sinme veya mücadelesizlik olarak okumamıştır. Tam tersine; müzakere süreçlerini her zaman mücadele ile müzakerenin iç içe geçtiği dengeli bir zemin olarak tarif etmiştir.
Unutulmamalıdır ki, müzakere etmek demek, masada oturulan gücün politikalarına ortak olmak demek değildir. Tam aksine, kendi toplumsal kazanımlarını ve halkının geleceğini güvence altına almaya çalışmak anlamına gelir. Dünyadaki hiçbir kurtuluş hareketi ya da siyasi yapı, muhatabıyla müzakere yürüttüğü için “işbirlikçi” olarak adlandırılmamıştır.
Bu saçma yaklaşım maalesef bizim coğrafyamıza özgüdür. Bilinçaltında Kürtleri eşit birer siyasi özne olarak görmeyen üstenci bir yaklaşımla doğrudan ilişkilidir. Hazır bu zihniyet dünyasına girmişken, DEM Parti şahsında demokratik siyasi alan üzerinde yürütülen diğer haksız yönelimlere de değinmekte fayda var.
Son dönemlerde özellikle sosyal medya üzerinden Kürtlük adına hareket ettiklerini söyleyen kimi çevreler de bu siyasi zemine saldırmanın hafifliğiyle hareket ediyorlar. Burada kastımın; küfür ve iftira saikiyle hareket eden, toplumsal karşılığı olmayan trol güruhu olmadığını belirtmeliyim.Sözüm dürüst ve samimi yurtsever duygularla bu hareketin daha “Kürdi” bir eksenden siyaset yapmasını arzulayan kişi veya çevrelerle ilgilidir.
Eleştirinin seviyesi korunduğu sürece demokratik siyaset tabii ki bu kesimlerin yapıcı önerilerine açık olmalıdır. Onların desteğini arkasına alacak söylem ve politikalar konusunda gerekli hassasiyetleri titizlikle göstermelidir.
Çünkü demokratik siyasetin tarihsel çalışma alanı çift yönlüdür. Bir taraftan tüm halkları kapsayacak demokratik siyasi çözümler geliştirmek, diğer taraftan da Kürtleri demokratik bir ulusal birlik etrafında koruma altına alacak bir siyaset üretmektir. Bu iki büyük çalışma alanında, verili antidemokratik koşulların ağırlığından ötürü dönemsel yetersizlikler yaşanabilir. Fedakârca ortaya konan emeğe rağmen belli eksikliklerin barındırılabileceği unutulmamalıdır.
Kusursuzluk fani kurumlara değil, yalnızca Tanrı’ya mahsustur. Her birimiz kendi günlük yaşamımızdaki hataları kabul ederek, aynayı önce kendimize tutarak siyasi değerlendirme yaparsak çok daha yapıcı bir hat yakalayabiliriz. O nedenle, hangi gerekçeyle olursa olsun demokratik siyasetin kurumsal merkezini doğrudan hedef haline getiren çevrelere itibar etmemek gerekir. İşi tarihi bir kırılma anında oy vermeme çağrısı yapmaya kadar götüren yaklaşımlar sorumsuzdur. Çünkü bu zemin, bugün ulaştığı kitlesel güç sayesinde sadece Türkiye’deki ezilenlerin yegane umudu değildir. Aynı zamanda dört parçadaki ve diasporadaki tüm Kürt halkının özgür ve demokratik yarınlarının en büyük yapısal güvencesidir. Demokratik siyasetin bu coğrafyada geriye düşmesi, Türkiye’deki genel demokrasi mücadelesinde telafisi imkansız sonuçlara yol açar. Aynı zamanda diğer parçalardaki tüm tarihsel Kürt kazanımlarının da tasfiye tehdidi altına girmesi demektir. Eksiklikleri hınç dolu bir “oy vermeme” cezalandırmasına tahvil etmek yerine, verili ağır koşullarla birlikte düşünmek çok daha olgun ve makul bir seçenektir.
Sadece Türkiye tarihinde değil, dünya siyasi tarihinde bile bu düzeyde kesintisiz operasyon ve baskılara maruz kalıp varlığını sürdürebilen başka bir yapı bulmak neredeyse imkansızdır. Hâlâ binlerce yetişmiş, nitelikli kadrosunun zindan duvarları arkasında ya da sürgün yollarında olması, ödenen bedelin büyüklüğünü anlatmaya yeter.
Basit bir mukayese yapalım: Örneğin bugünkü AKP yapısından sadece liderini sistemden çıkardığınızı düşünün; geriye bütünlüklü bir parti mimarisinin kalması mümkün müdür? Ya da birkaç yıl öncesine kadar, devlet baskısına maruz kalmayan CHP’de yaşanan güncel sarsıntılara bakalım; HDP/DEM Parti’ye dönük yürütülen o vahşi baskıların yüzde biriyle bile karşılaşmadıkları konforlu bir ortamda, daha bir yıl bile geçmeden nasıl parçalanma noktasına geldiklerini ibretle izliyoruz.
Halkın iradesiyle seçilen DEM Partili belediye başkanları, toplumun temel hak taleplerini tavizsizce savundukları için zindanlarda ağır cezalarla yargılanıyor. Buna karşın, güncelde kimi CHP’li belediye başkanlarının ne tür şaibelerle ve usulsüzlüklerle suçlandığını görüyoruz. Sıkıştıkları ilk anda gece yastığa başını bir partili koyup sabaha diğer partide uyananları, yargısal süreçlerde sistemin “itirafçısı” olarak sıraya girenleri ibretle izliyoruz.
DEM Parti geleneğinin her türlü çürümeye karşı rant siyaseti yerine ısrarla halk siyaseti yapmasını takdir etmek gerekmez mi? Halkını bir gün bile utandıracak kirli pratiklerden uzak kalmayı başarmaları muazzam bir tarihsel başarıdır. Varlık-yokluk hedefiyle hayata geçirilen tüm bu operasyonlara rağmen bu gelenek kitlesel varlığını korumuş, yerel ve genel siyasette ülkenin kaderini belirleyen o stratejik “kilit” pozisyonunu elinde tutmayı bilmiştir. Dolayısıyla, demokratik siyasete dönük her türlü yapıcı eleştirel bakışla birlikte, bu nesnel hususları da hakkaniyetle göz önünde bulundurmak gerekir.
Öte yandan, ülkedeki sorunların bir türlü çözülememesinde demokratik siyasi geleneğin ürettiği politikalardan ziyade diğer muhalefetin vizyonsuzluğu etkilidir. Siyaseti dar kişisel ikbal hesaplarıyla yapan, bölgesel ve küresel gelişmeleri okumakta yetersiz kalan yaklaşımlar süreci tıkamaktadır.
Bugünlerde sosyal medyada sıkça paylaşılan, dokunulmazlık dönemine ait Selahattin Demirtaş’ın konuşmaları bile tek başına bu farkı netçe gösterir. Demirtaş o günlerde, Kürdün kafasına inen faşizan sopaya sessiz kalanların gelecekte ne türden büyük kötülüklerle karşılaşacaklarını açık bir dille dile getirmişti.
Aynı öngörüsüzlük duvarı AKP açısından da yaşandı. Geçmiş meclis tutanakları incelendiğinde HDP’li vekillerin uyarıları net görülecektir. Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de hukukun çiğnenerek yapılan yıkıma sessiz kalınması halinde, o karanlığın yarın İstanbul’a, Ankara’ya da sıçrayacağı açıkça ifade edilmişti. O dönem bu uyarılara kibirle burun kıvıran pek çok siyasetçinin, 15 Temmuz sonrası “Gelişmeleri nasıl böyle öngördünüz?” diye sorduklarına şahit olduk. Yani iktidarı ve muhalefetiyle sistem güçleri, demokratik siyasetin meşru aktörlerine karşı kirli bir operasyon ortaklığı yapmak yerine eşitler arası bir siyaset ortaklığı kurabilmiş olsalardı; bugün ne memleket bu zifiri karanlıkta olur, ne muhalefet bu sığlıkta boğulur, ne de iktidar bu çoklu kriz durumunda debelenirdi.
Bu hususlarda şüphesiz yazılmayı hak eden çok fazla başlık var ancak bir köşe yazısının sınırlarına tüm bu derinliği sığdırmak ne yazık ki mümkün değil. Bununla birlikte, egemen sistemin ve medyanın bu hareket içerisinde suni “ayrılık” havaları estirmeye çalışması sinsi bir psikolojik harp yöntemidir. Geçmişte “şahinler-güvercinler” gibi masa başında üretilen yapay ayrımlardan hiçbir sonuç alınamadı.Bu gerçek tüm çıplaklığıyla ortadayken, bazı çevrelerin uzun süredir demokratik siyaset yapısı ile Selahattin Demirtaş arasında derin bir çelişki varmış gibi bir illüzyon yaratmaya çalışması kötü niyetlidir. Demirtaş’ın hukuksuzca devam eden tutukluluğunu, kurumsal yapının konuyu yeterince önemsememesine bağlamaya kalkışmak yanılgılıdır.
Altını çizmek gerekir ki; demokratik siyaset geleneği Demirtaş’tan, Demirtaş da bu gelenekten ayrı ele alınamaz. Şüphesiz Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere binlerce yoldaşımızın hâlâ tutuklu bulunuyor olması hepimiz adına ağır bir özeleştiridir. Bu sorumluluk sivil toplumdan topyekun halka kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Şüphesiz geçmişte ve bugün demokratik siyaset, rehine tutulan arkadaşlarımız için çok daha etkin ve sarsıcı planlamalar yapabilirdi. Devlet ve iktidar üzerinde baskı oluşturacak daha güçlü bir toplumsal duyarlılık yaratılabilirdi. Buralarda kimi eksikliklerin yaşandığı inkâr edilemez ve bu yetmezliklerin giderilmesi de elzemdir. Fakat buradan yola çıkarak tümüyle kurumsal yapıyı acımasızca suçlamak insaf sınırlarına sığmaz.İçerideki yoldaşlarla dışarıdaki iradeyi ayrı kamplara konumlandırmaya çalışmak, AİHM kararlarını bile hiçe sayan organize bir iktidar zorbalığı gerçeğini gözden kaçırmaktır. Demirtaş’ın ve tüm rehine yoldaşlarımızın durumu, bu hareketin öncelikli ve can yakıcı gündemleri arasındadır. Buradaki asıl sorun demokratik siyasetin eylemsizliği değil; mevcut iktidarın hukuku ayaklar altına alan intikamcı tavrındadır.
Demokratik siyaset halkın kendisidir
Çünkü bilinmelidir ki demokratik siyaset ya da DEM Parti, yalnızca resmi yöneticilerden ibaret klasik bir düzen mekanizması değildir. Demokratik siyaset, halkın ta kendisidir. Demirtaş’tır, Yüksekdağ’dır, Bekir Kaya’dır, Leyla Güven’dir ve zindandaki tüm o isimsiz kahramanlardır. Biziz, hepimiziz. Dolayısıyla ortada bir eksiklik varsa bu eksiklik hepimize aittir. Kurumlar eksik, biz tamam değiliz; hepimiz bu tarihsel yürüyüşün hem harcı hem de en titiz denetmeniyiz. Zaten tam da bu organik bağlar sayesindedir ki, sistem binlerce nitelikli kadroyu zindanlara doldurduğunda bile bu halk hiçbir siyasi boşluk bırakmamaktadır. Yeni fedakarları bağrından çıkarıp anında sahaya sürebilmektedir.
Kısacası; içerideki tüm arkadaşların durumları ile ilgili yapılması gereken şey, dışarıdan konforlu eleştirilerle yapıyı itibarsızlaştırmaya çalışmak değildir. Halkımızın her bir ferdinin vicdani sorumluluk alarak ortak çalışmalara daha güçlü bir destek sunmasıdır.
Unutmayalım ki; toplumsal desteğiyle çelikleşmiş güçlü bir demokratik siyaset zemini, arkadaşlarımızın fiziksel olarak özgürleşme sürecini hızlandıracaktır. Aynı zamanda Kürt meselesinin demokratik çözümünde ve ülkenin topyekûn demokratikleşme mücadelesinde en büyük belirleyici kaldıracı oluşturacaktır.




