BM’nin ve halkların 5 Haziran Çevre Günü
Mehmet Horuş 8 Haziran 2026

BM’nin ve halkların 5 Haziran Çevre Günü

Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere uluslararası kuruluşların iklim krizi, sıcaklık rekorları, Hentavirüs, Ebola virüsü ve El Nino ile ilgili acil durum çağrılarının gölgesinde bir “5 Haziran Dünya Çevre Günü” daha geride kaldı.

Türkiye’de artan ekolojik sorunlar ve COP31 ev sahipliğinin etkisiyle bu yıl binlerce açıklamanın yanında panel, sempozyum, miting ve sergi gerçekleştirildi. Yine şirket ve resmi kurum mesajlarında “kutlama” teması öne çıkarken, çevre örgütleri “karne günü” notlarını paylaştı.

5 Haziran; 1 Mayıs, 8 Mart ve 21 Mart gibi toplumsal mücadeleler tarihinden süzülüp gelen bir gün değil.  Aksine, resmi olarak en tepeden tayin edilmiş bir özel günden bahsediyoruz.  Hem ekolojik sorunların sorumlularının hem de mücadele edenlerin önem atfettiği ikircikli bir yanı var.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı başta olmak üzere bakanlıklar ve bütün resmi kurumların açıklamalarında hatırlattıkları gibi, 1972 yılında Stockholm’de toplanan BM Çevre Konferansı’nda çevre hakkının kabul edildiği gün olarak “kutlanıyor”.

Fakat BM çatısı altında kabul edilmesi bile gezegen ve insanlık için evrensel bir hukuki hüviyet kazandırmıyor. İkircikli durum, tam da burada, 5 Haziran’ın doğum sancılarıyla birlikte başlıyor.

Stockholm Kararları’nın politik açıdan mimarları arasında “Roma Kulübü” olarak da anılan Yeni Malthusçu yazarlar da yer alıyor. Petrol ve kimya tekellerinin fonladığı Meadows ve arkadaşları, “Büyümenin Sınırları” adlı çalışmalarıyla çevresel krizlerin önlenmesi için ekonomik büyümenin yavaşlatılması gerektiğini savundular.

Buradan hareketle azgelişmiş ülkelerde, eğer batı benzeri bir büyüme görülürse, dünyanın bunu kaldıramayacağı düşüncesi ileri sürülmüştür. Roma Kulübü’nden Maseroviç ve Pestel tarafından hazırlanan “Dönüm Noktasında İnsanlık” adlı ikinci bir çalışmada, dünya ekonomik sistemi için benzer hiyerarşik işbölümü önerildi.

Sonraki yıllarda BM’nin ekolojik sorunlara dönük amentüsü haline gelecek olan “sürdürülebilir kalkınma” kavramıyla bu Yeni Malthusçu teoriler daha rafine ifadelerine kavuştular. Sermayenin sürdürülebilirliğine adanmış ve emperyalist nitelikteki bu bakış açısının “çevre hakkı” üzerinde bir doğum lekesi gibi durduğunu bugün daha net görebiliyoruz.  Altmışlı yıllardaki yeşil hareketin BM’nin çevre hakkını tanımasında olumlu bir katkısı olduğu varsayılsa da işin en başında çevre hakkının çelişkili yapıda olduğunu kabul etmeliyiz.

BM’nin rapor ve belgeleriyle şekillenen bu resmi çevrecilik anlatısı iki binli yıllara kadar Türkiye’de hâkim oldu. Hatta Mülkiye’den bazı hocaların katkılarıyla BM bünyesindeki zirvelerin kronolojisi sanki çevre mücadelesi tarihi gibi okundu.

Ancak ekoloji hareketi güçlendikçe resmi tarih dışında kendi gerçek tarihini yaratmaya ve konuşmaya başladı. Resmi çevrecilikle ekoloji mücadelesinin eylem çizgisi arasında TMMOB Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi’nin geçen hafta 12’ncisini düzenlediği Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası ilginç bir deneyim oluşturuyor.

ÇMO İstanbul Şubesi, Metin Lokumcu’nun ölüm yıldönümü ile Gezi’de taçlanan ekoloji mücadelesinin kolektif eylem tarihine gönderme yaparak 31 Mayıs ve 5 Haziran tarihleri arasında etkinlikler düzenliyor. 12 yıl önce ekoloji hareketine 31 Mayıs, 5 Haziran’a alternatif olarak önerilmişti.

Bu öneri tartışıldı ve İbrahim Kaboğlu hocamızın iki günü bir haftada birleştirme formülü kabul edildi. Böylece iki farklı tarihin sembolize ettiği siyasi anlayışlar arasında “mücadele” geriliminde duruldu. Bütün olarak bakıldığında aradan geçen zamana rağmen ekoloji mücadelesinde resmi çevreciliğin etkisinin silinmediğini görebiliyoruz.

Resmi çevrecilik yerinde durmuyor. 21 Mayıs 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nün içerisinde bulunduğu hafta Türkiye Çevre Haftası” olarak ilan edildi. Bu yıl etkinliklerin teması “Dünya Bize Emanet” olarak belirlendi.  1-7 Haziran haftası boyunca düzenlenen programların yanı sıra COP31 ev sahipliği sürecine ilişkin bilgilendirme çalışmalarının yürütülmesi hedeflendi. 81 ilin valiliği bu çerçevede açıklama yaptı. Ama bu resmi beyanatları, yüzlerce yerel direnişin açıklaması takip etti. İnegöl’ün köylerinden Varto’nun köylerine kadar yapılan açıklamalarda 5 Haziran’ın bir kutlama değil, mücadele günü olduğunu vurgulandı.

Anlaşılan, takvimdeki gerilim ve tartışma, bir süre daha bu şekilde belli belirsiz veya sorgulamaksızın devam edecek. Çünkü, sorunun kaynağında 5 Haziran’ın kendisinin olduğu yeterince görülmüyor.

BM zirvelerine alternatif düzenlenen halk zirveleri gibi yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya ekoloji mücadelesinde her düzeyde iki farklı politik kulvar oluştu. BM’nin yaptığı acil durum çağrılarına rağmen tıpkı yaşanan savaşlarda olduğu gibi ekolojik sorunlar karşısında etkili politikalar geliştirememesi, BM sisteminin topyekûn sorgulanmasına neden oluyor.

Özellikle COP organizasyonları ve katılım düzeyleri, BM sisteminin genel bir meşruiyet testine dönüşüyor. Bu meşruiyet arayışı içinde önümüzdeki günlerde çok sayıda göstermelik sivil toplum etkinliğine tanık olacağız. Ama önceki buluşmalarda olduğu gibi bu yıl düzenlenecek resmi COP31 zirvesinde de iklim krizini geriletmeye dönük kayda değer bir adım atılmayacak.

Biz, kendi tarihimize bakalım.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.