Geçtiğimiz günlerde kamusal alana sızan, siyaset ve iş dünyasının zirvesindeki isimlerin başrolde olduğu bir “fıkra” ve buna eşlik eden büyük bir hazla atılan kahkahalar, bu topraklarda yüz yıldır biriken kibrin net bir özetiydi. Bir iş insanının, doktora giden bir Kürt kadınının bedeni, kimliği ve dili üzerinden ürettiği ayrımcılık, tek başına bireysel bir hadsizlik değildir. İşin ürkütücü yanlarından biri, geçmişte bu ülkenin başbakanlığını yapmış bir ismin ve etrafındakilerin, bu incitici söyleme tepki vermek yerine kolektif bir neşeyle gülmesidir. Yönetenlerin bu dilsiz onayı, sokaktaki ırkçılığa verilmiş resmi bir icazettir, toplumsal infiali körükleyen vahim bir dinamiktir. Çünkü yönetenlerin kahkahası, ırkçılığın en resmi dilidir.
Öte yandan bu çirkin anlatıya karşı yükselen haklı öfkeyi bastırmak isteyen malum çevreler, hemen tanıdık bir kurnazlıkla defansa geçtiler. Karadenizliler ya da Araplar üzerine de benzer fıkralar yapıldığını, kimsenin buna ses çıkarmadığını öne sürerek Kürtlerin tepkisini abartılı bir alınganlık gibi göstermeye çalıştılar. Bu savunma mantığı, tam anlamıyla özrü kabahatinden beter bir pişkinlik ve küstahlıktır. Kürtlerin bu ayrımcı, ırkçı ve cinsiyetçi “fıkra”ya gösterdiği refleks, basit bir alınganlık değil; gelişen yüksek toplumsal bilincin ve ilkesel duruşun doğrudan sonucudur. Kürt halkı, kendisi için istemediğini bir başkası için de istemeyen, kendisi için arzuladığı özgürlüğü diğer tüm halklar için de talep eden tutarlı bir çizgiye sahiptir. Bugün Orta Doğu’da düğümleri çözecek olan “Demokratik Ulus” modelinin en basit formülü de tam olarak budur: Kendin için istediğini, yanındaki halk için de istemek. Şu da unutulmamalıdır, bu topraklarda Kürtlerin hak ve hukukunun yasal güvenceye alınması, Alevinin, Süryani-Asurinin, Ermeninin, yani tüm ötekilerin de özgürleşmesi anlamına gelecektir.
Sırtını bir asırdır resmi ideolojinin konforlu duvarlarına dayamış kesimler, kendilerini ayrıcalıklı görerek “Öteki”ye sınır belirlemeyi, hor görmeyi ve had bildirmeyi bir hak saydılar. Onların bilinçaltında öteki, doğrultu verilen, yeri geldiğinde had bildirilen bir nesneden ibarettir. Bu haksız elitizm, beraberinde müthiş bir pervasızlık getirmiştir. Bu zihniyet dünyasında Kürde hakaret etmek, Ermeni kimliğini küfür gibi kullanmak, Alevinin varlığını kılıç artığı olarak görmek ya da gayrimüslimin malına, mülküne, hafızasına çökmek kendi konforlarını sürdürmenin meşru aracı oldu. Onlar bu adaletsiz düzenden beslendikçe halk fakirleşti, toplumun yaşam alanları talan edildi. Lafa gelince kurulan “eşitlik” cümleleri, bu güruhun dünyasında hiçbir zaman samimi bir karşılık bulmadı.
Söz konusu fıkrada hedef alınan kişinin bir Kürt kadını olması tesadüf değildir. Ancak egemen aklın ıskaladığı şudur: Kürt kimliğinden de bağımsız olarak, güncel Kürt Siyasi Hareketi, kadın özgürlüğünü varoluşunun temel kolonu olarak görür. Bugün tüm dünyada yankı bulan, küresel bir felsefeye dönüşen “Jin, Jiyan, Azadî” sloganı ve yönetimdeki eşbaşkanlık sistemi, bu hareketin ulaştığı toplumsal olgunluğu anlatmaya tek başına yeterlidir. Kadını nesnelere indirgeyen, dilini bilmediği için hastanede çaresiz bırakan o erkek akıl, dünyadaki en radikal kadın aydınlanmasını yaratan bir halkın gerçekliği karşısında çürümeye mahkumdur.
Tam da bu noktada, fıkradaki o “iletişim problemi” yapısal bir gerçeğe parmak basıyor: Ana dil, sağlık başta olmak üzere tüm kamusal alanda ertelenemez ve hayati bir haktır. Ana dil bir hak değildir diyenler, eşitliği zaten reddetmiştir. Bir Kürdün hastanede, adliyede, sokakta kendi dilini kullanması başka hiçbir halkın hakkını gasp etmez. Aksine, ortak ve onurlu bir yaşamın en temel şartıdır. Kürtler kimseden lütuf istemiyor; bir asırdır ellerinden alınmış doğal haklarını geri istiyor. Bu hakikat, tüm Türkiye toplumuna en kararlı ve berrak şekilde izah edilmelidir.
Bugün doğrudan faşizm üretemeyen bu zehirli zihniyet, kurnazca mizaha sığınarak ırkçılık ve cinsiyetçilik üretiyor. Fakat unuttukları bir şey var: Mizah, tarih boyunca ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların iktidara karşı geliştirdiği bir itiraz aracıdır. Mizah doğası gereği muhaliftir; yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru yapılır. Muktedirlerin, altındakini ezmek ve aşağılamak için ürettiği şey mizah değil, kültürel bir linç aparatıdır. Bu yönüyle, muktedirin şakası güldürmez, hedef gösterir. Baskının ve sömürünün karşısında duran gerçek mizah zekayla parlarken, egemenlerin bu çürük fıkraları halkın vicdan duvarına çarpıp darmadağın oluyor.
Peki, bu çevreleri çıldırtan, onları bu zehirli dile sığınmaya zorlayan asıl şey ne? Cevap net: Ezik Kürt tarihte kaldı, Özne Kürt sahneye çıktı! Onların kafasındaki “makul Kürt” profili; bir onbaşının emriyle hizaya geçen, kendi varlığından utanan, sinik ve sessiz bir köylülük hikayesidir. Oysa bugün karşılarında, yüzyıllık bir mücadelenin küllerinden doğmuş bambaşka bir realite var. Geçmişteki Şark Islahat Planı’ndan, barış süreçlerindeki müzakere muhataplığına gelinmiş olması başlı başına büyük bir başarıdır. Bugün tek bir siyasi duruşuyla bölgesel planları altüst eden, uluslararası aktörleri masada hesap yaparken düşündüren bir Kürt gerçekliği şekillenmiştir. Sahadaki anlık dalgalanmalara takılmadan bakıldığında görülür ki bugün Orta Doğu’da adım atmak isteyen her güç, Kürdün iradesini ve stratejik aklını dikkate almak zorundadır. Dünya bu gerçeği kabullenmişken, eski sömürgeci refleksler bu kabullenişin yarattığı krizle kıvranmaktadır. Özneleşen bir halkı küçümseyemezsiniz, sadece ona çarparsınız.
Kürtlerin barış adına gösterdiği fedakarlıklar, bazı çevreler tarafından “Kürtler hiçbir şey istemiyor” gibi yanıltıcı bir propagandaya dönüştürülmek isteniyor. Oysa gerçek bir barışın yolu; eşit yurttaşlıktan anadilde eğitime, yerinden yönetimden radikal demokrasiye kadar tüm hakların tanınmasıyla mümkündür. Taleplerden vazgeçmek değil, onlara ulaşmak için uygun yöntemlerle, uygun bir yol haritası ya da takvimlendirme söz konusu olabilir. Egemen siyasetin sıklıkla öne sürmüş olduğu “Pazarlık yok” nakaratları Kürtlerin haklarından feragat ettiği anlamına gelmez. Tam tersine; evrensel insanlık değerleriyle güvence altına alınmış temel hakların hiçbir şekilde pazarlık konusu dahi edilemeyeceğini gösterir. Talepsiz barış olmaz, eşitliksiz barış ise zaten barış değildir. Barış her Kürdün özlemidir, fakat bu barış, onurlu ve eşitlikçi bir mutabakata dayanmalıdır.
Muazzam bir politik bilince ulaşmış olan Kürt halkı, artık kendi gündemindeki her konuda başarı odaklı sonuçları önemsemektedir. Hedeflerin gerisine düşmek, halk nezdinde büyük sorgulamaları beraberinde getirir. Örneğin siyasal alanda; yaşanan tüm ağır operasyonel süreçlere rağmen halk, başarı ölçütü olarak hâlâ 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan rüzgar ya da sonuçları baz alıyor. Belirlenen daha büyük hedeflere ulaşılamadığı sürece de bu durumu kendi içinde sertçe eleştiriyor. Bunun bir başka somut örneğini toplumsal alanda Amedspor üzerinden okumak mümkündür. 1. Lig’e çıktığı ilk yılda, kısıtlı bütçeye ve her türlü engele rağmen dünyanın dört bir yanındaki taraftarlar takımın Süper Lig’e çıkmasına kilitlendi. Takım Süper Lig’e çıkmasaydı bile birinci ligdeki bu ilk yıl objektif olarak büyük bir başarıyken, halk bunu asla bir teselli olarak kabul etmeyecekti. Nitekim şampiyonlukla sokaklara taşan o büyük coşku, 7 Haziran seçim sonuçlarındaki tarihi kutlamalara çok benziyordu. Görüldüğü gibi; ezik bir halk açısından yetinilecek olan bazı şeyler, özneleşmiş bir halk açısından artık bir teselli parantezine bile alınmıyor.
Öte yandan, Kürt halkı, sistem aktörlerine doğrulttuğu eleştiri merceğinin daha büyüğünü kendi siyasi temsilcilerine de tutuyor. Sonuç almaya odaklanmış bu halk, temsilcilerinin sadece resmi söylemlerini değil; ayaküstü bir görüşmedeki mimiklerini, beden dillerini ve duruşlarını bile çok sıkı takip ediyor. Yakın geçmişte tartışılan bazı fotoğraf karelerine karşı gelişen yaygın tepkiler, bu politik hassasiyetin kanıtıdır. Halk, iradesini temsil eden siyasilerden, düşünsel dünya ya da ideolojik bakış açısı ile birlikte kendi duygularına da tercüman olacak bir duruş beklemektedir.
Kürt kadınının bedenine, diline ve kimliğine yönelik bu ırkçı ve cinsiyetçi saldırganlık ile buna eşlik eden devletli gülüşler, bu tarihsel dönüşümün intikamını almayı amaçlıyor. Ancak ne fıkraları ne de o çürük kahkahaları tarihi geriye döndürmeye yetmeyecek. O eski, hizaya getiren üstünlükçü akıl ve varlık tarihin çöp sepetindedir. Bugün artık kendi kaderini tayin eden iradesiyle, taşıdığı özsaygı ve özgüveniyle, kadınıyla, genciyle, diliyle ve tüm toplumsal dinamikleriyle Özne Kürt sahnededir!




