Artık devir değişti, modern hayat kimi insani duyguları köreltirken kimi insanlık dışı davranışlara yöneltiyor. İş, para ve çıkar eksenli oluşmuş bu dünya insan ruhunu sıkmakta, yalnızlaştırmaktadır. İnsan ruhu acımasız bir kıskacın pençesinde inlemekte, yüreğini kanatmaktadır.
Yakınıp duruyoruz, hazır bulduğumuz kurallara dayalı bu oyunun dışına çıkamıyor, oyunu bozamıyoruz. Vahşi sistem çok yönlü bombardımanlarıyla beynimizin ve yüreğimizin son kalelerini de bir bir ele geçiriyor. İlginçtir bunu yaparken de o bildik yöntemini kullanıyor, yine bizi kullanıyor. Bizi bize kırdırıyor
Bir modern zaman hastalığına dönüştü vicdan yitimi. Oysa bizi insan kılan, insansallığımızın sınırını tayin eden en önemli değerimizdir vicdan.
Günümüz büyük bir ahlaki kriz yaşıyor. Bu durum sadece bireylerin yanlış kararlar vermesi değil, toplumsal yapıyı bir arada tutan değerler sisteminin kökten sarsılması olarak karşımıza çıkıyor. Modern dünya bize sınırsız bilgi ve teknolojik konfor sunarken, beraberinde nasıl yaşamalıyız? sorusuna verilen cevaplarda derin bir belirsizlik getirdi.
Bilginin dijitalleşmesi, zaten doğruluk kavramını bir veri olmaktan çıkarıp bir algı yönetimi aracına dönüştürdü. Kurumlara, bilime ve birbirimize olan güvenin sarsılması, ahlakın temel taşı olan toplumsal sözleşmeyi de zayıflatıyor.
Sosyal medyada empati kurma gereksinimi duymadan yapılan saldırılar, ahlaki sorumluluk bilincini köreltiyor.Kapitalist modernite, bireyin değerini ne olduğu ile değil, neye sahip olduğu ile ölçer hale geldi.
Başarıya giden her yolun mübah sayılması, liyakat ve adalet gibi değerleri arka plana itiyor.Hedonist anlık tatmin arayışı, uzun vadeli etik sorumlulukların ve fedakarlık gerektiren toplumsal görevlerin önüne geçiyor.
Hele siyasetteki kriz felaket durumunda.Siyaset, ahlaki krizin sadece bir yansıması değil, aynı zamanda bu krizin en görünür olduğu vitrinidir. Toplumu bir arada tutan ortak değerler siyaset zemininde aşındığında, kriz bir yönetilememe sorununa dönüşür.
Günümüz siyasetinde doğru olanı söylemek yerine duyulmak isteneni söylemek bir kural haline gelmiş durumda. Karmaşık yapısal sorunlar derinlikli analizler yerine halkın korku ve öfke gibi temel duyguları tetiklenerek geçiştiriliyor.
Siyasetçiler, kendi kitlelerini konsolide etmek için nesnel gerçekleri reddedip kendi “doğrularını” yaratıyor. Bu durum, toplumun farklı kesimlerinin aynı gerçeklik zemininde buluşmasını imkansız kılıyor.
Siyaset artık bir hizmet yarışı değil, bir varoluş mücadelesi olarak kurgulanıyor. Rakip, sadece farklı düşünen bir vatandaş değil; hain, ahlaksız veya tehdit olarak kodlanıyor. Bu dil, rakibe karşı yapılan her türlü adaletsizliği kendi kitlesinin gözünde meşru kılıyor.
Görevlerin uzmanlara değil, siyasi sadakati olanlara verilmesi, kamu ahlakının en büyük yarasıdır. Bu durum devlet mekanizmalarının paslanmasına ve adalete olan inancın bitmesine yol açıyor.
Sanat dünyası bundan bağımsız değil elbet. Günümüzde sanat, sadece bir estetik arayışı olmaktan çıkıp; paranın ve teknolojinin çarpıştığı bir muharebe alanına dönüştü.
Sanat kurumları, hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları fonlar ile etik duruşları arasında sıkışmış durumda.Sanat eseri artık bir ruhsal aydınlanma aracı olmaktan çıkıp, bir yatırım aracına dönüştü.
Sanat dünyasındaki ahlaki kriz, piyasa değeri ile insani değer arasındaki uçurumdan besleniyor. Sanat artık sadece neyi temsil ettiğiyle değil, kim tarafından, hangi parayla ve hangi veriyle üretildiğiyle yargılanıyor.
Bu krizden çıkış, eski kodlara körü körüne dönmekle değil, modern dünyanın sorunlarına cevap verebilen evrensel bir insanlık ahlakı inşa etmekle mümkündür.Bu da; bilgiyi sorgulamak ve manipülasyonlara karşı direnç göstermek, kendi grubumuzun dışındaki insanlara, canlılara ve doğaya karşı sorumluluk hissetmek,tüketim odaklı yaşamdan, anlam odaklı bir yaşama geçiş yapmak gibi insani değerlerimizi devreye sokmakla gerçekleşebilecektir.




