Dostum ve aynı zamanda doktorum olan kardiyolog Cegerxwin Polat’ın İlke TV’de yayınlanan “Türk Tabipleri Birliği’nde Kürt sorunu” başlıklı yazılarını okurken aklıma sürekli aynı soru geldi: Peki ya Kürt hukukçular?
Onların hikayesi de en az Kürt hekimlerinki kadar eski, sancılı ve bir o kadar da öğretici ve yol göstericidir.
Polat’ın da vurguladığı gibi “Kürt sorunu” kavramının kendisi Kürdü bir “sorun” olarak tarif etme riski taşısa da, TTB zeminindeki hekimlik mücadelesinde “daha sahici bir duruş” sergilemektedir.
Bu makale, hekimlerin bu sahici duruşunu hukuk alanındaki benzer bir mücadele geleneğiyle birleştirerek Kürt hukukçuların tarihsel süreçte yaşadığı zorluklar ile hakikat ve adalet arayışlarını ele alacaktır. Ancak bugünü anlayabilmek için bandı biraz geriye saralım ve Kürt avukatların geçtiği zorlu aşamaları ele alalım.
İki farklı refleks: TTB’nin “yaşam” aksı ve TBB’nin “devlet” sınırı
Kuşkusuz TTB (Türk Tabipler Birliği) ile TBB (Türkiye Barolar Birliği)’nin Kürt hak hareketine karşı yaklaşım biçimi ve sorunları göğüsleme ve buna karşı stratejik reaksiyon belirleme biçimleri arasında yapısal farklar vardır.
TTB deneyimi, gücünü büyük oranda “halk sağlığı” ve “yaşam hakkı” gibi evrensel ve doğrudan insana dokunan , birebir temas eden bir alandan alır. Polat’ın vurguladığı gibi 1980 sonrasında Tabip Odaları “hekim-siyaset-toplum buluşmasının ana akslarına” dönüşmüştür.
Sağlığın toplum içerisinde bir eşitsizlik göstergesi olarak okunması TTB’yi ezilenlerin bir anlamda doğal ve hakiki bir sığınağı haline getirmiştir.
TBB ve hukuk alanı ise kendi içerisinde daha sancılı bir çelişkiyi barındırır. Hukuk, doğası gereği devletin kendi kudretini korumaya çalıştığı, egemenlik sınırlarının çizildiği ve yasaların korunduğu alandır ve devlet geleneği bu kudretini koruyabilmek için belli dönemlerde hukuk dışına çıkma eğilimi gösterir.
Hukukçuların temel muhasebesi, çelişkisi ve mücadele alanı da tam da bu noktada şekillenir. Barolar gibi sivil toplum örgütlerinin bir amacı da hukuk dışına çıkma eğilimi gösterebilecek olan devlet mekanizmalarına karşı bir anlamda denge ve denetleme mekanizması oluşturarak hukuk sınırları içerisinde kalmasının sağlanması mücadelesi vermektir.
Kürt avukatlar için TBB zemininde var olmak hem o egemenliğin meşruiyet aygıtının içinde kalmayı hem de o aygıtın ürettiği hak ihlallerine karşı savunma barikatı oluşturmayı gerektirir.
Tarihsel olarak TTB merkezi yönetimi sol-sosyalist jargon ve geleneklerin de etkisiyle Kürt meselesinde daha erken dönemlerde bir yüzleşme zeminine yaklaşabilmiştir.
Buna karşın TBB’nin kurumsal hafızası, uzun yıllar boyunca devletin refleksleriyle daha fazla uyum göstermiş, ulusalcı/merkeziyetçi sınırların dışına çıkmakta zorlanmıştır.
TBB içindeki Kürt hak mücadelesi, bu yüzden TTB’ye kıyasla daha sert bir iç hukuk ve delegasyon savaşı şeklinde yürümüştür. Diyarbakır, Van, Batman, Şırnak, Siirt ve Muş gibi bölge baroları ise TBB’nin resmi söylemine karşı tıpkı Polat’ın bahsettiği “bölge tabip odaları” gibi özgün ve muhalif birer insan hakları merkezine dönüşmek zorunda kalmıştır.
Kürt avukatların bu mücadelesini esasında Osmanlı’nın son dönemleriyle beraber İttihat ve Terakki gibi yapılarda mücadele eden Kürt aydınları içerisindeki hukukçulara kadar geriye götürebiliriz. Ancak asıl kırılma Cumhuriyet’in kuruluşuyla beraber tekçi ulus-devlet anlayışının Kürt kimliğini baskıyla inkar etme sürecinde yaşandı ve bu dönemde Kürt hukukçular bu motivasyonla hem bireysel olarak hem de sınırlı örgütlenmelerle hak arayışını sürdürmeye devam etti.
Kurucu bir hafıza olarak 49’lar Davası
Kürt hukukçuların adalet mücadelesinin en köklü ve simgesel duraklarından biri de şüphesiz 1960 yılında açılan 49’lar Davası’dır. Bu dava yalnızca siyasi bir dava değil aynı zamanda Kürt aydınlarının, doktorlarının, öğretmenlerinin, öğrencilerinin ve en nihayetinde Kürt hak hareketinin kurucu liderleri olacak olan hukukçularının ilk büyük kitlesel yargılanmalarından biridir.
Bugün geriye dönüp bakıldığında bu davanın en önemli tarafı daha sonra yıllar içerisinde gelecek binlerce siyasi davanın dili, yöntemi ve yargılama metaforunun burda şekillenecek olmasıdır. Zira bu davada önemli olan husus verilen kararlar değil hukuk eliyle bir kimlik meselesinin yargılanmaya çalışılmasıdır.
Benim açımdan bir başka gurur verici ve ironik olan durum da 49’lar arasında bulunan ve sonraki dönemde Kürt hak hareketinin öncü isimlerinden olan Nurettin YILMAZ, Şerafettin ELÇİ ve Mehmet Ali DİNLER’in 2004 yılında sonrasında başkanlığını yaptığım Şırnak Barosu’nun rahmetli Orhan DOĞAN ile beraber ilk kuruluş sürecinde yer alan isimler olmasıydı.
90’ların karanlığı: sadece müvekkili değil hafızayı da savunmak
1980 askeri darbesi sonrası yaşanan süreç sadece siyaseti değil hukuku da bir anlamda farklı bir şekilde dizayn etti. İşkence iddiaları, gözaltında kayıplar ile beraber 90’larda köy boşaltmaları ve faili meçhul cinayetler Kürt hukukçuların mücadele alanlarının skalasını genişletti. Artık Kürt avukatlar için mesele sadece müvekkillerini savunmak değil aynı zamanda hak ihlallerini belgelemek ve toplumsal bir hafıza oluşturmak da mesleklerinin ayrılmaz birer parçası haline gelmişti.
Bu dönemde İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) gibi kurumlarla omuz omuza çalışan çok sayıda Kürt hukukçu bu süreçlerin başat rolünü üstleniyordu.
2013 yılında gerçekleştirilen Kürdistan Hukukçular Konferansı ilk çözüm sürecine denk gelmesi anlamında da önemli bir eşikti ve ilk kez farklı ülkelerden ve farklı hukuk geleneklerinden gelen Kürt hukukçular aynı masada buluşup farklı onlarca kronik mesele hakkında konuşma ve tartışma alanı buldu.
Konuşulan konular yalnızca mevzuat değildi. Anadilde savunma…Geçiş dönemi adaleti…Hakikat komisyonları…Uluslararası insan hakları hukuku…Ortak bir hukuk dili oluşturma çabası…
Bu konferans, Kürt hukuk düşüncesinin uluslararası ölçekte görünür olmaya başladığı önemli duraklardan biri olarak hafızalara kazınmıştı.
Sonuç olarak Kürt hukukçuların yüzyılı aşan bu hakikat ve adalet yürüyüşü hiçbir zaman yalnızca bireysel çabalarla sınırlı kalmadı. Her dönemde savunma hakkını, hukukun üstünlüğünü ve her ne surette olursa olsun insan haklarını yaşatmaya çalışan kurumsal yapılar da bu mücadelenin taşıyıcısı oldu.
Mezopotamya’dan ÖHD’ye uzanan çizgi
Bu tarihsel çizginin son halkalarından biri olan Mezopotamya Hukukçular Derneği ile bugün bu mirası sürdüren Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, farklı dönemlerin koşulları içinde aynı temel ilkeye bağlı kaldılar: Hukukun kimden yana olduğuna bakılmaksızın hak ve özgürlüklerin güvencesi olması gerektiği inancına…
İşte bu nedenle 4-5 Temmuz’da gerçekleştirilecek Kürt Hukukçular Konferansı’nı yalnızca mesleki bir buluşma olarak görmek eksik kalır.
Bu konferans 49’lar Davası’nın mahkeme salonlarından, insan hakları savunucularının emeklerinden, bu uğurda canını veren Medet SERHAT ve Tahir ELÇİ gibi hak savunucularının adalet arayışından süzülüp gelen ortak bir hafızanın bugünkü buluşma noktalarından biridir. Geçmişin mücadelesini hatırlamak kadar geleceğin hukukunu konuşmaya da ihtiyaç duyduğumuz böylesi bir dönemde bu konferansı sahiplenip katkı sunmak bizler için hayati önemdedir. Çünkü bizler ancak konuşup tartışabildikçe süreci derinleştirip topluma güven duygusu aşılayabiliriz.
Bugün de bizlere düşen görev, geçmişten devraldığımız bu onurlu birikimi yeni kuşaklara aktarmak ve adalet arayışını sonuna kadar canlı tutmaktır.
**Şırnak Barosu Önceki Dönem Başkanı ve TBB İnsan Hakları Merkezi Üyesi




