• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Vicdanın safı: Oko’nun yanı Hayırsız Ada’nın karşısı
Vicdanın safı: Oko’nun yanı Hayırsız Ada’nın karşısı
İdris Baluken 9 Temmuz 2026

Vicdanın safı: Oko’nun yanı Hayırsız Ada’nın karşısı

Vicdanın safı: Oko’nun yanı Hayırsız Ada’nın karşısı

Türkiye’de sokak köpeklerinin toplatılması yeniden gündemde. Bu konuya daha erken değinmem gerekirken, hem Demokratik Toplum ve Barış Süreci’ne dair yaşanan kritik gelişmeler hem de ülkenin yoğun siyasal gündemi nedeniyle gecikmiş oldum. Ancak bazı meseleler vardır ki gecikmiş olmak susmayı meşrulaştırmaz. Aksine, gecikmiş her söz, biraz daha ağır bir sorumluluk taşır. Bu yazı, böyle bir sorumluluğun ifadesidir.

Bu satırları yalnızca sokak köpekleri için değil, doğadaki tüm canlılar adına, bir özeleştiri ve bir çağrı olarak kaleme alıyorum. Çünkü mesele yalnızca hayvanların değil insanlığın kendisinin sınandığı bir eşiğe dönüşmüş durumda.

Tarihin utanç sayfalarından biri olan 3 Haziran 1910 Hayırsız Ada katliamını hatırlamak gerekir. İstanbul’un sokaklarından toplanan on binlerce köpek, Sivri Ada’ya sürülerek açlık, susuzluk ve çaresizlik içinde ölüme terk edildi. Günlerce, haftalarca süren o feryatlar, yalnızca köpeklerin değil, insanlığın da çöküşünün sesiydi. Bugün yeniden benzer uygulamaların konuşuluyor olması, sadece bir yönetim tercihi değil tarihsel hafızayla bağın kopmasıdır. Oysa hafıza, yalnızca geçmişi hatırlamak için değil, aynı hataları tekrar etmemek içindir.

Bugün “toplatma” adı altında yürütülmek istenen politikalar, barınaklara götürülme söylemiyle meşrulaştırılmaya ve masumlaştırılmaya çalışılıyor. Oysa bu süreci yakından takip eden herkes, bunun ne anlama geldiğini gayet iyi bilir. Yakın dönemde “barınağa götürüldü” denilen köpeklerin toplu şekilde katledildiğine dair haberler, barınakların içinde işlenen barbar cinayetler, en basit bir aramayla dahi gözler önüne serilmektedir. Zehirli etlerle öldürmeler, açlığa ve susuzluğa mahkûm etme, yaşamın en kutsal eylemi olan bir lokmayı bile dehşetli bir ölümün aracı haline getirme… Bunların hiçbiri “koruma” değildir, bunlar ancak vicdandan arınmış bir zihniyetin ürünüdür.

Bu vahşet için öne sürülen gerekçelerin hiçbiri, bu tarihsel utancı açıklamaya yetmez. Birkaç sokak köpeğinin insanlara verdiği zarar üzerinden bir şehirdeki, hatta bir ülkedeki tüm köpeklerin cezalandırılması; tek bir insanın işlediği suçtan ötürü tüm bir toplumu cezalandırmakla aynı mantığa dayanır. Bu, açık ve net bir şekilde bir yok etme zihniyetidir.

Nasıl ki birkaç kişinin işlediği suç üzerinden bütün bir halkı hedef almak, tarih boyunca insanlığı felakete sürükleyen bir soykırım mantığıysa; birkaç köpeğin neden olduğu olayları gerekçe göstererek tüm köpekleri ölüm kamplarına doldurmak ya da sistematik biçimde yok etmeye yönelmek de aynı zihniyetin başka bir tezahürüdür. Bu, yalnızca yanlış değil tehlikeli bir düşünme biçimidir.

Oysa suça yaklaşımın evrensel ölçütleri bellidir. İnsan söz konusu olduğunda, suça iten koşullar araştırılır, önleyici politikalar geliştirilir, rehabilitasyon yöntemleri tartışılır. Peki aynı yaklaşım neden hayvanlar için geçerli değildir? Aç bırakılmış, şiddete maruz kalmış, istismar edilmiş, dışlanmış, sürekli tehdit altında yaşamaya zorlanmış canlıların davranışlarını normalleştirmeye dönük hangi adımlar atılmıştır? Hangi yasa, hangi koruyucu mekanizma, hangi iyileştirici politika hayata geçirilmiştir? Hiçbiri.

Ama şimdi, tüm bu ihmalin ve zulmün sonuçları, yine en savunmasız olanların üzerine yıkılmak istenmektedir. Bir köpeğin davranışı üzerinden toplu cezalandırma talep edenler, aynı mantığı insanlara uygulamayı önerir mi? Her gün kadın cinayetleri işlenirken, gazetelerin üçüncü sayfaları ahlaki çöküş örnekleriyle doluyken, hırsızlık, dolandırıcılık, gasp ve şiddet sıradanlaşmışken, bu suçları işleyen insanlar üzerinden toplu cezalar mı önerilecektir? İnsan söz konusu olduğunda hukuktan, masumiyet karinesinden, suçun şahsiliğinden bahsedenler; hayvanlara gelince neden en ilkel dürtülere sarılmaktadır?

Bu çifte standart, yalnızca bir çelişki değil derin bir ahlaki çöküştür. Üstelik tarihsel olarak bakıldığında, doğaya ve yaşama en büyük zararı veren türün insan olduğu tartışmasızdır. Hiçbir hayvan, doğayı yok etme saikiyle hareket etmez. Hiçbir hayvan, ihtiyacından fazlasını tüketmez. Hiçbiri biriktirme hırsıyla hareket etmez. Doğaya çöpü hayvanlar bırakmaz. Havayı kirleten hayvanların varlığı değil insanların kurduğu endüstriyel üretim düzenidir. Suyu hayvanlar hapsetmez. Ormanları yok eden, toprağı talan eden, nehirleri kurutan, yaşam zincirini parçalayan insandır.

Hayvanlar arasında soykırım yoktur. Toplu katliam yoktur. Sistematik yok etme yoktur. Bunların tamamı insana aittir.

Tam da bu nedenle yıllar önce kaleme aldığım OKO romanına dönmeden bu tartışmayı tamamlamak mümkün değil. Oko yalnızca bir köpek değildir. O, doğanın, masumiyetin ve direnişin simgesidir. Zincirleri kırarak özgürlüğe yürüyen bir varlık olarak, insanın kurduğu zulüm düzenine karşı bir itirazdır.

Bugün gelinen noktada Oko’nun sesi yeniden yankılanıyor: İnsan, kendini yücelttikçe mi vahşileşir? Yoksa “hayvan” dediği varlıkta unuttuğu bir hakikat mi saklıdır?

Bu soru bizi yalnızca edebiyata değil, insanlığın en karanlık ve en aydınlık anlarına götürür. İnsanlığın çöktüğü anlarda bile bazen bir hayvanın sadakati, merhameti ve sahiciliği insanın aynası olmuştur. Çünkü hayvan, insanın kaybettiği doğallığın, sadeliğin ve zarar vermeme halinin temsilidir. Belki de çıkış yolu tam da buradadır. İnsanlığı yeniden kurmak için, insanın “üstünlük” iddiasından değil doğallığa, sadakate ve zararsızlığa dönüşünden geçmek gerekir. Bugün Türkiye’de tartışılan mesele, teknik bir belediyecilik ya da güvenlik sorunu değildir. Bu, doğrudan doğruya bir vicdan  meselesidir. Ve vicdan, yapılmayanlardan çok, yapılması gerektiği bilindiği halde yapılmayanlarla yaralanır.

Bu bir taraf olma meselesidir. Ya susacağız, görmezden geleceğiz, “düzen” ve “güvenlik” adına alınan kararları meşrulaştıracağız… Ya da yaşamın kutsallığını savunarak, en savunmasız olanın yanında duracağız.

Tam da bu noktada, belki de insanlık tarihine yeniden bakmak ve kendimize şu soruyu sormak gerekir: İnsan, kendini gerçekten nerede tanır? Gücünde mi, yoksa merhametinde mi?

Belki de insanlık, kendini en çok köpeklerin aynasında tanıyabilir. Ashab-ı Kehf’in kapısında sadakatiyle nöbet tutan Kıtmir’den, Jack London’un vahşetin içinden geçerek özüne dönen Buck’ına; Emmanuel Levinas’ın Nazi kamplarındaki karanlıkta bile mahkûmları “insan” olarak selamlayan Bobby’sinden, Kemal Varol’un Haw’ında savaşın ve hafızanın içinden konuşan Mikasa’sına ve nihayet Oko’ya… Hepsi farklı zamanların, farklı metinlerin içinden aynı hakikati fısıldar: İnsan, kendini yitirdiğinde onu hatırlatan çoğu zaman “hayvan” dediği varlıktır.

Ve bugün bizden beklenen şey, tam da bu hatırlayışın tarafını seçmektir. Çünkü bu tercih, yalnızca hayvanlara dair değildir, insanlığın hangi yanında durduğumuza dair bir karardır. Bizim safımız, tarihin hiçbir döneminde toplu katliam ve soykırım yapmaktan çekinmemiş despot anlayışların yanı değil, Kıtmir’in, Buck’ın, Bobby’nin, Mikasa’nın, Oko’ların yanıdır. Çünkü yaşamdan yana olanlar ile yok etmeyi seçenler arasında, merhametin ve insanlığa ait yüce duyguların nerede duracağı bellidir…

Bu yazı aynı zamanda bir çağrıdır. Sadece hayvansever dostlara değil, vicdan sahibi, kendine “insanım” diyen herkese…

Gelin, bu kez tarihin yanlış tarafında durmayalım.

Hayırsız Ada’nın sessizliğini yeniden üretmeyelim.

Tarihten süzülen o kutsal çağrıyı duyalım…

Çünkü yaşam, aşk ve özgürlük yalnızca insana ait değildir.

Doğadaki tüm canlıların ortak hakkıdır.

Ve unutmayalım:

Bir gün insanlık yeniden sınandığında, bizi kurtaracak olan şey; kurduğumuz sistemler değil, koruyabildiğimiz yüce duygular olacaktır…

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.