• Ana Sayfa
  • Ekonomi - Emek
  • Akademisyen Özgür Müftüoğlu: ‘Kürt sorununun çözümü sınıf mücadelesinin önünü açar’

Akademisyen Özgür Müftüoğlu: ‘Kürt sorununun çözümü sınıf mücadelesinin önünü açar’

Akademisyen Özgür Müftüoğlu Kürt sorununun çözülmesi ile sınıf ya da demokrasi mücadelesine yönelik engellerin ortadan kalkmayacağını ancak mücadele açısından bir olanak yaratacağını kaydetti. Müftüoğlu “Kapitalist düzende barışa en çok ihtiyacı olan kesim, emekçilerdir” dedi.

Akademisyen Özgür Müftüoğlu: ‘Kürt sorununun çözümü sınıf mücadelesinin önünü açar’
  • Yayınlanma: 24 Ağustos 2026 09:48
  • Güncellenme: 24 Ağustos 2026 10:47

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2025’te Meclis açılışında DEM Partililerin elini sıkmasıyla görünürlük kazanan ve Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla şekillenen Kürt meselesinin çözüm süreci, Çerçeve Yasa’nın kabulüyle yeni bir aşamaya geçti.

İktidar ve Kürt siyaseti tarafından farklı isimlerle anılan sürecin ‘demokratikleşme’ boyutu tartışılmaya devam ederken; sürecin emekçiler ve işçiler nezdinde yaratacağı gelişmeleri, beklentileri ve fırsatları, OHAL döneminde KHK ile akademiden ihraç edilen Özgür Müftüoğlu ile konuştuk.

Müftüoğlu, demokrasi ile barışın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgularken, Kürt meselesinin çözülmesinin emekçilerin ortak sınıfsal mücadelesinin önündeki önemli engellerden birini kaldıracağını söyledi.

Yeni Yaşam’da 15 Ağustos’ta yayımlanan “Emekçiler toplumsal barışın neresinde?” başlıklı yazınızda “89 Bahar Eylemlerinin de yarattığı demokrasi rüzgarının etkisiyle darbe rejiminin siyasi ayağı olarak kabul edilen ANAP, önce yerel seçimlerde sonra da genel seçimlerde yenilgiye uğratıldı” tespitini yapıyorsunuz. Bugün de AK Parti’nin yaklaşan seçimlerde ANAP’la aynı kaderi paylayacağı söyleniyor. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Katılmıyorum. Çünkü 1988-89 yıllarıyla bugünkü konjonktür çok farklıydı. Her şeyden önce 12 Eylül faşizminin tüm baskısına rağmen o yıllarda toplumsal muhalefet bugün olduğundan çok daha hareketliydi. Öte yandan cuntanın etkileri sürmekte olsa da erkler (yasama-yürütme-yargı) ayrılığı ilkesine -göstermelik de olsa- riayet ediliyordu. Basının ve akademin üzerindeki baskılar bu denli yoğun değildi. Kaldı ki 1987’de yapılan referandumla 12 Eylül’ün getirdiği siyasi yasaklar kaldırılmış, Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), YÖK, Yüksek Hakem Kurulu (YHK) gibi darbe kurumlarına karşı tepkiler artmaya başlamıştı. Öte yandan 12 Eylül sonrasında askıya alınan toplu sözleşmeler ve 82 Anayasası ve sendikal yasalardaki engellemeler (grev vb) nedeniyle reel ücretler yaklaşık yarı yarıya düşmüş ve buna karşılık emekçilerin hak mücadeleleri artmıştı.

89 Bahar Eylemleri bu iklimde başladı. 1988’de İstanbul’da Netaş işçilerinin grevi, toplumun farklı kesimlerinde oluşan hükümete yönelik tepkilerin eyleme dönüşmesinin fitilini ateşledi. Sendikalı işyerlerinde grevler ve direnişler hızla yayılırken, sendikalaşma ve grev hakkı olmayan kamu emekçileri de eylemlere aktif olarak katıldı ve özellikle kentlerde günlük hayatı aksatarak hükümete yönelik tepkilerin armasına yol açtı. Tüm bu eylemlerin hedefinde 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’nin tanıştığı neoliberal politikaların mimarı olan ve darbe rejiminde ekonomiyi ve sonrasında ülkeyi yöneten Turgut Özal ve ANAP vardı. Karşısında da kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayan, neoliberal politikalara ve ANAP’ın uygulamaların yarattığı toplumsal sonuçları (yoksulluk, işisizlik, konut sorunu vs) sert biçimde eleştiren SHP vardı. Ayrıca SHP, demokrasi konusunda da önemli bir açılım yapmıştı. 1989 yerel seçimleri de tam bu döneme geldi ve toplumdaki tüm tepki ANAP ve Özal’a yöneldi, Büyükşehir belediyeleri başta olmak üzere ANAP büyük bir yenilgi aldı. SHP, Diyarbakır, Bingöl, Mardin gibi Kürt illeri de dahil olmak üzere Türkiye genelinde önemli başarı elde etti. Bu da darbe sonrasının parlayan yıldızı olan ANAP’ın siyaset sahnesinden düşüşünün başlangıcı oldu.

Günümüzde AKP iktidarının yarattığı toplumsal sorunlar, ANAP döneminden çok daha ağır olsa da toplumsal dinamiklerin 80’ler 90’lar kadar aktif olmadığını söylemek gerekiyor. Bunda, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL’le başlayan ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle giderek yükselen otoriterliğin önemli payı var. Ayrıca, neoliberalizm tüm üretim sistemiyle birlikte bütün toplumsal ilişkileri ve devletin konumunu değiştirirken toplumda değer yargılarını da değiştirdi. Ortaya, yaşama tamamen ekonomik çıkarlar üzerinden bakan, bireyci, rekabetçi, tüketim arzusu yüksek, “politik özne” olma isteği olmayan bir insan modeli çıkardı. Gezi direnişi ve 19 Mart eylemleri ve lokal bazı işçi hareketleri olsa da toplumsal dinamizm ANAP’ın alaşağı edildiği dönemden çok farklı.

Tüm bunlara muhalefetin durumunu da eklemek gerekir tabi. AKP neredeyse 24 yıldır iktidarda ve bu süreçte (Yeni Parti kurulana kadar) CHP ana muhalefet partisi olarak AKP’nin yarattığı toplumsal sorunlara alternatif üretemedi ve iktidarın yarattığı sorunların bir parçası haline geldi. Dolayısıyla toplum yaşadığı sorunlardan birinci derecede AKP’yi ve Erdoğan’ı sorumlu görse de güvenebileceği bir muhalefeti de bulamadı karşısında. Bu da AKP’nin ömrünü uzatan bir başka etken.

‘Darbeciler sınıf çelişkilerini Kürt düşmanlığı ardına saklamak istedi’

Kürt meselesiyle işçi sınıfının hak mücadelesinin son 45 yılda paralel biçimde ilerlediğini söylüyorsunuz. Bu paralellik tam olarak nasıl kuruluyor?

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Kürtlere yönelik ayrımcılık ve düşmanlaştırıcı dil üzerinden milliyetçiliği körüklemek önce ulus devletleşmenin daha sonra da iktidara ulaşmanın bir aracı olarak kullanıla geldi. Bu nedenle Kürt halkının kültürel ve siyasal hakları için mücadeleye girişen tüm örgütlenmeler devletin baskısına maruz kaldı. 12 Eylül darbesi sonrasından bu baskının şiddeti daha da arttı. Bunun nedenlerini kısaca üç başlıkta toparlamaya çalışayım:

1. Kürt siyasetçiler 60’lardan itibaren genellikle TİP gibi sol yapılar içinde yer aldı, kendi siyasi oluşumunu da sol-sosyalist değerleri sahiplenerek kurdu. 12 Eylül darbesi, Şili’de Arjantin’de diğer kimi ülkelerde bu dönemlerde gerçekleşen darbeler gibi neoliberal politikalara alan açmayı amaçladı ve işçi sınıfı hareketiyle birlikte tüm toplumsal muhalefeti baskı altına almayı hedefledi. Bu arada Kürt hareketi de 1970’li yıllarda yükselen toplumsal muhalefetin önemli bir parçası olarak darbecilerin hedefindekilerden biri oldu.

2. Darbeciler, Cumhuriyet’in müesses nizamı haline gelen “Kürt düşmanlığı”nı körükleyerek işçi hareketi ve toplumsal muhalefetin diğer unsurları üzerinde uyguladığı yoğun şiddeti “meşrulaştırma” yoluna gitti. Böylece toplumsal muhalefete yönelik “hukuksuzluğu ve şiddeti olağanlaştırmak” için, politik mücadele yürüten Kürtlerle sınırlı kalmayıp -ötekileştirdiği ve hatta düşmanlaştırdığı- neredeyse bütün Kürt halkına şiddetin en ağır biçimlerini uyguladı.

3. Milliyetçiliği, sınıfsal çelişkilerin üzerini örtmek ve sınıf içinde ayrımcılık yaratarak işçi hareketini bölmenin bir aracı olarak kullanmak burjuvazinin 19. yüzyıl başlarından bu yana en bilindik yöntemlerinden biridir. Darbeciler de işçi hareketini baskı altına almak için bu yönteme başvurarak neoliberalizmin derinleştirdiği sınıf çelişkilerini Kürt düşmanlığı üzerinden oluşturulan milliyetçiliği ardına saklamak istedi.

Darbecilerin Kürt politikası, darbe sonrası dönemdeki iktidarlar tarafından da uygulanmaya devam etmiştir. Buna AKP iktidarı dahildir elbette. Geçtiğimiz 45 yılda Kürt sorununda çözüm ve çatışma süreçleri ile işçi sınıfının ve beraberinde toplumsal muhalefetin demokrasi mücadelesi arasında paralellikler kurmak mümkündür. Çözümün masaya geldiği, en azından çatışmasızlık ortamının oluştuğu 1989-93 ile 2013-15 arasında yükselen işçi hareketleri ve demokrasi mücadelesini buna örnek verebiliriz.

‘Kürt emekçilerle Türk emekçiler yoksullukta, işsizlikte, güvencesizlikte bir araya geldiler’

Kürt işçiler ile Türkiye’nin diğer bölgelerindeki işçilerin ortak sınıfsal çıkarları, Kürt meselesinin çözümünde nasıl bir politik güç oluşturabilir?

Bu sorunun yanıtından önce şunu belirtmek gerekir ki 1990’larda başında sınır ticaretinin durması, köy boşaltmalar ve çatışmalar gerekçesiyle tarım ve hayvancılık alanlarının yasaklanması, büyük bir Kürt nüfusun Kürt illerinin yanı sıra İstanbul, İzmir, Mersin gibi illere göçe zorlanmasına neden oldu. Evini, toprağını bırakıp göç zorlanan yoksul Kürtler, ana dillerini bile konuşamadıkları kentlerde işçi sınıfının en düşük vasıflı ve en düşük gelirli kesimini oluşturdu. Türk emekçiler ve sendikalar milliyetçi saiklerle Kürt işçileri dışlasalar ve hatta onlara karşı düşmanca bir yaklaşım sergileseler de zaman içinde Kürt emekçilerle Türk emekçiler yoksullukta, işsizlikte, güvencesizlikte, mülksüzleşmede büyük ölçüde bir araya geldiler. Elbette emek piyasasına başta anadilde eğitim alamamaktan kaynaklanan ayrımcılık nedeniyle Kürt emekçiler halen dezavantajlı durumdan çıkmış değiller ama tüm emekçileri açlığa, yoksulluğa, güvencesizliğe iten politikalar -en altta da olsa- Kürtleri ve Türkleri ortak çıkarlarda buluşturdu. Halen milliyetçi, şovenist sendikal anlayışlar bulunsa da bu eğilimin -özellikle çözüm sürecinin başarıya ulaşması durumunda- sınıf mücadelesinde de bir ortaklaşmayı beraberinde getirmesinin kaçınılmaz olacağını düşünüyorum.

Sorunuzun yanıtını tam da bu noktada değerlendirmek gerekiyor. Kürt sorunun varlığının sürmesi çıkarları ortaklaşmış olan Türk ve Kürt emekçilerin hakları için mücadelesinin de önündeki en büyük engeldir. Bu engel ortadan kalktığında emekçilerin bir anda hak ettikleri çalışma ve yaşam koşullarına kavuşacağını söylemiyorum elbette ama bunun için gerçekleştirilecek mücadelelerin önünü açacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Hal böyle olunca işçi sınıfının hakları için mücadele eden sendikaların partilerin ve diğer oluşumların çözümün tarafında olmaları ve toplumsal barış için rol üstlenmeleri gerekmez mi? Maalesef ben Türkiye işçi hareketinin örgütlü unsurlarının önemli bir kesiminde henüz böyle yaklaşım göremiyorum. Umarım süreç olumlu yönde ilerler ve bu kesimler de çözüm için, barış için aktif rol alırlar.

Yeni Yaşam’daki yazınızda 1989 Bahar Eylemleri, 2013-2015 çözüm süreci ve Gezi gibi farklı dönemleri aynı tarihsel çizgi içerisinde değerlendiriyorsunuz. Buradan nasıl bir “ortak ders” çıkarmalıyız?

Kürt sorununda çözüm ve barış umudunun doğduğu dönemlerde işçilerin, gençlerin, kadınların, ayrımcılığa uğrayan, ezilen, sömürülen tüm kesimlerin neoliberalizmin yarattığı politik anlamda “pasif” insan modelini aşıp, demokrasi mücadelesi veren “politik bir aktör” olma çabasını ortaya koyması çok önemli. Buradan çıkarılacak ders sanırım en özet biçimiyle, demokrasinin barışa, barışın de demokrasiye ihtiyaç duyduğu; bunları birbirinden ayrı düşünmemek gerektiğidir.

İşçi sınıfının önemli bir bölümünün barış meselesine mesafeli durmasının altında milliyetçilik mi, ekonomik kaygılar mı, örgütsüzlük mü, yoksa sendikal hareketin kendi krizi mi daha belirleyici?

Milliyetçilik, kapitalizmin gelişim sürecinde ortaya çıkmış bir akımdır ve ardında her zaman ekonomik saikler olmuştur. Burada ayrıntısına girmeyeceğim. Sorunuza yanıt olarak sadece şu kadarını söyleyeyim: Devletin milliyetçi, ırkçı söylemleri etnik kökene bağlı ayrıcalıklı bir kesim yaratmak içindir. Ulus devlet, kendisini ayrıcalıklı hissettirdiği bu kesim üzerinde kendini var eder. Emekçi kesimler sınıf bilincini perdeleyen bu ayrımcılık hissini kaybetme endişesiyle kendilerine verilene razı oldukları gibi bu ayrıcalığı kaybetmemek için bulundukları emek piyasasına giren diğer milletlerden emekçileri rakip olarak görürler. Bu rekabet duygusu kimi zaman düşmanlaşmaya kadar varabilir ve bu koşullarda “barış” şiddetle karşı çıkılan bir olguya dönüşür. Türkiye’de emekçi kesimlerin en azından bir kısmının “barış” fikrine mesafeli durmasının bu anlayışla açıklanabileceğini düşünüyorum.

‘Başka ulusları ezmeye devam eden bir ulus özgür olamaz’

Bir işçi “Benim derdim geçim. Kürt meselesiyle ne ilgim var?” dediğinde ona ne söylersiniz?

Maalesef oldukça yaygın olan bu düşünceye karşı Engels’in, ezilen ulusların özgürlüğünün ezen ulusların özgürlüğünün ön koşulu olduğunu belirtmek için söylediği “Başka ulusları ezmeye devam eden bir ulus özgür olamaz!” sözlerini anımsatarak, özgür olmayan bir ulusun işçisinin de özgür olamayacağını ve sömürüye mahkum olacağını söylemek isterim.

Yasa, sürecin takibi için Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bakanlar, MİT Başkanı ve MGK Genel Sekreterinden oluşan bir kurul öngörüyor. TBMM’nin ise ayrıca bir İzleme Komisyonu oluşturması düzenleniyor. Sizce emek örgütlerinin bu mekanizmalarda doğrudan bir rolünün bulunmaması önemli bir eksiklik değil mi? Bu konuda neler yapılabilir?

Türkiye’de emeğiyle geçinenler nüfusun neredeyse dörtte üçünü oluşturuyor ve yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi Kürt sorununun çözümsüzlüğü en çok onları etkiliyor. Toplumun böylesine ağırlıklı bir kesiminin “toplumsal barış” için umut olabilecek bir sürecin dışında kalması düşünülemez elbette. Ancak yine yukarıda belirttiğim nedenlerle emek örgütleri geçmişten bu yana “Kürt sorununun çözümü ve toplumsal barış” konusuna müdahil olmuyor ya da çözümün ve barışın karşısında yer alıyor. Bu arada KESK’i bu sendikaların dışında tutmak gerektiğini de belirtmek istiyorum. Zira KESK’i oluşturan sendikalar, çatışmaların en yoğun olduğu dönemlerde dahi “Kürt sorunun barışçı yollarla çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi”nde tavır koyan, insiyatif üstlenen bir tavır izlemiş; bu nedenle de siyasi iktidarlar tarafından baskıya ve ayrımcılığa uğramıştır.

Sendikaların bugün atması gereken ilk üç somut adımı ne olarak sıralarsınız?

Sendikaların bugün atması gereken en önemli adım “sınıf bilinci”ni yükseltmesidir. Sınıf bilinci ne kadar yüksek olursa milliyetçilik zehri o kadar etkisiz hale gelecek ve toplumsal barış, emekçiler tarafından mücadelenin ayrılmaz bir parçası olacaktır.

Milliyetçiliğin egemen siyaset tarafından işçi hareketini ve toplumsal muhalefeti “şiddetle meşrulaştırarak” baskılamak için kullanıldığını belirtiyorsunuz. İşçi sınıfı, önüne çekilen bu şovenizm setini aşarak kendi sınıf çıkarlarını barış zemininde nasıl savunabilir?

Bir önceki sorunuza verdiğim yanıtı tekrarlamak istiyorum: İşçi sınıfı kendi çıkarlarının nerede olduğunu görebilirse milliyetçilik, şovenizm gibi etkenlere kapılmadan barışın savunucusu olacaktır. Zira kapitalist düzende barışa en çok ihtiyacı olan kesim, emekçilerdir.

‘Muktedirler mücadeleyi engellemek için yeni bahaneler bulacaktır’

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın grev erteleme gerekçesi olan “Milli güvenlik tehdidi” çatışmasızlık süreciyle fiilen ortadan kalkmış görünüyor. Bu noktada sendikal hareket, karar alıcılar nezdinde nasıl bir etki alanı yaratabilir?

“Milli güvenlik tehdidi” grev ertelemeleri ve sınıf mücadelesinin engellenmesi için bir bahaneydi. Erdoğan ve sınıfsal tercihini burjuvaziden yana yapmış tüm muktedirler mücadeleyi engellemek için yeni bahaneler bulacaktır. Son dönemde artan “dış tehdit” meselesinin bununla da ilişkili olduğunu olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla Kürt sorunun ortadan kalkmasıyla, sınıf mücadelesine ya da demokrasi mücadelesine yönelik engeller tamamen ortadan kalkmayacaktır. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, Kürt sorunu gibi büyük bir engelin ortadan kalkması diğer engelleri de ortadan kaldıracak bir mücadeleye olanak sağlayacaktır.