“14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu” eyleminin öne çıkan isimlerinden Mehmet Hayri Durmuş’un, cezaevinden ailesine gönderdiği ilk mektup ile kişisel eşyalarının yer aldığı görüntüler ilk kez kamuoyuyla paylaşıldı.
Kürt hareketinin öncü isimlerinden ve Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’ndeki direnişin sembollerinden Mehmet Hayri Durmuş’un ailesine yazdığı ilk mektup, Fırat Haber Ajansı (ANF) tarafından yayınlandı. Paylaşılan videoda mektubun yanı sıra Durmuş’un kişisel eşyaları da ilk kez görüntülendi.
30 Kasım 1979’da Ferhat Kurtay’la birlikte Mardin’in Kızıltepe ilçesinde gözaltına alınan Mehmet Hayri Durmuş, bir süre gözaltında tutulduktan sonra Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne götürüldü. Durmuş, tutuklanmasının ardından 24 Ocak 1980’de kaleme aldığı ilk mektubunda, ailesine sağlık durumunun iyi olduğunu bildirirken, yakalanmasına ilişkin ortaya atılabilecek iddialara itibar edilmemesini istiyor.
Videoda, Mehmet Hayri Durmuş’un cezaevinde yazdığı ilk mektup, kız kardeşi Ayten Durmuş tarafından okunuyor. Video, yalnızca mektubu değil, aynı zamanda aile arşivinde bugüne kadar korunan kişisel eşyaları da kamuoyuna taşıyor.
Durmuş’un yaşamını yitirmesi ardından babası İsa Durmuş tarafından teslim alınan kişisel eşyaları, ölüm belgesi ve diğer hatıraları, videoda kardeşi Hüseyin Durmuş’un eşi Yıldız Durmuş tarafından tek tek tanıtılıyor.
Hayri Durmuş’un tutuklandıktan sonra ailesine gönderdiği mektubun bazı bölümleri şöyle:
“Baba,
Bir müddet önce yakalandım. Bir müddet gözaltında kaldım, sonra tutuklandım. Şimdi Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yatıyorum. Tutuklandığımı haber alıp almadığınızı bilmiyorum. Merak edersiniz diye durumumu size iletmek istedim.
Bildiğiniz gibi uzun süreden beri aranıyordum. Nihayet, son zamanlarda yoğunlaşan aramalar sonucunda yakalandım. Yakalanmamın sebebi üzerine bazı anlamsız ve asılsız haberler yayılmış olabilir. Bu tür söylentilere kulak asmayın.
Durumum iyidir, herhangi bir sorunum yoktur. Siz nasıl karşılarsanız karşılayın, daha önce de sık sık anlatıyordum; bu bir mücadeledir, içinde her şey vardır. Ben, kendimi her şeye katlanarak bu mücadeleye kattım. Bugünkü durumumu normal karşılıyorum. Çünkü uğruna mücadele ettiğim şeyler hayli haklı şeylerdir.
Bugün gerek devrimcilere gerekse tüm halka uygulanan baskı ve sömürü haksız bir zulümdür. Bu mücadelede binlerce devrimci bugün bayrağı ortaya koyarak devletin zulmüne karşı mücadelesini sürdürmektedir. Pek çok değerli arkadaşım bu mücadelede hayatını kaybetti. Ama gerek onların ölümü gerekse yüzlerce devrimci ve yurtseverin zindanlara atılması hiçbirimizi üzmüyor ve boyun eğdirmiyor.”
‘Yüzlerce kahraman arkadaşımın kaderiyle benim kaderim birdir’
“Benimle ilgili olarak tasalanmayın. Yüzlerce kahraman arkadaşımın kaderiyle benim kaderim birdir. Hatta halkımızın kaderiyle kaderimiz birdir” ifadelerinin yer aldığı mektupta, şunlar da yer aldı:
“Bana mektup falan yazmayın, kardeşlerim de mektup yazmasınlar. Benim için kötü hava şartlarında buraya görüşmeye de gelmeyin. Çok merak ederseniz kardeşlerimden biri gelip beni görür. Özellikle annem hiç gelmesin. Tekrar belirteyim, durumum iyidir. Bir sorunum yoktur. Bir isteğim olursa ileride sizlere söylerim. Şimdilik bu kadar. Sizin ve annemin ellerinden öperim. Kardeşlerimin ve gelinin gözlerinden öperim. Tüm dostlara ve arkadaşlarıma selamlarımı iletin.
Mehmet Hayri Durmuş
24.01.1980”

14 Temmuz ölüm orucu hakkında
12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi, uygulanan ağır işkenceler, tek tip elbise zorunluluğu, ana dilde konuşma yasakları ve askeri disiplin kurallarıyla dönemin en sert hak ihlallerinin yaşandığı merkezlerden biri haline geldi.
Cezaevindeki bu koşulları, savunma haklarının engellenmesini ve siyasi kimliklerin tanınmamasını protesto etmek amacıyla 14 Temmuz 1982 tarihinde, Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeki duruşma esnasında ölüm orucu eylemi başlatıldı. Mehmet Hayri Durmuş’un mahkeme salonunda ilan ettiği bu eyleme Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek gibi dönemin öne çıkan diğer tutukluları da katıldı.
Ölüm orucu sonucunda, Mehmet Hayri Durmuş (13 Eylül), Kemal Pir (7 Eylül), Akif Yılmaz (15 Eylül) ve Ali Çiçek (17 Eylül) hayatlarını kaybetti. Ölüm orucu eylemi, yakın dönem Türkiye siyasi tarihinde ve Kürt hareketinin cezaevi süreçlerinde dönüm noktalarından biri olarak kabul ediliyor.




