8 Temmuz’da yeniden başlayan ABD-İran savaşı hızla tırmanıyor. ABD, hava saldırılarında İran’ın füze depolarını, hava savunma sistemlerini ve Hürmüz Boğazı çevresindeki askeri altyapıyı hedef alırken; İran da Kuveyt, Bahreyn, Katar, Ürdün, Irak ve Suudi Arabistan’daki ABD üslerine yönelik füze ve İHA saldırılarını sürdürüyor. Ürdün’de iki ABD askerinin hayatını kaybetmesi, ABD’nin saldırılarını daha da yoğunlaştırmasına yol açtı.
Oysa 17 Haziran’da imzalanan ABD-İran mutabakatı, savaşın sona erebileceğine dair iyimser beklentiler yaratmıştı. Ancak mutabakat, taraflar arasındaki temel sorunları çözmek yerine yalnızca askeri operasyonları geçici olarak durduruyor ve kapsamlı bir uzlaşma için 60 günlük müzakere süresi öngörüyordu. Nükleer program, yaptırımlar ve bölgesel güç dengesi gibi en kritik başlıkların ertelenmesi, mutabakatın ne kadar kırılgan olduğunu daha ilk günden ortaya koymuştu.
Mutabakat neden çöktü?
Savaşın yeniden başlamasının görünen nedeni Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan gerilim ve tarafların birbirini anlaşmayı ihlal etmekle suçlaması oldu. Ancak çatışmayı yeniden üreten asıl neden, tarafların temel stratejik hedeflerinde hiçbir ortak zemine ulaşamamış olması.
Temel anlaşmazlıklardan birisi Hürmüz Boğazı’nın statüsü oldu. İran, boğaz üzerindeki askeri ve coğrafi üstünlüğünü ABD’ye karşı önemli bir pazarlık aracı olarak görüyor. Washington ise dünya enerji ticaretinin bu güzergahtan herhangi bir İran müdahalesi olmadan sürmesini istiyor. Mutabakat boğazı geçici olarak ulaşıma açsa da denetim ve güvenlik konusunda kalıcı bir çözüm üretemedi.
Nükleer program konusunda da taraflar bir uzlaşmaya varabilmiş değil. ABD, İran’ın nükleer faaliyetlerinin sıkı uluslararası denetime açılmasını ve zenginleştirilmiş uranyum stokunun azaltılmasını istiyor. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını egemenlik meselesi olarak görüyor ve bundan vazgeçmeyi reddediyor.
Aslında sorun yalnızca Hürmüz Boğazı ya da nükleer program da değil. 14 maddelik mutabakatın yaptırımların kaldırılmasından bölgesel güvenlik düzenlemelerine, denetim mekanizmalarından askeri gerilimin azaltılmasına kadar uzanan temel başlıklarında da somut ilerleme sağlanamadı. Taraflar, anlaşmazlıkların büyük bölümünü müzakere sürecine bırakınca mutabakat, çatışmanın nedenlerini ortadan kaldırmak yerine yalnızca kısa süreli bir ateşkes işlevi gördü.
Tahran’ın savaş hesabı
Askeri ve ekonomik güç dengesi dikkate alındığında İran’ın ABD karşısında uzun süre direnmesi zor görünüyordu. Buna rağmen Tahran yönetimi taviz vermek yerine çatışmayı göze alıyor.
İran yönetimi açısından ABD baskısıyla nükleer programdan ya da temel dış politika hedeflerinden vazgeçmek, yalnızca diplomatik bir geri çekilme anlamına gelmiyor. Böyle bir adım, İslam Devrimi’nin bağımsızlık iddiasını ve yaklaşık yarım yüzyıldır bu söylem üzerine kurulan siyasal meşruiyeti de tartışmalı hâle getirebilir. Bu nedenle yönetim, geri adım atmanın savaşın maliyetinden daha ağır sonuçlar doğuracağına inanıyor.
Bölgesel nüfuz stratejisi de bu tutumun önemli nedenlerinden biri. Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de kurduğu ittifak ağı, İran açısından yalnızca dış politika aracı değil; ülke savunmasının da parçası olarak görülüyor. Tahran, bu yapının tasfiyesini bölgesel güç olma kapasitesinin büyük ölçüde ortadan kalkması olarak değerlendiriyor.
İran’ın hesaplarından biri de savaşın maliyetini ABD açısından yükseltmek. Tahran yönetimi, ABD’nin askeri üstünlüğünü kabul etmekle birlikte, çatışmayı uzatarak siyasi ve ekonomik baskıyı artırabileceğini düşünüyor. Hürmüz Boğazı üzerindeki baskının sürmesi, Körfez’deki ABD üslerinin sürekli tehdit altında tutulması ve enerji piyasalarında belirsizliğin derinleşmesi, İran’ın elindeki başlıca kozlar olarak görülüyor.
Tahran’ın amacı ABD’yi askeri olarak yenmek değil; savaşın maliyetini artırarak karşı tarafı daha kapsamlı tavizler içeren yeni bir müzakere sürecine zorlamak. İran yönetimi, önceki krizlerde olduğu gibi çatışmayı kontrollü biçimde tırmandırmanın diplomasi masasında elini güçlendireceğine inanıyor.
ABD’nin küresel egemenlik mücadelesi
Washington açısından mesele yalnızca İran’ın nükleer programı değil. Tahran’ın ABD baskısına rağmen ayakta kalması, Amerikan askeri, diplomatik ve ekonomik üstünlüğünün sınırlarını görünür hâle getirebilir. Bu nedenle İran’a verilecek kapsamlı taviz, yalnızca Ortadoğu’daki bir rakibe geri adım atılması değil, ABD’nin küresel liderlik iddiasının zayıflaması olarak görülüyor.
Bu yaklaşımın merkezinde Körfez’deki Amerikan askeri düzeni bulunuyor. Bahreyn’deki Beşinci Filo, Katar’daki El-Udeyd Hava Üssü ve CENTCOM’un ileri karargâhı ile Kuveyt, Suudi Arabistan, Irak, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki üsler, Washington’ın Ortadoğu’dan Güney Asya’ya uzanan askeri varlığının omurgasını oluşturuyor.
İran’ın bu üsleri doğrudan hedef alabilmesi, ABD açısından yalnızca askeri bir tehdit değil, aynı zamanda bölgedeki güç üstünlüğünü de sorgulatıyor. Washington geri çekildiği takdirde Körfez ülkelerine sunduğu güvenlik garantisinin inandırıcılığı da zedelenecek. Bu durum, Suudi Arabistan başta olmak üzere bölgedeki müttefiklerin Çin ve Rusya ile ilişkilerini yeniden değerlendirmesine yol açabilir. Dolayısıyla savaş, ABD açısından yalnızca İran’la değil, küresel liderlik kapasitesiyle ilgili bir sınava dönüşmüş durumda.
Hürmüz Boğazı da bu mücadelenin merkezinde yer alıyor. Dünya petrolünün ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin önemli bir bölümü bu dar geçitten yapılıyor. İran’ın boğaz üzerindeki baskısını kalıcı hâle getirmesi yalnızca enerji fiyatlarını değil, ABD’nin küresel ticaret yollarını koruma iddiasını da tartışmalı hâle getirebilir.
İsrail, Çin ve Rusya neden geri planda?
Son saldırıları önceki ABD-İran savaşından ayıran en önemli özellik, Washington’ın doğrudan çatışmanın başat aktörüne dönüşmesi, İsrail’in ise görece ikinci planda kalması. ABD, İran’a yönelik hava operasyonlarını bizzat yürütürken askeri yükün büyük bölümünü de üstlendi. İran da misillemelerini ağırlıklı olarak Körfez’deki Amerikan üslerine ve bölgedeki ABD çıkarlarına yöneltti.
Bu tablo İsrail açısından önemli avantajlar sağlıyor. Tel Aviv, İran’ın askeri kapasitesinin ABD tarafından yıpratılmasından yararlanırken savaşın askeri ve siyasi maliyetinin büyük kısmını Washington üstleniyor. Böylece Netanyahu hükümeti hem doğrudan hedef olma riskini azaltıyor hem de İran’a karşı stratejik hedeflerine ABD’nin askeri gücü üzerinden ulaşmaya çalışıyor.
Çin ve Rusya ise İran’a siyasi ve diplomatik destek vermelerine rağmen doğrudan çatışmaya girmekten kaçınıyor. Pekin açısından öncelik, Hürmüz Boğazı üzerinden enerji akışının kesintiye uğramaması ve küresel ticaret zincirlerinin daha fazla zarar görmemesi. İran, Çin’in en önemli enerji tedarikçilerinden biri olmayı sürdürürken Pekin, bölgesel savaşın küresel ekonomiyi sarsacak ölçüde büyümesini istemiyor.
Moskova’nın öncelikleri ise farklı. Ukrayna savaşı devam ederken Rusya’nın Ortadoğu’da ikinci bir cepheye doğrudan askeri kaynak ayırması gerçekçi görünmüyor. Bu nedenle Kremlin, İran’a siyasi destek vermeyi tercih ederken doğrudan çatışmanın dışında kalmaya özen gösteriyor.
Bununla birlikte hem Çin hem de Rusya açısından ABD’nin Ortadoğu’da uzun süreli ve maliyetli bir savaşa sürüklenmesi stratejik avantajlar da yaratabilir. Washington’ın askeri kapasitesinin ve bütçesinin yeniden Ortadoğu’ya yönelmesi, Çin üzerindeki baskının azalmasına ve Ukrayna’ya ayrılan kaynakların sınırlanmasına yol açabilir. Bu nedenle Pekin ve Moskova, İran’ın tamamen yenilmesini istemedikleri gibi ABD’nin kısa sürede kesin bir zafer kazanmasını da kendi çıkarları açısından tercih etmiyor.
Yeni ateşkes mümkün, kalıcı barış zor
ABD ile İran arasındaki savaş, yalnızca nükleer program ya da Hürmüz Boğazı üzerindeki anlaşmazlığın ürünü değil. Çatışma, Ortadoğu’daki güç dengesi, enerji yollarının kontrolü, bölgesel ittifaklar ve küresel liderlik mücadelesinin aynı anda yaşandığı daha geniş bir jeopolitik rekabetin parçası hâline gelmiş durumda.
Washington, Körfez’deki askeri düzenini ve küresel hegemonyasını korumaya çalışırken, Tahran rejiminin bekasını, bölgesel nüfuzunu ve pazarlık gücünü savunuyor. İsrail bu süreçte ABD’nin askeri ağırlığından yararlanmayı tercih ederken, Çin ve Rusya doğrudan savaşa girmeden rakiplerinin yıpranmasını gözeten bir tutum benimsiyor.
Bu nedenle taraflar arasında yeni ateşkesler ya da geçici mutabakatlar sağlanması mümkün olsa da bunların kalıcı bir barış üretmesi zor görünüyor. Çatışmayı besleyen jeopolitik nedenler ortadan kalkmadıkça her ateşkes, savaşı bitirmekten çok bir sonraki tırmanmanın başlangıcına dönüşme riski taşıyor.




