Sarı Zarflar: dayanışmaya darbe
Hüseyin Bul 24 Temmuz 2026

Sarı Zarflar: dayanışmaya darbe

Sarı Zarflar: dayanışmaya darbe

 

İlker Çatak’ı Öğretmenler Odası filmiyle tanıdım. Bireysel karşı çıkışın, değerlerinden taviz vermeden yaşamanın zorluklarını irdelemişti. Eğitime özel bir paragraf açmış olması dikkate değerdi. Zira devlet ya da herhangi bir otoritenin bireyi eğitme( eğme ) sıraya, hizaya sokma, keskin yanlarını törpüleme refleksini, güdüsünü ve özellikle gayesini slogan atmadan ince ince işlemesi Çatak’ın sinemasının ana damarını oluşturuyor. Sarı Zarflar’da da yine eğitimi arka fona alırken aile eğitiminin önemini de örneğiyle ( çocuk karakterler ) vermekten, göstermekten geri durmuyor.
Devlet Tiyatrolarında oyunculuk yapan eski dizi oyuncusu Derya ( Özgü Namal ) ile Öğretim Görevlisi kocası Aziz’in ( Tansu Biçer ) son oyunlarının yasaklanması üzerine gelişiyor ve genişliyor. Birçok öğretim görevlisinin, öğretmenin, aydının, sanatçı ve yazarın barış bildirisine imza attıkları için bir sabah ya da gecenin bir yarısı işine son verilenlerin hayatta kalma mücadelelerine odaklanıyor Sarı Zarflar.

Sudan çıkmış balıklar
76. Berlin Uluslar arası Film Festivalinde Altın Ayı Ödülü’yle dönen film, barışı savundukları için kamuoyunda Barış Akademisyenleri olarak bilinen yaraya, mağduriyetlere çeviriyor kamerayı. O dönem büyük bir kıyım yaşanmış sadece ‘Savaşa Hayır’ dedikleri için ve sadece Kürtlerin yanında durdukları için çok bilim insanı, akademisyen, öğretmen işinden uzaklaştırılmıştı. Onurlarını kırıp açlıkla terbiye etme politikaları yüzünden mesleğinin dışında işlerde çalışmak zorunda kaldılar. İnşaatta çalışan öğretmenleri gördüm, tanıştım. Boyun eğmemek, değerlerinden taviz vermemek için çok zor işleri kabul etmek zorunda kaldılar. Sarı Zarflar’ın Aziz’i de okutmak zorunda olduğu kızı için taksicilik yapmak zorunda kalıyor.
Film biraz da konforlu alanlarında devrimcilik satanları, önerenleri eleştirme üzerine kurulu. Birçok ayağı var filmin. Ne olduğunu anlamadan sudan çıkmış balığa dönen Derya ve Aziz çiftinin savruluşuna eğiliyor. Suyu değiştirilen balıkların yeni suya alışma süreçlerinde kendi içlerindeki çatışmayı, arınmayı sorular sorarak genişletiyor. Barış istemenin neden suç sayıldığını şaşkınlıkla sorgularken meselenin barışı istemek değil savaşa destek vermemek olduğunu anlıyorlar. ‘Çıkıntılık yapmadan’ hizayı bozmadan yandan yavaş yavaş ilerlemeyi salık veren otorite, iktidar veya siyasi gücün fenerinin ışığından çıkınca cehenneme dönen hayatlarının kontrolünü kaybetme kaygısıyla içe dönük bir çatışma yaşanıyor. Karşılıklı bir birini suçlayarak asıl hedefi ıskalıyorlar.
Eril hükümranlık
Ezgi ( Leyla Smyrna Cabas ) üzerinden ergenliği perdeye o kadar güzel yansıtmış ki o dönemin ruh hali sahicilikle büyüyor. Uzaktan bakınca komik, içinde olup birebir yaşayınca belki biraz dramatik gibi görünebilir. Bu ergenlik başlığı filmin tamamına yayılmış bir bölümü oluşturuyor. Maruz kalan ve maruz bırakan. Ortada bir zorbalık olduğu malum ama kime ait olduğunu seyircinin yaş ortalaması karar verebiliyor.
Filmin diğer canlı damarı da suya sabuna dokunmadan yaşamanın steril, stabil ve stressiz yanı; bunu da abi üzerinden anlatıyor. Bu başlığında iki ayağı var. Birincisi ataerkil değerlerle çocuğu yetiştirmek aileye bunu yerleştirmek; her şeyi düzene sokan bir kişi vardır; bütün kararları baba alır geri kalan buna uyar. İkinci ayağı da yine buna paralel, bu düşüncenin doğduğu en tepe dediğimiz devlet aygıtının eril yapılanmasının bütün kurumlara ( en başta aileye ) sirayet eden uygulamaları. Aile içindeki işleyiş aslında buradan kopya çekiyor. Namazını bile çevre edinmek ( işini görmek ) için kılan insan tipinin mağdurun kardeşi olmasına rağmen karşısına geçip manalı ve pis pis sırıtışı toplumun bakış açısına pencere açıyor.
Dönem insanı ol sorunsuz yaşa düsturuna diğer bir örnek de Derya’nın arkadaşlarını bırakıp ‘yandaştv’ diye bilinen bir televizyon kanalında daha önceki bir repliğiyle aşağıladığı dizi oyunculuğuna başlaması. Burası da oldukça ironik zira dizinin ismi Cennet Bahçesi. İnsanların hareket alanlarını daraltarak tek bir seçeneğe sürüklenmelerini sağlayan siyasi iktidarın parçalanmış ailelerde o kadar büyük bir payı var ki istediği kadar aile kutsaldır desin, en az üç çocuk yapın desin. Kutsal olan emeğin direnişidir. Kutsal olan alın terinin, bilek gücünün, zihin emeğinin temizliğidir.
Korku ikliminin ilk hedefi dayanışmayı çözmektir, dağıtmaktır. Terk edilen değerler, ihanet edilen arkadaşlıklar, dostluklar, baskı altındayken sağlıksız ruh halleriyle bozulan ilişkiler derken sahada, sokakta atılması gereken çığlığı sahnede atılması filmi başka bir kulvara da çekmiyor değil. Dijital çağda neredeyse bütün duygular klavyede, sosyal medyada ve emojilerle anlatırken bunun aslında hayatta çok da bir karşılığın olmadığını söylüyor.
Oyunculuklara gelirsek Özgü Namal, Tansu Biçer ve Leyla Smyrna Cabas oldukça iyiler ve rollerinin hakkını veriyorlar; filmi sırtlıyorlar. Tartışmaları ve sorunlarıyla gerçek bir aile görüntüsünü fazlasıyla sağlıyorlar.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.