• Ana Sayfa
  • Manşet
  • İthaka’dan Mezopotamya’ya: Eve dönmenin en eski hikâyesi
İthaka’dan Mezopotamya’ya: Eve dönmenin en eski hikâyesi
Raşe Pütün 1 Ağustos 2026

İthaka’dan Mezopotamya’ya: Eve dönmenin en eski hikâyesi

İthaka’dan Mezopotamya’ya: Eve dönmenin en eski hikâyesi

 

İnsanlık tarihinin en büyük destanlarından biri, aslında bir savaş destanı değildir.

Bir eve dönüş destanıdır.

Homeros, Odysseia‘yı yazarken yalnızca Troya Savaşı’nı anlatmadı. O, insanın yurduna duyduğu özlemi ölümsüzleştirdi.

Savaş bitmişti.

Odysseus kazanmıştı. Önünde yeni krallıklar, yeni hayatlar ve hatta ölümsüzlük vardı.

Tanrıça Kalypso ona sonsuz yaşam vaat etti. Ama Odysseus’un kalbi hiçbir zaman İthaka’dan ayrılmadı.

Ve insanlık tarihinin en büyük cümlelerinden birini söyledi:

“Yine de ben her gün yurduma dönmeyi diliyorum.”

Homeros, ardından bütün çağları aşacak başka bir hakikati dile getirir:

“İnsan için kendi yurdundan ve ana babasının evinden daha tatlı hiçbir şey yoktur.”

Aradan üç bin yıl geçti.

Krallıklar yıkıldı. İmparatorluklar dağıldı. Haritalar değişti. Ama bu cümle hiç eskimedi.

Çünkü insanın en derin arzusu, yalnızca yaşamak değildir. Ait olduğu yerde yaşayabilmektir. Bu yüzden sürgün yalnızca coğrafi bir uzaklık değildir.

Sürgün; çocukluğun sesinden uzak kalmaktır. Annenin mezarından uzak kalmaktır.

İlk aşkını yaşadığın sokaklardan, ilk kelimelerini söylediğin dilden, seni sen yapan bütün hafızadan uzak kalmaktır.

İnsan bazen evini değil, hafızasını kaybeder. Bu yüzden Filistinli büyük şair Mahmud Derviş, vatanı yalnızca bir ülke olarak anlatmaz.

Onun şiirlerinde vatan, annenin ekmeğinin kokusudur.

Çocukluğun geçtiği avludur.

İlk kez adının söylendiği dildir.

Çünkü insanın gerçek evi, önce hafızasında kurulur.

Yılmaz Güney de bunu çok iyi biliyordu.

1983 yılında vatandaşlıktan çıkarıldığında yalnızca pasaportunu kaybetmedi. Ülkesine dönme hakkını kaybetti. Sürgün, onun için yalnızca Fransa’da yaşamak değildi; İthaka’ya giden yolun kapanmasıydı.

Ama umudunu hiçbir zaman kaybetmedi. Evde en çok kurduğu cümlelerden biri şuydu:

“Biz burada kalmayacağız. Bir gün mutlaka ülkemize döneceğiz.”

Bu, yalnızca bir temenni değildi. Çocuklarına bırakmak istediği en büyük miraslardan biriydi.

Çünkü insan, çocuklarına yalnızca bir soyadı bırakmaz. Bir yurt duygusu da bırakır.

Yılmaz Güney’in hayalindeki dönüş, yalnızca kendi dönüşü değildi. Ailesiyle birlikte yeniden memleketinin gökyüzü altında yaşayabilmekti.

Çünkü onun için ülke, yalnızca üzerinde yaşanacak bir toprak değildi.

Orada yarım kalan filmleri vardı. Dostlarının mezarları vardı. Çocukluğunun yolları vardı.

Annesinin dili vardı.

Vatandaşlıktan çıkarılmak, bazen bir insanın elinden yalnızca pasaportunu değil, eve dönüş hakkını da almaya çalışmaktır. Fakat insanın aidiyeti, devletlerin verdiği ya da geri aldığı belgelerle başlamaz.

Aidiyet; çocukluğun geçtiği sokaklarda, annenin sesinde, mezarlıkların sessizliğinde ve insanın kendi dilinde yaşar.

Ama sürgünün en ağır yükünü çoğu zaman çocuklar taşır. Çünkü onlar, geride bıraktıklarının değerini ancak kaybettiklerinde öğrenirler.

Henüz on yaşında bir çocuk…

Uçak bulutların üzerine yükselirken, camdan aşağıya bakıyordu.

Dağlar küçülüyordu.

Nehirler inceliyordu.

Şehir, yavaş yavaş ufkun içinde kayboluyordu.

Belki de son kez…

Tam o sırada annesinin sesi duyuldu:

“Bir daha ülkemize dönemeyebiliriz.”

O cümleyle birlikte yalnızca bir yolculuk başlamadı. Bir çocukluk sona erdi.

Küçük çocuk, gözyaşlarını tutamadı. Hüngür hüngür ağlayarak yalnızca tek bir cümle kurabildi:

“Ama ben arkadaşlarıma veda edemedim…”

İşte sürgün bazen tam da budur.

Büyüklerin uzun uzun anlattığını, bir çocuk tek cümleyle anlatır. Çünkü çocuk için vatan, haritalardan önce okul bahçesidir. Birlikte top oynadığı arkadaşlarıdır.

Kapısını çalmadan girdiği komşu evidir. Mahallesinin sesidir.

İnsan ülkesini bazen dağları için değil, vedalaşamadığı çocukluğu için özler.

Ve belki de eve dönüş, en çok yarım kalmış vedalara dönebilmektir.

Bugün dağdaki ya da sürgündeki insanların eve dönme arzusunu anlamak isteyenler, önce Odysseus’u okumalıdır.

Sonra Mahmud Derviş’i…

Sonra Yılmaz Güney’i…

Ve sonra, uçağın camından son kez ülkesine bakan o on yaşındaki çocuğu…

Çünkü dördü de aynı hakikati anlatır.

İnsan, ait olduğu yerden koparıldığında yalnızca adresini kaybetmez. Kendisinden bir parçayı kaybeder.

Belki de insan için en büyük trajedi, doğduğu topraklardan uzakta ölmektir. Daha da acısı, mezarının bile çocukluğunu bıraktığı dağlara, ovalara, köylere dönememesidir. Çünkü mezarlar yalnızca ölülerin değil, yaşayanların da hafızasıdır.

İnsan, yalnızca doğduğu toprakta yaşamak istemez. Bir gün, o toprağa emanet edilmek de ister.

Alman filozof Ernst Bloch’un şu cümlesi bütün bu hikâyelerin ortak özeti gibidir:

“Gerçek vatan, henüz kimsenin tam anlamıyla yaşayamadığı vatandır.”

Belki de barışın en derin anlamı tam burada saklıdır. Barış yalnızca silahların susması değildir. Barış, eve dönüş hakkının yeniden kazanılmasıdır.

Odysseus’un İthaka’ya dönebilmesidir.

Mahmud Derviş’in şiirlerinde özlenen toprağın yeniden umut olabilmesidir.

Yılmaz Güney’in yarım kalan düşüdür.

On yaşındaki bir çocuğun, yıllar sonra çocukluğunun arkadaşına yeniden sarılabilmesidir.

Dağdaki insanın ovaya onuruyla inebilmesidir. Sürgündekinin valizini artık kaçmak için değil, eve dönmek için hazırlamasıdır.

Çünkü bütün büyük destanlar, bütün büyük şiirler ve bütün büyük hayatlar aynı hakikati tekrar eder: İnsan, en sonunda evine dönmek ister.

İthaka bazen Ege’de küçük bir adadır.

Bazen Mezopotamya’da taş bir köydür.

Bazen yıllardır uzaktan bakılan bir dağın eteğidir.

Bazen çocukluğun geçtiği bir sokak, bazen annenin mezarı, bazen de yıllardır konuşulamayan bir dildir.

Barış, işte bütün bunlara yeniden kavuşabilme ihtimalidir. Bu nedenle barış, yalnızca siyasal bir mutabakat değildir.

İnsanın en eski hakkının, eve dönüş hakkının, yeniden tanınmasıdır.

Çünkü insanlık, Homeros’tan bugüne kadar değişmedi. Hâlâ aynı özlemle yaşıyor.

Ve hâlâ aynı cümleyi fısıldıyor:

“İnsan için kendi yurdundan ve ana babasının evinden daha tatlı hiçbir şey yoktur.”

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.