Süreç, güvenlik rejimi ve Kürt siyasal zamanı
Rüştü Demirkaya 12 Ağustos 2026

Süreç, güvenlik rejimi ve Kürt siyasal zamanı

Süreç, güvenlik rejimi ve Kürt siyasal zamanı

 

Bugün Türkiye’de “süreç” etrafında yürütülen tartışmalarda belirgin bir kavramsal karışıklık var. Bunun temel kaynağı, aynı tarihsel moment içinde ortaya çıkan ancak farklı mantıklarla işleyen iki ayrı sürecin birbirine karıştırılması ve buna rağmen tek bir müzakerenin parçalarıymış gibi ele alınmasıdır. Bu ayrım yapıldığında, hem Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) son dönemde aldığı kararların anlamı hem de devletin hâlihazırda izlediği strateji daha doğru biçimde analiz edilebilir.

Birinci süreç, PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme ve örgütsel yapısını feshetme kararıyla ilgilidir. Hareketin açıklamaları ile Abdullah Öcalan’ın değerlendirmeleri birlikte okunduğunda, bu karar devletle yürütülen bir müzakerenin ürünü olarak değil, hareketin kendi içinde uzun süredir devam eden ideolojik ve stratejik bir dönüşümün sonucu olarak sunulmaktadır. Bu çerçevede silahlı mücadelenin, en azından Türkiye sınırları içinde kalan Kürt alanı bakımından, tarihsel işlevini tamamladığı kabul edilmektedir. Siyasal mücadele başka araçlarla sürdürülecektir.

İkinci süreç ise son yıllarda Ortadoğu’da hızlanan jeopolitik dönüşümle ilgilidir. “Arap Baharı”yla başlayan yeniden yapılanma, Suriye iç savaşıyla yeni bir boyut kazanmış; Gazze savaşı ve İran’ın bölgesel kapasitesindeki değişimin ardından yoğunlaşarak bütün aktörleri yeni stratejik arayışlara yöneltmiştir. Devletler ve devlet dışı aktörler, yeni ittifaklar kurmaya, ortaya çıkmakta olan güvenlik düzenlemeleri içinde kendilerine bir yer edinmeye ve belirsizliği kendi lehlerine çevirmeye çalışmaktadır.

Hem Kürt hareketi, hem de Türk devleti bu dönüşümü bir risk ve fırsat momenti olarak okumaktadır. Kürt hareketi açısından değişen dengeler yeni siyasal imkânlar açabileceği gibi kırılganlık, tasfiye ve izolasyon da üretebilir. Ankara açısından ise aynı dönüşüm, hem bölgesel konumunu güçlendirme fırsatı yaratmakta hem de değişen denklem içinde Kürt meselesini yönetme ihtiyacını doğurmaktadır.

PKK’nin fesih kararından sonra uzunca bir zaman somut adımların atılmaması ve “Çerçeve yasa” olarak adlandırılan ve yakın tarihte TBMM’de tartışılacak olan yasa taslağının içeriği ve etrafında yürütülen tartışmaların siyasal olarak anlamlı hâle geldiği nokta tam da burasıdır: Bu durağanlık yalnızca hukuki bir gecikmeyi değil, taslağa da yansıdığı gibi yapısal bir tanınma ve muhataplık krizini yansıtmaktadır. Devlet, statü, temsil ve demokratikleşme gibi gerçekten siyasal meseleleri tartışmaktan kaçınmak için kamusal tartışmayı bilinçli biçimde “silahsızlanma”, “rehabilitasyon” ve “entegrasyon” merkezli teknik bir güvenlik çerçevesine hapsetmektedir. Bu yön değiştirmenin ve yarattığı yapay karışıklığın temel amacı, Kürtleri kolektif bir siyasal özne olarak tanımaktan ve resmî tarihin monist kurucu kodlarıyla yüzleşmekten kaçınmaktır.

Devlet, silahların belirleyici olmadığı koşullarda Kürt hareketinin Türkiye siyasetini dönüştürme konusunda ne denli güçlü bir sivil kapasiteye sahip olduğunu daha önce deneyimlemişti. Kolonyalizm literatüründe tartışıldığı üzere, yerlinin sivil ve kolektif bir özne olarak salt varlığı, kolonyal egemenliğin meşruiyet krizini açığa çıkardığı ölçüde, kolonize eden öznede derin bir ontolojik kaygı yaratabilir. Bu kapasiteyi kendi kurucu anlatısına yönelik yapısal bir tehdit olarak okuyan devlet, 2015 sonrasında Kuzey’de, Rojava’da ve belirli ölçülerde Güney’de [Irak Kürdistan Bölgesi] bu kapasiteyi zamansal ve hukuki bir askıya alma rejimine tabi tutmaya çalıştı.

Bu stratejinin devamı olarak, mevcut sürecin hâlâ “terörü sona erdirme” söylemi üzerinden yürütülüyor olması, kolonyal paranoyayı maskeleyen bir kolonyal afazi biçimi olarak okunabilir. Devlet, bu söylemsel çarpıtma aracılığıyla kendi kurucu şiddetini “kamu düzeni” adına uygulanan “koruyucu şiddet” olarak meşrulaştırmakta ve istisna rejimini süreklileştirmektedir. Böylece Kürtlerin varoluşsal ve siyasal itirazı bir “güvenlik tehdidi”ne indirgenmekte ve siyasal özne kolonyal yönetimin nesnesine dönüştürülmektedir. Bunu yaptıktan sonra artık militan da “rehabilite edilecek bir birey”, kent “güvenlikleştirilmiş bir mekâna”, kolektif hafıza ise “müzelik”, “folklorik” ya da kriminal bir unsur olarak yeniden kodlanabilir bir hale gelmiş olur.

Bu nesneleştirme rejimi iki düzeyde işler: kolonyal zamansallık ve kolonyal mekânsallık. Zamansallık düzeyinde devlet kolektif talepleri her zaman doğrudan reddetmez. Bunun yerine onları belirsiz ve sürekli ertelenen bir geleceğe havale eder. Bourdieucü anlamda insanları bekletmek, zamanın iktidar tarafından mutlak biçimde tekelleştirilmesidir. Kolonyal zamansallık, kolektif öznenin kendi siyasal zamanını kurmasını engeller. Toplum umut ile korku arasında sıkıştırılır. Reform beklentisi canlı tutulurken baskı, tasfiye ve yeniden şiddet tehdidi varlığını korur. Böylece siyasal özne, kendi geleceğini kurabilecek bir aktör olmaktan çıkarılarak devlet tarafından konumlandırılan reaktif bir nesneye indirgenir.

Bu bekletme siyasetinin kurumsal etkileri, psikopolitik tahribatıyla birlikte işler. Savaş ve barış döngüsü toplumu sürekli bir alarm hâlinde tutarken, her yeni şiddet momenti geçmiş yıkımları yeniden harekete geçirir. Ancak bu hatırlama kurucu bir siyasal başlangıca dönüşemez; çünkü hafıza artık kırılmış beklentiler, kuşaklar arası gerilimler, suçluluk ve ihanet duygularıyla yüklüdür. Sara Ahmed’e göre duygular bireysel psikolojik durumlar değil, toplumsal alanda dolaşıma girerek aktörlere, olaylara ve hafızalara yapışan güçlerdir. Dolayısıyla “Kandırıldık mı?” ya da “Kim kime ihanet etti?” gibi sorular, toplumsal güveni aşındıran ve siyasal enerjiyi dışa dönük, kurucu bir hattan içe dönük suçlamaya yönelten, kolektif olarak dolaşıma giren duygusal-siyasal biçimler olarak okumak mümkün.

Bu noktada Dominick LaCapra’nın acting out ile working through arasında yaptığı ayrım tamamlayıcı hâle gelir. LaCapra’da acting out, travmatik geçmişin geçmişte kalamaması; öznenin geçmiş ile bugün arasındaki ayrımı kurmakta zorlanarak travmayı bugünde tekrar tekrar yaşaması ve yeniden sahnelemesi durumunu ifade eder. Working through ise travmanın unutulması ya da geride bırakılması değil, geçmiş ile bugün arasında eleştirel bir mesafe kurularak travmatik deneyimin hatırlanması, anlamlandırılması ve onun bugünü belirleme biçiminin dönüştürülmesidir. Bu ayrım müzakere, ateşkes, yeniden çatışma, baskı ve yeniden beklenti döngüsü açısından düşünüldüğünde, toplum geçmişte yaşanan travmayı yalnızca hatırlamaz; her yeni kırılmayla birlikte onu bugünde yeniden yaşar ve yeniden sahneler. Tam da bu tekrar, geçmiş ile bugün arasında mesafe kurulmasını ve travmatik hafızanın working through yoluyla kurucu bir siyasal güce dönüşmesini güçleştirir. Devletin bekletme siyaseti böylece yalnızca siyasal talepleri belirsiz bir geleceğe ertelemez; toplumu geçmişin sürekli yeniden bugüne taşındığı bir acting out döngüsü içinde tutarak travmanın kolektif biçimde işlenmesi ve yeni bir siyasal başlangıcın zemini hâline gelmesini de engeller. Kolonyal zamansallık bu anlamda yalnızca hakları ertelemez; kolektif kapasiteyi içeriden aşındırır.

Bu kolonyal zamansallığın mekânsal karşılığı ise yönelim kaybıdır (disorientation). Sur, Şırnak, Nusaybin, Cizre, Dersim ve Hasankeyf gibi daha birçok Kürt kentinde geçmişten günümüze dek yaşanan örneklerde kolonyal iktidar yalnızca Kürt siyasal zamanını askıya almaz. Aynı zamanda mekânı tahrip eder ve yeniden kodlayarak yaşayan coğrafyaları steril vitrinlere dönüştürür. Böylece mekân kolektif hafızadan koparılır, coğrafya yabancılaştırılır ve Kürt özne, geçmişle bağ kurmasını ve geleceğe doğru yönelmesini sağlayan dayanaklardan mahrum bırakılır. Bu süreçte Kürtlerin “duyusal haritası” çöker. Bu çöküş yalnızca fiziksel çevrenin tanınmaz hâle gelmesi anlamına gelmez; mekânı okunabilir ve yaşanabilir kılan bedensel, tarihsel ve toplumsal referansların da çözülmesini ifade eder. Sokaklar, evler, meydanlar, mezarlıklar, kutsal alanlar, sesler, diller ve gündelik karşılaşmalar üzerinden kurulan geçmiş ile bugün arasındaki süreklilik kırıldığında, özne kendi coğrafyasında bulunmasına rağmen ona yabancılaşabilir. Böylece yönelim kaybı aynı anda zamansal ve siyasal bir nitelik kazanır: geçmişin nerede bulunduğunu belirlemeyi güçleştirirken, bugünde nerede durulduğunu ve buradan nasıl bir geleceğe yönelinebileceğini de belirsizleştirir. Mekânın yeniden düzenlenmesi bu anlamda yalnızca hafızaya müdahale etmez; kolektif öznenin kendisini tarihsel bir süreklilik içinde konumlandırma ve bu süreklilikten hareketle siyasal bir gelecek tahayyül etme kapasitesini de aşındırır.

PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme ve kendisini feshetme hamlesi, tam da zamanın ve mekânın bu şekilde kolonize edilmesine karşı, devletin kuruluşundan bu yana yeniden üretilen kısır döngüyü kırma iddiası taşımaktadır. Bu hamle, demokratik bir inşa sürecini başlatma girişimi, travmayı siyasal olarak işleyip aşma ve dönüştürme çabası olarak kendisini ortaya koymaktadır. Devletin meseleyi güvenlik rejimi içinde tutma ısrarı tam da bu nedenle anlamlıdır: Kürt siyasal alanını sürekli bir alarm hâlinde, acting out döngüsü içinde tutmayı amaçlamaktadır.

Devletin bu indirgemeci hamlesi karşısında Kürt siyasal alanının önündeki temel mesele yalnızca reaktif bir konuma hapsolmaktan nasıl kaçınılacağı değil, aynı zamanda silahlı mücadelenin sona ermesini nasıl kurucu bir siyasal başlangıca dönüştürebileceğidir. Devlet süreci güvenliğin, beklemenin ve doğrulamanın zamansallığı içinde tutmaya çalışıyorsa, Kürt hareketinin önündeki meydan okuma kendi siyasal zamanını üretmektir: devletin bir sonraki hamlesine değil, demokratik örgütlenmenin, kolektif güvenin, toplumsal onarımın ve yeni siyasal tahayyül biçimlerinin inşasına yönelen bir zaman.

Bu anlamda PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme ve kendisini feshetme kararı, yalnızca bir şiddet döngüsünü kesintiye uğratma girişimi olarak değil, farklı bir siyasal ufka doğru açılım olarak da okunabilir. Bu hamlenin önemi, onun daha geniş bir kurucu sürece tercüme edilip edilemeyeceğine bağlıdır: dile duyulan güveni yeniden inşa eden, mekânı güvenlikleştirmeden geri alan ve travmatik hafızayı demokratik bir güce dönüştüren bir süreç. O hâlde barış, silahsızlanmaya indirgenemez. Barış, Kürt toplumunun aşağıdan, zamanın, mekânın ve siyasal dilin artık devlet tarafından tekelleştirilmediği yeni bir eşiği üretme kapasitesini gerektirir.

NOT: Bu yazının İngilizce özgün hâli, “The Process, the Security Regime, and Kurdish Political Time” başlığıyla, 28 Temmuz 2026’tarihinde The Amargi’de yayımlandı. The Amargi’deki özgün yayın’da farklı akademisyenlerin bu makaleye verdikleri yanıtları da içeriyor. İlke TV için güncellenerek hazırlanan bu Türkçe sürüm yalnızca yazarın makalesini içermektedir. Makalanin tamamı için The Amargi’ sitesine bakabilirsiniz: https://www.theamargi.com/posts/the-process-the-security-regime-and-kurdish-political-time

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.