Barış denildiğinde ilk akla gelen silahların susmasıdır. Haklı olarak. Çünkü çatışmanın olduğu yerde ölüm vardır ve geride çocuklarını, kardeşlerini, eşlerini toprağa veren insanlar kalır.
Fakat çatışmanın sona ermesiyle barışın kurulması aynı şey değildir. Çünkü bu ülkede kırk yılı aşkın süre boyunca yalnızca silahlar konuşmadı onlarla birlikte bir sözlük de oluştu.
“Terörist”, “hain”, “bölücü”, “düşman”, “öteki” …
Bu sözcükler zamanla siyasi tartışmaların sınırlarını aştı ve gündelik hayatımıza yerleşti. İnsanların ne söylediğinden önce kim olduğuna baktık. Bir annenin gözyaşının bile hangi taraftan aktığını sorguladık. Bir ölüm karşısında üzülmek, bir kaybın hesabını sormak ya da yapılan bir haksızlığa itiraz etmek kimi zaman taraf tutmak sayıldı.
İnsanları mahkeme kararı olmadan suçlu ilan eden manşetler, bir fotoğrafla hedef gösterilenler, adı yerine etnik kimliği öne çıkarılanlar, ölümünün ardından bile “hangi taraftan” olduğuna bakılarak haberleştirilenler…
Gazetecilik bazen gerçeği aktarmak yerine devletin, iktidarın ya da egemen siyasi atmosferin terminolojisini yeniden üretti. Çünkü bir insanı uzun süre “düşman” olarak tarif ederseniz bir süre sonra onun başına gelen haksızlık toplumun bir bölümünün vicdanında karşılık bulmamaya başlar.
On yıllar boyunca ağır bedeller ödendi. İnsanlar öldü. Köyler boşaltıldı. Zorunlu göçler yaşandı. Faili meçhul cinayetler işlendi. İnsanlar kaybedildi. Cezaevleri, yasaklar, operasyonlar, çatışmalar ve cenazeler ülkenin yakın tarihine kazındı.
Meclis’te görüşmeler yapılıyor. Yasal düzenlemeler ve atılması gereken hukuki adımlar tartışılıyor.
Fakat devlet bir yasa çıkararak toplumdaki önyargıları ortadan kaldıramaz. Siyasi aktörler el sıkışabilir ama toplum birbirine hala kuşkuyla bakıyorsa çözümün en önemli ayağı eksik kalır.
Barışın toplumsal dilini kurmak zorundayız.
Barış Ankara’da hazırlanıp topluma tebliğ edilecek idari bir karar değildir.
“Biz daha fazla öldük.”
“Önce onlar hesap versin.”
Bir Kürt annenin çocuğunun ardından tuttuğu yas ile bir Türk annenin evladının ardından tuttuğu yas birbirinin rakibi değildir. Birinin yaşadığını kabul etmek diğerinin yaşadığını inkâr etmeyi gerektirmez. Tam tersine, barış tam da bu iki gerçeğin aynı anda var olabileceğini kabul edebilmekle mümkündür.
“Geçmişi kapatalım, önümüze bakalım.”
Toplumsal iyileşme, yaşananların üzerini örtmekle değil, onları konuşabilecek demokratik zemini oluşturmakla mümkündür.
Türkiye de artık yalnızca “Kim ne elde edecek?” tartışmasına sıkışmamalı. Daha önemli bir sorumuz var: Bundan sonra nasıl bir ülke olacağız?
Örneğin biz gazeteciler ne yapacağız?
Dün kullandığımız etiketleri bugün başka başlıkların altında yeniden mi üreteceğiz? Sosyal medya her kritik gelişmede yeniden toplu linç alanına mı dönüşecek? Siyasetçi bugün uzlaşmadan söz edip yarın seçim meydanında eski kutuplaştırıcı söyleme geri mi dönecek?
Barıştan söz edip komşumuzun kimliğinden rahatsız oluyorsak bir problem vardır. Demokrasiyi savunup yalnızca bizim gibi düşünenlerin özgürlüğünü önemsiyorsak yine aynı yerdeyiz. Kendi kaybımız için adalet isterken başkasının kaybı karşısında susuyorsak eski düzenin zihinsel sınırlarının dışına çıkamamışız demektir.
Gerçekten eşit yurttaşlığı kabul edebilecek miyiz?
Silah bırakmak somut bir eylemdir. Tarihi vardır, tarafları vardır, denetlenebilir. Zihniyet değişiminin ise tutanağı tutulamaz.
Önümüzde gerçekten tarihsel bir fırsat varsa mesele yalnızca silahlı çatışmayı geride bırakmak olmamalı. Daha demokratik, daha adil ve herkesin kendisini bu ülkenin eşit yurttaşı olarak görebildiği bir düzen kurulamıyorsa “barış” kelimesinin içi eksik kalır.
Eleştirmekten vazgeçmeden hakaret etmeyen.
Adalet isterken intikam talep etmeyen.
Kendi acısını anlatırken başkasının acısını değersizleştirmeyen bir dil.
Silahların susması elbette büyük bir başlangıç. Fakat bir ülkenin gerçekten barışıp barışmadığını silah seslerinin kesilmesinden değil sonrasında kurduğu hayattan anlayacağız.
Eğer aynı ayrımcılık devam ediyor, aynı adaletsizlikler sürüyor ve yalnızca düşmanlıkların ifade biçimi değişiyorsa, çatışmayı bitirmiş ama nedenlerini ortadan kaldıramamışız demektir.
O nedenle bugün asıl soruyu sormanın zamanı: Silahlar sustuğunda kelimeler ne yapacak? Silahların susması bir ihtimal yaratabilir ama kelimeler hala yaralamaya, ayırmaya ve hedef göstermeye devam ediyorsa o ihtimalin birlikte yaşama zeminine dönüşmesi mümkün olmayacaktır.




