Kuzey Afrika kıyısında bulunan Ceuta, Temmuz sonunda gerçekleşen kitlesel göç ölümleriyle dünyanın gündemi oldu. İspanya, Fas ve AB ortaklı müdahale ve şiddet insan hakları boyutuyla tartışmalara neden oldu. Ölümlerin ve kayıpların sayısı tam olarak öğrenilemedi. Sorumlular ise hala hesap vermiş değil. Peki, Ceuta’da, Fas’ta gerçekten neler yaşandı? Çalışmalarını Fas’ın başkenti Rabat’ta sürdüren hak savunucusu Yousra Boughdadi’ye ulaştık. Aynı zamanda Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları Ağı (EuroMed Rights) Bölgesel Programlar Sorumlusu olan Boughdadi, “Ailelerin elinde hiçbir şeye dair bir teyit yok ve hiçbir makam bu arama sürecini kendi sorumluluğunda görmüyor” dedi. İlke TV’ye konuşan Boughdadi, 14 yaşın altındaki birçok kız çocuğunun tecavüz veya cinsel saldırı şüphesiyle Ceuta’daki hastanede tedavi gördüğünü de dile getirdi.

(Fotoğraf: Yousra Boughdadi)
Ceuta’daki son göç hareketinin boyutları nelerdi? Kaç kişi öldü veya yaralandı; göçmenlere yönelik şiddet ve insan hakları ihlalleri hakkında neler biliniyor?
Ceuta, Kuzey Afrika kıyısında yer alan, Fas’ın kuzey ucunda sömürge döneminden kalma bir İspanyol bölgesi (anklavı) ve bugün Avrupa Birliği’nin Afrika ile kara sınırının bulunduğu sadece iki yerden biridir.
Temmuz ayı sonunda yaşananların boyutu eşi benzeri görülmemiş bir seviyedir. İspanyol yetkililer, 24 saat içinde Ceuta’ya 72 bin civarında kişinin giriş yaptığını kaydetti. Bu rakam, önceki en büyük vaka olan ve iki günde 8 bin civarında kişinin sınırı geçmesiyle başlı başına büyük bir kriz olarak ele alınan Mayıs 2021’deki olayların yaklaşık 9 katıdır. Sayımların kendisi tartışmalı ve bu da sorunun bir parçasını oluşturuyor. İspanya ve Fas, kaç kişinin sınırı geçtiği ve kaç kişinin geri döndüğü konusunda birbirinden farklı rakamlar veriyor.
31 Temmuz itibarıyla yaklaşık 70 bin kişinin Fas’a geri döndüğü ifade ediliyor. İspanya bu geri dönüşleri büyük ölçüde “gönüllü” olarak sunuyor. Sahadaki EuroMed Rights üyeleri ise, bireysel bir inceleme yapılmaksızın gerçekleştirilen “özet” (hızlı/toplu) geri göndermelerden bahsediyor. Burada önemli bir hukuki ayrım yapmak gerekiyor: Gönüllü ayrılış ile toplu sınır dışı etme birbirinden farklı iki eylemdir ve bunlardan sadece birincisi yasaldır.
Ölümler konusunda da rakamlar uyuşmuyor. İspanyol adli tıp birimleri 80 cenazeyi teslim aldı ve 7 Ağustos itibarıyla bunlardan sadece 4’ünün kimliği tespit edilebildi. EuroMed Rights’ın Fas’taki üyesi olan Fas İnsan Hakları Derneği (AMDH) ise 141 ölüm kaydetti. Buradaki uçurum da oldukça çarpıcı. Bu rakamların ardında ne ölüler arasında kimliği tespit edilebilenler ne de yaşayanlar arasında sayılan insanlar var. Ailelerin elinde hiçbir şeye dair bir teyit yok ve hiçbir makam bu arama sürecini kendi sorumluluğunda görmüyor. Yaralılar konusunda ise EuroMed Rights’ın elinde güvenilir bir rakam yok; bu durum bile sürecin nasıl yürütüldüğüne (daha doğrusu nasıl kayıt altına alınmadan yürütüldüğüne) dair bize bir şeyler söylüyor.
Yaklaşık 90 kişi için inşa edilmiş bir sistemde, bölgede hâlâ bin 100 civarında refakatsiz çocuk bulunuyor. Ceuta’daki tek kabul merkezi olan CETI, göçmenler ve sığınmacılar için geçici bir tesis ve kapasitesi anında aşılmış durumda. Çocuklar; hiçbir koruma sisteminin parçası olmadan ve onlardan sorumlu hiçbir makam bulunmadan sokaklarda, depolarda ve derme çatma barınaklarda uyuyor.
Bu koruma eksikliğinin ağır sonuçları var ve bu durum ilk olarak kız çocuklarını vuruyor. İspanyol tıbbi ve adli kaynakları, 14 yaşın altındaki birçok kız çocuğunun tecavüz veya cinsel saldırı şüphesiyle Ceuta’daki hastanede tedavi gördüğünü, soruşturmaların açıldığını ve gerçek sayının muhtemelen daha yüksek olduğunu bildiriyor; zira her mağdur öne çıkıp konuşamıyor. Bu, çocuk koruma ve feminist örgütlerin daha önce uyarısını yaptığı bir riskti.
Hem İspanyol hem de Fas güçleri tarafından uygulanan kitlesel geri itmeler (pushbacks), gereksiz ya da orantısız güç kullanımı, Fas ve İspanya’daki sivil toplum örgütleri tarafından belgelenmiştir. EuroMed Rights, her bir geri dönüşün kayıt altına alınması ve bireysel olarak incelenmesi talebini desteklemektedir.
Bu trajedinin ardında ne yatıyor? Afrika’dan insanları Avrupa’ya yönelik bu tehlikeli yolculuklara çıkmaya iten sosyal, ekonomik ve politik koşullar nelerdir?
Burada iki farklı zaman dilimini birbirinden ayırmak gerekiyor.
Uzun vadeli olanı, insanların bizzat yaşadığı durumdur: Tam merkezinde kuzey bölgelerinin dışlanmasının (marjinalleşmesinin) yer aldığı toplumsal bir çıkmaz ve kamu politikalarının insanlara asgari bir onur sağlamadaki başarısızlığı bulunuyor. Yaklaşık 37 milyonluk bir nüfusta, sosyal güvenliğe kayıtlı sadece 2,2 milyon insan var. 15-24 yaş arası gençlerde işsizlik oranı yüzde 27,2 seviyesinde ve bu yaş grubu için işgücünün eksik kullanımı bu yılın başlarında yüzde 45,3’e ulaştı. Aynı zamanda vize ret oranları çok yüksek, Avrupa’ya yasal yollardan çalışma amaçlı gidişler yok denecek kadar az ve aile birleşimi süreçleri yavaş ve dar kapsamlı.
Kısa vadeli olanı ise yargı kararıdır. İspanya Yüksek Mahkemesi, 8 Temmuz’da kamuoyuna duyurulan kararında, Ceuta ve Melilla sınırlarındaki tel örgülerde uygulanan özet (hızlı) ret prosedürünün, bu bölgelere doğru yüzerken denizde yakalanan kişilere uygulanamayacağına hükmetti. Kararın gerekçesi dar ve teknikti: İspanyol yasaları, fiziksel sınır bariyerlerini aşan kişilere karşı bu prosedürün uygulanmasına izin veriyor; yüzen biri ise hiçbir fiziksel sınırı aşmış olmuyor. Dolayısıyla bu kişilere kimlik tespiti, hukuki destek, tercüman ve sığınma talebinde bulunma imkânını kapsayan olağan bir geri gönderme prosedürü uygulanması gerekiyor. Bu karar, İspanya’ya girme veya orada kalma hakkı yaratmadığı gibi, İspanya’nın geri gönderme rejimini de iptal etmedi.
Fakat sosyal medyada sınırların açıldığına dair bir söylenti yayıldı ve bu söylenti, yapılan tüm yalanlamalardan çok daha hızlı ve uzağa ulaştı. Temmuz ayı sonundaki olayların acil tetikleyicisi bu olabilir. Bir söylenti, neden on binlerce insanın tek bir günde harekete geçtiğini açıklayabilir, ancak neden buna zaten hazır olduklarını açıklamaz.
‘Fas’ta yaşananlar yeni sömürgeciliğin pratik yansıması’

Bugün Afrika’dan Avrupa’ya yönelen göç; sömürgecilik ve Avrupa’nın Afrika ile olan tarihsel ilişkisi bağlamında nereye tekabül ediyor? Tarih ile bugünün göç ve sınır rejimleri arasında bir süreklilik görüyor musunuz?
Ceuta ve Melilla bunun mevcut en net örnekleridir. Afrika kıtasında yer alan, sırasıyla 20 ve 10 kilometrekarelik iki küçük İspanyol toprağı; sömürge döneminden beri elde tutuluyorlar ve bugün AB’nin Afrika ile olan tek kara sınırını oluşturuyorlar. Coğrafi olarak Fas ile İspanya arasındaki bir sınırı, Afrika ile Avrupa Birliği arasındaki bir sınıra dönüştürüyorlar.
Buradaki süreklilik, kimin seyahat etmesine izin verildiği ve kimin bu konuda özgür olduğuyla ilgilidir. Avrupa pasaportuna sahip biri, çoğu Afrika ülkesine sınırda vurulan bir damgayla girebilir. Afrika’dan başvuranların ise gelirlerini, istihdamlarını, konaklamalarını ve geri dönüş garantilerini belgelemeleri istenir ve büyük oranda da reddedilirler. Seyahat etme hakkı; milliyete, pasaporta, ekonomik kaynaklara ve algılanan kökene göre dağıtılır. EuroMed Rights olarak “sınırların ırksallaştırıldığını” söylerken kastettiğimiz şey tam olarak budur. Sistem, kişinin nerede doğduğuna bağlı olarak radikal biçimde eşitsiz haklar üretmektedir.
Evet, Avrupa ile Afrika arasındaki ilişki değişti ancak bu ilişkinin asimetrisi değişmedi. Sermaye, mallar ve Avrupa vatandaşları bu sınırdan serbestçe geçerken, Afrikalı emeği geçemez; yalnızca Avrupa’nın ihtiyaç duyduğuna karar verdiği yerlerde ve yine Avrupa’nın belirlediği koşullarda bu mümkün olabilir. Ticaret ve balıkçılık anlaşmaları derinden eşitsiz taraflar arasında müzakere edilir. AB’nin göç politikası hâlâ bir seçme/eleme aygıtı gibi çalışıyor: Üye devletlerin belirlediği şartlarda, sadece “vasıflı” olanlar ihtiyaç duyulduğunda seçilip işe alınırken, geri kalanlar hapsedilip sınırlandırılıyor (containment). Ve bu “hapsetme/sınırlandırma” işinin kendisi bir politika sektörüne dönüşmüş durumda: Avrupa devletleri, Afrika hükümetlerini bizzat kendi nüfuslarını AB adına zapt etmeleri için finanse ediyor ve konunun muhatabı olan insanların kendi haklarında alınan kararlarda hiçbir söz hakkı bulunmuyor. İşte yeni sömürgeciliğin (neo kolonyalizmin) pratikteki karşılığı budur.
Dolayısıyla evet, ortada bir süreklilik var ve Ceuta’da meydana gelen olaylar, çok az sınırın yapabildiği bir şekilde bunu gözler önüne seriyor. Bu durum, bazı hareketliliklerin (mobilitenin) bir hak olarak görülürken, diğerlerinin neden şiddet, kayıp veya ölümle sonuçlanması meşru sayılan bir ihlal (suç) muamelesi gördüğü sorusunu sormayı zorunlu kılıyor.
Kayıplar TikTok, Facebook ve Instagram’da arandı
Son “kriz” Fas’ta nasıl karşılandı? Kamuoyu, siyasi hareketler, sendikalar ve göç etmeyi düşünen insanlar yaşananlara nasıl tepki veriyor?
Siyasi tepkiler hızla geldi; ağırlıklı olarak hükümet dışındaki partilerden, soldan İslamcı ve merkez oluşumlara kadar uzanan bir yelpazeden ve çeşitli parti gençlik kollarından açıklamalar yapıldı. Sendikalar cephesinde, Fas’ın önde gelen işçi konfederasyonlarından biri olan Demokratik Emek Konfederasyonu (CDT) ve onun gençlik örgütü kamuoyuna açık bir tutum sergiledi.
Tüm bunlar, 23 Eylül’de yapılması planlanan yasama seçimlerinden 7 hafta önce gerçekleşiyor, bu da nelerin söylendiğini ve nelerin hasır altı edildiğini doğrudan şekillendiriyor. Göç konusu seçim kampanyasına girdi, ancak bir sınır meselesi olmaktan ziyade, devletin genç istihdamı, bölgesel kalkınma ve ülkenin kuzeyiyle ilgili siciline dair bir soru işareti olarak tartışılıyor. Bu konunun seçim kampanyasından sonra gündemde kalıp kalmayacağı ise ayrı bir mesele.
Hükümetin tepkisi yavaş ve sınırlı oldu. İçişleri Bakanlığı, ilk rakamını, sivil toplum tarafından tespit edilen yaklaşık 141 ölüme karşılık, olaylardan birkaç gün sonra “11 ölüm” olarak açıkladı. Bunun ötesinde, bu büyüklükte bir hareketliliğin nasıl gerçekleşebildiğine dair kamuoyuna yapılan açıklama çok azdı ve duyurulmuş hiçbir soruşturma yok. Bu sessizliğin kendisi de tartışmanın bir parçası haline geldi.
Öte yandan haber akışı ve kamuoyu tartışması aynı anda birkaç farklı mecrada ilerledi:
Arapça ve Fransızca yayın yapan bağımsız Fas medya organları, Fnideq’e ve kuzeye giderek erken dönem haberlerin çoğunu üretti; gelen rakamları güncelledi ve resmi açıklamaların yanıtlamadığı soruları sordu. Devlet medyası ve kamu yayın organları ise konuya daha geç ve daha dar bir çerçeveden dâhil oldu; büyük ölçüde resmi versiyonu aktardı ve olayları sosyal bir meseleden ziyade bir güvenlik ve sınır meselesi olarak sundu. Ancak tartışmanın büyük bir kısmı basında hiç yer almadı: Asıl tartışma Fas yerel Arapçası olan Darija dilinde TikTok, Instagram ve Facebook’ta yaşandı. Zaten söylentiler ilk olarak buralarda dolaşmaya başlamıştı ve aileler kayıp yakınlarını sonrasında yine bu platformlarda aradılar. Sonuç, ne bildiğinizin büyük ölçüde hangi dili takip ettiğinize ve hangi platformda olduğunuza bağlı olduğu parçalanmış bir tablo şeklinde.
Sivil toplum en hızlı harekete geçen kesim oldu ve belgeleme işinin büyük kısmını üstlendi. EuroMed Rights’ın Faslı üyeleri, sahadaki ölümleri ve geri göndermeleri kayıt altına aldı, resmi rakamlardan keskin bir biçimde ayrılan sayılar yayınladı. Ayrıca, yola çıkışların nedenleri ve ölü sayısına ilişkin bağımsız bir soruşturma açılması çağrısında bulunarak, sorumluluk sorusunu Fas, İspanya ve AB’nin ortak meselesi olarak masaya yatırdı.
Afrikalı göçmenler, özellikle de Fas’tan gelenler, İspanya ve AB’nin göç politikaları kapsamında ayrımcılığa maruz kalıyor mu? AB’nin yeni Göç ve İltica Paktı’nın Afrika’dan gelen göç üzerindeki muhtemel etkileri ne olabilir?
Evet. Ve bu ayrımcılık sadece yetkililerin sınırda nasıl davrandığında değil, doğrudan kuralların içine yazılmış durumda. Bir kişiye ne olacağı, o kişi daha tek bir kelime bile etmeden büyük ölçüde elinde tuttuğu pasaport tarafından belirleniyor. Aynı plaja, aynı günde, yola çıkmak için benzer gerekçelerle gelen iki insan, sadece milliyetleri temel alınarak tamamen farklı prosedürlere tabi tutulabiliyor.
Fas, dünyada en çok Schengen vizesi başvurusu yapılan ilk beş ülkeden biri ve başvuranların reddedilme oranı küresel ortalamanın çok üzerinde: 2025 yılında 114 binden fazla ret. Bu kapalı kapı, insanların deniz yolunu seçme nedenlerinden biridir. Bunun yanı sıra, 2026’nın başlarında AB, Fas’ın da yer aldığı ilk ortak güvenli menşe ülkeler listesini kabul etti. Böylece aynı insanlar önce yasal yollardan dışlanıyor, sonra da düzensiz yollardan geldiklerinde korunmaya ihtiyaçları olmadığı varsayılıyor.
Kanunun insanlara hangi hakları tanıdığı şüphe götürmez bir gerçektir. İspanyol yasalarına göre bir sınırı izinsiz geçmek idari bir suçtur. Bu, kişinin haklarını askıya almaz ve devlete sınırsız bir serbestlik vermez. İspanya topraklarına varan herkes, oraya nasıl ulaşmış olursa olsun, AB Temel Haklar Bildirgesi’nin güvencesi altındadır. İnsan onuru, fiziksel ve zihinsel bütünlük, işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele yasağı, sığınma hakkı, toplu sınır dışı edilme ve ciddi risk taşıyan yerlere geri gönderme yasağı (refoulement), çocuğun üstün yararı ve etkili bir hukuki yola başvurma hakkı bunlardan bazılarıdır. Haziran 2026’dan beri yürürlükte olan Göç ve İltica Paktı ise buna karşı işliyor. Gelişleri belli bir sıraya göre düzenliyor: Önce tarama ve kayıt, ardından olağan veya hızlandırılmış bir sığınma prosedürüne yönlendirme, reddedilme durumunda ise sınır dışı edilmeye sevk. Ceuta gibi bir sınırda taramanın 7 gün içinde tamamlanması öngörülüyor; bu sürece kimlik tespiti, biyometrik veri toplama, güvenlik kontrolleri ve bireysel sağlık taraması da dâhil. İnsanlara önce kontrol, güvenlik ve geri gönderilebilirlik (returnability) perspektifinden, ancak ondan sonra korunma ihtiyaçları üzerinden yaklaşılıyor. Buna bir de kapasitesi dolmuş bir sınır bölgesini ve 7 günlük mühleti eklerseniz, haklar kâğıt üzerinde kalır ve onları kullanma araçları ortadan kalkar. Ortada bir avukat, bir tercüman, yeterli zaman ve mekân olmadığı için kullanamadığınız bir hak, pek de hak sayılmaz.
Pakt’ın üç temel işleyiş önceliği vardır: Girişi engellemek, başvuruları hızla ayıklamak ve geri dönüşleri hızlandırmak. Bu, iltica terminolojisiyle ambalajlanmış bir kontrol mimarisidir. Bunun Afrika’dan gelen göç üzerindeki muhtemel etkisi yola çıkan insan sayısını azaltmak değil; sınır dışı işlemlerini hızlandırmak, milliyete dayalı olarak daha fazla karar almak ve filtreleme sürecinin büyük bir kısmını doğrudan Avrupa Birliği sınırları dışına -yani Türkiye’nin de aralarında bulunduğu üçüncü ülkeler meselesinin başladığı yere- itmektir.
‘Ölümcül rotaları azaltmaz çoğaltır’
İspanya ve Fas, Cebelitarık Boğazı çevresindeki kontrolleri giderek sıkılaştırdı. Bu önlemler göçmenleri Akdeniz, Ege veya Türkiye üzerinden geçen rotalar da dâhil olmak üzere daha tehlikeli yollara itebilir mi?
Bu bir varsayım değil. EuroMed Rights’ın yıllardır bölge genelinde belgelediği bir model bu.
Bir geçiş noktasını kapatmak, hiç kimseyi olduğu yerde kalmaya ikna etmez. Sadece yola çıkış noktasını başka bir yere kaydırır ve bu “başka bir yer”, çoğu zaman daha uzak ve her zaman daha tehlikeli bir yerdir. Cebelitarık Boğazı kapatıldığında bu rota ortadan kalkmadı; güneye ve batıya, Atlantik’e, Kanarya Adaları’na doğru kaydı. Şu an burası dünyanın en ölümcül göç rotası hâline geldi ve çıkış noktaları Afrika kıyılarının daha da aşağılarına inmeye devam ediyor. Son olarak Gine Conakry’ye kadar indi; bu, küçük, bazen derme çatma teknelerle günlerce süren bir okyanus yolculuğu demek. Fas ile İspanya arasındaki mesafe değişmedi. Değişen şey, insanların yolculuğa başlamaya zorlandığı yer oldu.
Bu kayma süreci hâlihazırda devam ediyor. Caminando Fronteras‘a göre, Balear Adaları’na doğru giden Cezayir rotası, İspanya’ya ana geçiş yollarından biri ve en ölümcül olanlardan biri hâline geldi. Örgüt, 2025’te bu geçişte bir önceki yılın iki katı olan bin 37 kadar ölüm kaydetti ve sadece 2026’nın ilk beş ayında en az 507 kişi yaşamını yitirdi. Bu da geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 55’lik artış demek. İşte bir kapıyı kapatmanın diğer taraftan görünüşü budur: Hareketlilik durmaz; daha doğuda, daha kötü koşullarda ve hayatlar pahasına daha ağır bedeller ödenerek yeniden ortaya çıkar.
Aynı dinamik doğuya doğru da uzanıyor. Türkiye, Avrupa Birliği’nin kendi adına insanları uzak tutmak (zapt etmek) için güvendiği ülkelerden biri zaten. Batı Akdeniz’deki her sıkılaştırma, doğudaki rotalara ve Ege’ye yönelik baskıyı artırıyor. Ve bu düzenleme, bu devletlerin her birine aynı kozu veriyor: Kontrolleri esnetmek, Brüksel’le yapılan müzakerelerde bir şantaj aracına (kaldıraca) dönüşüyor. Hareket hâlindeki insanlar, hükümetler arasında varılan ve haklarının ile hayatlarının ancak ikincil planda düşünüldüğü bir pazarlığın unsuru hâline geliyor. Bunların hiçbiri sınırda karar verilen şeyler değil. Yönetişim, koruma anlayışı ve insan hareketliliğinin siyasi amaçlarla kullanılmasıyla belirleniyor. Sadece sınır güvenliğini artırmak yola çıkan insan sayısını azaltmıyor. Yolculuğu uzatıyor, bedeli artırıyor, rotanın daha büyük bir bölümünü insan kaçakçılığı şebekelerine teslim ediyor ve ölülerin sayılmasını daha da zorlaştırıyor.
Bunun bir sonucu daha var ve bu sonuç hâlihazırda denizde olan insanları etkiliyor. Deniz hukukuna göre, birini kurtarmak, onu hayati tehlikesinin kalmadığı ve temel ihtiyaçlarının karşılanabileceği güvenli bir yere (place of safety) götürmek anlamına gelir. Bugün Avrupa Birliği’nin sahil güvenlik kapasitelerini güçlendirdiği devletlerin birçoğu “güvenli yer” olarak kabul edilemez. Oralarda kurtarma kapasitesi inşa etmek, kurtarmanın tam tersini üretir: Bu güçleri, insanları denizde yakalamaları ve kaçtıkları yere geri döndürmeleri için donatmış olur.
‘AB’nin Türkiye’de uyguladığı model Tunus, Fas ve Libya’da uygulanıyor’
Ceuta’daki ölümlerin ardından yasal ve uluslararası hesap verebilirlik nasıl olmalıdır? Daha geniş bir çerçevede, İspanya, AB, Afrikalı hükümetler ve Türkiye gibi ülkeler bu trajedilerin tekrarlanmasını önlemek için ne yapmalıdır?
Hesap verebilirlik, hâlâ kayıp olan insanlardan başlamak zorundadır. Ölüler ve kayıplar için doğrulanmış, sınır ötesi ortak bir liste yok ve hiçbir makam böyle bir liste oluşturma sorumluluğunu üstlenmedi. Seksen cenaze İspanyol adli tıp birimleri tarafından teslim alındı ve 7 Ağustos itibarıyla sadece dördünün kimliği tespit edildi. Kimlik tespiti için her yol tükenmeden hiç kimse gömülmemelidir; ailelerin bilgilendirilme ve cenazelerini alma hakkı vardır.
EuroMed Rights ve ortaklarının yıllardır üzerinde çalıştığı konu budur. Her iki yakadan kayıp yakınları, adli tıp uzmanları ve avukatlarla birlikte yürüttüğümüz “kayıpların kimlik tespiti” projesi aracılığıyla oluşturulan tavsiyeler burası için doğrudan geçerlidir. Ailelerin sağladığı verilerle cenazelerden toplanan verileri eşleştiren sınır ötesi bir veri tabanı, uygun donanıma sahip adli tıp kurumları, ailelere gerçek bir destek sunulması ve isimsiz mezarlara son verilmesi gerekiyor. Kimlik tespiti hakikat hakkıdır ve bir ailenin yas tutmaya başlayabilmesini sağlayan şeydir. Aileler ayrıca bir yakınını aramak için Ceuta’ya ve İspanya’ya seyahat edebilmelidir. Bu da söz konusu hak adına onlara istisnai vizeler verilmesi gerektiği anlamına gelir. Mevcut durumda, insanları öldüren sınır, ailelerinin onları aramasını da engelliyor.
Ölümler, kayıplar, şiddet ve geri göndermeler hakkında bağımsız soruşturmalar açılmalıdır. Üyemiz Fas İnsan Hakları Örgütü, bildirilen cinsel saldırı ve tacizlere yönelik adli soruşturmalar da dâhil olmak üzere tam olarak bunu talep etti. İspanya kendi topraklarında haklara saygı duyulmasından, Fas kendi güvenlik güçlerinin tutumundan, Avrupa Birliği ise finanse edip yönlendirdiği bu politikadan sorumludur. Çocuklar konusunda ise ek bir yükümlülük var: Çocuk Hakları Sözleşmesi bireysel değerlendirme yapılmasını zorunlu kılar ve toplu geri göndermeyi yasaklar; hiçbir kurumsal anlaşmazlık bir çocuğu sokakta bırakmayı haklı çıkaramaz.
Önleme meselesine gelince; şimdiye kadar denenen şey daha fazla kontroldü ve bu da yola çıkan insan sayısını azaltmadan yalnızca rotaların uzamasına ve daha fazla ölüme yol açtı. Tabloyu değiştirecek olan şey bunun tam tersidir: Erişilebilir yasal rotalar, AB içinde sorumluluk paylaşımı, sınır kontrolünü hukuki yolların daha zayıf olduğu ülkelere kaydıran (dışsallaştıran) düzenlemelere son verilmesi ve kendi ülkesinde kalmayı “gerçek bir tercih” hâline getirecek koşullara yatırım yapılması.
Türkiye gibi ülkeler için çıkarılması gereken ders; mültecileri zapt etme (containment) ile fon (para) takası yapan anlaşmaların, sadece Avrupa siyasetine zaman kazandırdığı ve insani bedeli diğer herkese yüklediğidir. Talep edilen şey, sınırların artık insanların kimseye hesap verilmeden ölebileceği bir yer olmaktan çıkmasıdır. Türkiye, bu düzenlemelerin üzerine inşa edildiği bir modeldir. 2016 Geri Kabul Mutabakatı bu şablonu belirlemiştir: İçeride tutmaya (zapt etmeye) karşılık para ve siyasi tavizler; üstelik içeride tutulan insanlara ne olacağını denetleyecek hiçbir mekanizma olmadan. On yıl sonra sonuçlar ortadadır. Ege’deki geri itmeler (pushbacks), bizzat Avrupa Konseyi’nin kendi organları da dâhil olmak üzere defalarca belgelenmiştir. Suriyeliler, AB’nin kendisinin bile güvenli görmediği bir ülkeye Türkiye’den geri gönderilmiştir.
Aynı şablon batıda da kopyalanıyor: Tunus’ta, Libya’da, Fas’ta… Her yeni anlaşma, sınırı Avrupa mahkemelerinden biraz daha uzaklaştırıyor ve bununla birlikte herhangi birinden hesap sorma olasılığını da ortadan kaldırıyor. Dışsallaştırma (externalization) politikası, yargı yetkisini kasıtlı olarak başka bir yere taşıyor.
Ne yapılması gerektiğinin cevabı daha fazla kontrol değil; erişilebilir yasal rotalar, Avrupa Birliği içinde sorumluluk paylaşımı, yasa uygulamasını adalete erişimin ötesine taşıyan anlaşmalara son verilmesi ve kendi ülkesinde kalmayı “gerçek bir tercih” hâline getirecek insani koşullara yatırım yapılmasıdır.




