“Seni başkan yaptırmayacağız” sözü, 2015’in siyasal koşulları içinde güçlü bir karşılık buldu ve Selahattin Demirtaş’ı Erdoğan karşıtı geniş muhalefetin önemli sembollerinden birine dönüştürdü. Bugün tartışılması gereken ise Demirtaş’ın o dönemde aldığı siyasal pozisyondan çok, Türk solu ve demokratlarının bir bölümünün Demirtaş’la kurduğu ilişkinin neden büyük ölçüde bu dönem üzerinden şekillenmiş olduğudur.
Çünkü Kürt meselesi herhangi bir liderin iktidarda kalıp kalmamasından çok daha eski, ağır ve yapısal bir devlet-toplum meselesidir. Kimlikten dile, vatandaşlık rejiminden silahlı çatışmaya uzanan ve on binlerce insanın hayatına mal olmuş böylesine tarihsel bir sorun, güncel iktidar mücadelesine indirgendiğinde stratejik hedef ile konjonktürel hedef birbirine karışır. Kürt siyasetinin temel meselesi, Türkiye’yi kimin yöneteceğinden önce, kim yönetirse yönetsin devleti bu meseleyi demokratik ve hukuki zeminde çözmeye zorlayacak kalıcı bir siyasal irade yaratabilmektir.
Demirtaş’a gösterilen sempati ile Kürt meselesinin çözümüne verilen destek de hiçbir zaman aynı şey olmadı. Erdoğan’a güçlü biçimde muhalefet eden Demirtaş’ı sahiplenmek geniş muhalefet açısından kolaydı. Asıl demokratlık sınavı, Kürtlerin tarihsel talepleri, devletle müzakere ve barışın siyasal maliyetleri gündeme geldiğinde başlıyordu.
Demirtaş’ın geçmişte iktidara karşı güçlü demokratik muhalefet yürütmesiyle bugün barışı, diyaloğu ve çözüm imkânlarını savunması arasında ilkesel bir çelişki yoktur. İktidara muhalefet etmek başka, tarihsel bir çatışmanın çözüm imkânı doğduğunda o imkânı desteklemek başka bir siyasal sorumluluktur. Değişen ilke değil, tarihsel koşulların siyasete yüklediği görevdir.
Demirtaş’ın hakkını vermek de onu siyasal hayatının belirli bir döneminde dondurmak değildir. Bir siyasetçiye saygı, onun geçmişteki tutumlarından yalnızca kendi siyasal pozisyonumuza uygun olanları seçmek değil, değişen tarihsel koşullar içinde kendi iradesini ortaya koyma hakkını tanımaktır.
Fakat bugün Türk solu ve demokratlarının bir bölümünde başka bir sorun daha belirginleşiyor: Öyle bir Demirtaş anlatısı kuruluyor ki sanki Kürt siyasetinin bütün tarihi özgürlük içinde yaşanmış, bütün siyasetçiler evlerine dönmüş, sürgünler bitmiş, zindanların kapıları açılmış ve geriye yalnızca Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğu kalmış gibi.
Oysa Kürt siyasal tarihi tek bir kişinin mağduriyetine sığmayacak kadar uzun ve ağır bir bedeller tarihidir. Zindanlardan sürgünlere, dağlardan kapatılmış partilere, siyaset dışına itilmiş kuşaklardan hayatını kaybedenlere kadar uzanan kolektif bir hafızadan söz ediyoruz. Demirtaş’ın yaşadığı hukuksuzluk bu tarihin dışında değildir; tam tersine onun devamındaki ağır halkalardan biridir.
Dolayısıyla Demirtaş’ın hakkını teslim etmek, ondan önce ve onunla birlikte bedel ödeyenlerin tarihini görünmez kılmayı gerektirmez. Demirtaş’ı kendi siyasal tarihinin içine yerleştirmek, ona gösterilecek daha sahici bir saygıdır.
Bir kişinin mağduriyetini bütün bir halkın siyasal hafızasının önüne geçirerek demokrasi savunusu yapılamaz. Demokrasi yalnızca tanıdığınız, sevdiğiniz, dilini ve üslubunu kendinize yakın bulduğunuz Kürt siyasetçinin hakkını savunmak değildir. Aynı hukuku adı bilinmeyen, size benzemeyen, sizin siyasal estetiğinize hitap etmeyen insan için de talep edebilmektir.
Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğünü istemek elbette demokratik bir taleptir. Fakat Demirtaş’ı Kürt siyasetinin neredeyse tek mağduru, tek demokratik yüzü ve tek meşru vicdanı gibi sunmak ne Demirtaş’ı doğru anlatır ne de demokrasiyi savunur. Üstelik Demirtaş’ın kendisini de içinden çıktığı kolektif mücadeleden koparıp kişiselleştirilmiş bir siyasal sembole indirger.
Bugün asıl dikkat çekici olan, Demirtaş’ın adının Kürt siyasetinin mevcut tercihlerini sorgulamanın ve iktidarla yürütülen diyaloğu tartışmalı hâle getirmenin araçlarından birine dönüştürülmesidir.
Demirtaş bugün barışı, diyaloğu ve sürecin somut adımlarla ilerlemesini savunuyorsa, ona gösterilecek gerçek saygı bu iradeyi de ciddiye almaktır. Onu savunurken bugünkü siyasal iradesini görmezden gelmek, Demirtaş’ı savunmak değil; onun adına hangi Demirtaş’ın kabul edilebilir olduğuna başkalarının karar vermesidir.
Buradaki çelişki Demirtaş’ın değil, ona seçici biçimde yaklaşanların çelişkisidir. İktidara karşı güçlü bir muhalefet figürü olduğunda siyasal iradesini önemseyip, aynı siyasetçi barış ve diyalog konusunda farklı bir tarihsel sorumluluk üstlendiğinde bu iradeyi görmezden geliyorsanız, savunduğunuz Demirtaş’ın kendisi değil, kendi siyasal konumunuza uygun düşen Demirtaş imgesidir.
Daha önemlisi, elli yıllık Kürt meselesi hiçbir siyasi partinin ya da liderin ikbaline bağlanamayacak kadar büyük bir meseledir. Devlet meseleleri devletin kurumlarıyla çözülür; o kurumların başında meşruiyete sahip hangi iktidar bulunuyorsa siyasal muhatap da kaçınılmaz olarak odur. Bir iktidara muhalif olmak başka şeydir; o iktidarın döneminde ortaya çıkan bir barış ihtimalini sırf muhatabı o iktidar olduğu için değersizleştirmek başka.
Barışın gerçek sınavı onu kimin yaptığı değil, neyi değiştirdiğidir: Hukuku değiştiriyor mu, çatışmayı sona erdiriyor mu, demokratik alanı genişletiyor mu, Kürtlerin eşit yurttaşlığını güçlendiriyor mu? Ölçüt bunlar olmalıdır.
Bu nedenle Türk solu ve demokratlarına sorulması gereken asıl soru şudur:
Demirtaş’ın özgürlüğünü ve siyasal iradesini mi savunuyorsunuz, yoksa yalnızca kendi siyasal pozisyonunuzla örtüşen Demirtaş’ı mı?
Çünkü Demirtaş’ın hakkını savunmanın yolu Kürtlerin hafızasını Demirtaş’ta başlatmak değildir. Demirtaş’ın da içinden geldiği, taşıdığı ve bir parçası olduğu büyük kolektif siyasal hafızanın hakkını teslim etmektir.
Elli yıllık bir çatışmanın ardından asıl soru “Bu barışı kim yapıyor?” değil, “Bu ülke artık bu meseleyi nasıl çözüyor?” olmalıdır.




