Kürt meselesinin çözümüne yönelik süreç kapsamında hazırlanan Çerçeve Yasa olarak da bilinen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” kanun teklifi Meclis’te kabul edildi. Kamuoyunda geniş bir yankı uyandıran çerçeve yasaya dair sivil toplum, hukukçu ve sanatçılar başta olmak her kesimden değerlendirmeler gelmeye devam ediyor.
Yönetmen ve sinemacı Emin Alper, çerçeve yasanın eksiklik ve sorunlarına rağmen bir dönüm noktası özelliği taşıdığını söyleyerek, demokrasi mücadelesinin önümüzdeki süreçlerde de devam edeceğini belirtti.
MA’dan Roza Alper’in haberine göre Emin Alper, şunları söyledi:
“Her şeyden önce akan kanın duracak olması ve gelecek nesillerin çatışma ortamında büyümeyeceği ihtimali başlı başına çok kıymetli bir şey. Ancak yasanın önemini abartmamak ve ihtiyatlı olmak gerek. Elbette ki ‘terör’ bahanesi Türkiye’de yıllarca sivil ve demokratik siyasetin önünü tıkamak için kullanıldı. Bu bahanenin ortadan kalkacak olması mühim ama tek başına yeterli değil. Çünkü iktidar bir süredir belediyelere darbe yapmak ve insanları tutuklamak için ‘terör’ bahanesine sarılmaya ihtiyaç duymadığını bütün açıklığıyla gösterdi. Zaten hapishaneler yatarı olmayan suçlardan dolayı içeride yatanlarla dolu. Bırakın anayasayı kanunların bile uygulanmadığı bir ülkede sadece silah bırakma anlaşmasından demokratikleşme adına bir şeyler beklememek gerekir. Bu yönüyle demokrasi mücadelesi her zaman ki aciliyetiyle devam ediyor ve önümüzdeki süreçte de devam edecek.”
‘Mücadele gerektirecek’
Çerçeve yasanın varlığının tek başına yeterli olmadığını ve yasanın pek çok kararı birtakım kurullara bırakıldığının altını çizen Alper, “Silahların bırakıldığına MGK (Milli Güvenlik Kurulu) karar verecek ve ceza ertelemeleri o zaman başlayacak. Ancak kanunun nasıl uygulandığını görmeden PKK tümüyle nasıl iktidara güvenecek ve tümüyle silah bırakacak? Bu altı aylık dönemin oldukça gergin geçeceğe benziyor. Bir de siyaset yasağı meselesi var. Siyaset yasağını kaldıracak olan da yine Cumhurbaşkanlığı denetiminde bir kurul. Bu kurula güvenmemek için fazlasıyla sebep var. Çerçeve yasanın var olan haliyle bile adaletli bir biçimde uygulanması ciddi mücadele gerektirecek” diye belirtti.
‘Barış ise ancak demokratikleşmeyle gelebilir’
Alper, “Geçmişin yarattığı güvensizlikler ve düşmanlıklar tabi ki bir yasayla ortadan kalkmayacak. Ancak yasa bir başlangıç noktası olabilir. Yasa mucize yaratmayacak ama savaş devam ederken de karşılıklı husumetlerin sönümlenmesini beklemek büyük bir hayal. Önce barışalım sonra yasa yaparız düşüncesi pek gerçekçi değil. Gerçekçi olan önce iyi kötü bir yasayla başlamak ve barış sürecini sonrasında derinleştirip ilerletmek. Önce akan kan durmalı ki taze yaralar yeni düşmanlıkları körüklemesin. Silahlar susup siyaset konuşulmaya başlandığı zaman diyalog zemini ortaya çıkar ve ancak o zaman taraflar birbirini anlama, geçmişle yüzleşme konusunda adımlar atabilir. Tabi ki bu konuda da çok zorluk var. Türk milliyetçiliğinin asimilasyoncu tavrını kolay bırakmasını beklemiyorum ama en azından bir Kürt vatandaşını potansiyel ‘terörist’ olarak algılayan bakış açısı kaçınılmaz olarak ortadan kalkacak. Daha geniş soluklu bir barış ise ancak demokratikleşmeyle gelebilir” ifadelerini kullandı.
‘Kutuplaşmanın azalmasıyla ve hukuk devletinin inşasıyla mümkün’
Farklı kimliklerin serbest bir biçimde ifade edilmesinin var olan kutuplaşmanın azalmasıyla ve hukuk devletinin inşasıyla mümkün olduğunun vurgulayan Alper, “Sadece Kürtler ve Türkler değil derin fay hatlarıyla birbirinden ayrılmış topluluklar (laik-muhafazakar, Alevi-Sünni) birbirlerini kendi varoluşlarına tehdit olarak algılamaktan çıkmalı ki bir toplumsal barıştan söz edelim” diye belirtti.
‘Bağımsız sinemanın da geçmiş travmalarla ve yüzleşebilmesi için özgür olması gerekiyor’
Sanat ve sinemanın, toplumsal hafızaya yönelik rehabilitasyonda ve barışın inşasında hem yapıcı hem de yıkıcı bir rol oynayabileceğini aktaran Alper, “Son yıllarda TV kanalarında özellikle TRT’de yayınlanan ve bonkörce finanse edilen dizilerin toplumsal barışa hiçbir katkı sunmadığı, tam aksine düşmanlıkları körüklediği ortada. Sanatın ve sinemanın toplumsal barışa destek sunar hale gelebilmesi için anlamlı bir kültür politikası gerekiyor. Onu da tek derdi kültürel hegemonya olan bu iktidardan beklemiyorum. Kitlesel tüketime açık sinema dışında bağımsız sinemanın da geçmiş travmalarla ve yaralarla yüzleşebilmesi için öncelikle özgür olması gerekiyor. Bugün Türkiye’de Kürt sorununu en hafifinden ele alan filmlerin bile yapılması neredeyse imkansız. Bakanlık destekleri söz konusu olduğunda net bir sansür var. Bakanlık dışından finansal kaynak bulmanız da çok zor çünkü özel sermaye de iktidarın gazabını üzerine çekmekten korkuyor. Yapılabilen tek tük film ise çok kısıtlı imkanlarla yapılabiliyor ve onlar da doğrudan yasaklama tehdidiyle karşı karşıya. Yakın zamanda Kazım Öz ve Özkan Küçük’ün filmleri yasaklandı. Birkaç gün önce Bingöl Elmas’ın belgeseline Kültür Bakanlığı’ndan verilen fon belgeselin politik bulunduğu gerekçesiyle geri istendi. Kısacası bu alanda da barışa destek için demokratikleşme ve özgürleşme gerekiyor” diye kaydetti. (MA)




