Deyişin kapısına kilit vurulur mu?
Esra Çiftçi 21 Ağustos 2026

Deyişin kapısına kilit vurulur mu?

Deyişin kapısına kilit vurulur mu?

 

Sabahat Akkiraz, Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri’nde sahne programıyla ilgili yaptığı sosyal medya paylaşımıyla yeni bir tartışmanın kapısını açtı. Akkiraz, normalde sahne alacağı saati “malum nedenden” dolayı özellikle erkene aldırdığını açıkladı ve ardından şu cümleyi kurdu: “Benim deyişlerim herkese nasip olmaz.”

Peki “malum neden” neydi?

Akkiraz’ın işaret ettiği isim, etkinliklere katılan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’ydı. Hatimoğulları, Akkiraz’ın sahnede olduğu sırada konser alanında değildi; Akkiraz’ın programının tamamlanmasının ardından alana geldi. Akkiraz’ın paylaşımı da sahne saatindeki değişikliğin bilinçli bir tercih olduğunu ortaya koyuyordu.

Elbette Akkiraz’ın bir siyasetçiyi eleştirme, onunla aynı ortamda bulunmak istememe hakkı vardır. Ancak mesele bu siyasi tepkinin Alevi deyişleri üzerinden ifade edilmesiyle başka bir yere taşınıyor.

Çünkü bu cümlede insanın takıldığı yalnızca “herkese nasip olmaz” kısmı değil. Asıl üzerinde durulması gereken belki de cümlenin başındaki o tek kelime: “Benim.”

Benim deyişlerim…

Gerçekten kimin deyişleri?

Sabahat Akkiraz, kuşkusuz Alevi müzik geleneğinin önemli yorumcularından biri. On yıllardır deyişleri, nefesleri ve türküleri güçlü sesiyle geniş kitlelere ulaştırdı. Fakat bir kültürün taşıyıcısı olmakla o kültürün sahibi olmak aynı şey değildir. Pir Sultan’ın, Hatayi’nin, Kul Himmet’in, Nesimi’nin sözlerini seslendirmek o sözler üzerinde mülkiyet hakkı vermez. Sanatçının sesi kendisinindir, yorumu kendisinindir, siyasi görüşü kendisinindir ama yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan deyişler yalnızca onun değildir.

Üstelik bu söz herhangi bir yerde değil, Hacıbektaş’ta söyleniyor. Hacıbektaş yalnızca bir festival alanının ya da bir sahnenin adı değildir. Yüzyıllardır insana insan olduğu için değer veren bir öğretinin hafızasını taşır. “Can” denildiğinde unvanın, makamın ve kimliğin geriye çekildiği, rızalık denildiğinde birbirine karşı sorumluluk taşıyan insanların esas alındığı bir anlayıştan söz ediyoruz.

Tam da bu yüzden Akkiraz’ın kullandığı “nasip” sözcüğü ayrıca üzerinde durmayı hak ediyor.

Yol’da nasibi kim dağıtır? Bir sanatçı mı, bir siyasi görüş mü, bir sahnenin sahibi mi?

Üstelik Akkiraz’ın bu sözlerle mesafe koyduğu Tülay Hatimoğulları da Alevi kimliğiyle bilinen bir siyasetçi. Tartışmanın bir tarafında Alevi deyişlerinin önemli bir yorumcusu, diğer tarafında aynı inanç ve kültür dünyasının içinden gelen bir kadın var. Siyasi görüş ayrılığı, ortak bir inanç ve kültür mirasını birinin diğerine “nasip görmeyeceği” bir noktaya taşıyabiliyorsa üzerinde düşünülmesi gereken yalnızca iki kişi arasındaki gerilim değildir. Asıl düşündürücü olan, siyasetin ortak hafızanın ve yolun önüne ne kadar geçebildiğidir.

Aynı yolun insanları siyasi olarak ayrı düşebilir ama yolun sözünü birbirlerinden esirgeyebilir mi?

Alevi öğretisinde nasip, birinin diğerine lütfettiği bir ayrıcalık değildir. İnanç dünyasında derin karşılığı bulunan bu kavramı siyasi bir dışlamanın içine yerleştirmek insanı ister istemez şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Kendimizi ne zamandan beri yol ile can arasına koyabilecek bir makamda görüyoruz?

Aleviler yüzyıllar boyunca kapının dışında bırakılmanın ne demek olduğunu yaşayarak öğrendi. İnançları yok sayıldı, ibadethaneleri tanınmadı, kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa uğradılar. Bir zamanlar o kapının dışında bırakılmış bir toplumun kültürel hafızasını taşıyanların bugün başka birine kapıyı göstermesi bu nedenle çok daha ağır bir çelişkidir.

Yolun ölçüsü yalnızca güzel söz söylemek değildir. “İncinsen de incitme”, “Eline, beline, diline sahip ol” sözlerini duvarlara asılacak vecizeler olarak değil, insanın davranışını sınayan ölçüler olarak kabul ediyorsak bunları en çok da kendimizden olmayana karşı kullandığımız dilde hatırlamak gerekir. Eleştiri haktır; fakat eleştiri ile dışlama arasındaki sınır kullandığımız dilde ortaya çıkar.

Sabahat Akkiraz’ın geçmişine baktığımızda bugünkü sözünün yarattığı çelişki daha da belirginleşiyor.

Yıl 2011. Aynur Doğan, İstanbul’daki bir konserde Kürtçe şarkı söylediği sırada protesto ediliyor. Akkiraz o gün buna karşı çıkıyor ve çok kıymetli bir cümle söylüyor:

“Halkların türküleri barış için söylenir.”

Aradan yıllar geçiyor ve aynı sanatçı Hacıbektaş’ta bu kez “Benim deyişlerim herkese nasip olmaz” diyor.

İşte asıl soru burada: “Halkların türküleri barış için söylenir” diyen Sabahat Akkiraz’dan, “Benim deyişlerim herkese nasip olmaz” diyen Sabahat Akkiraz’a nasıl gelindi?

İnsanların siyasi düşünceleri elbette değişebilir. Akkiraz bugün yürütülen sürece karşı çıkabilir, bir siyasi partiyi ya da siyasetçiyi ağır biçimde eleştirebilir. Ancak siyasi itiraz başka, politik öfkeyi yüzlerce yıllık bir inanç ve kültür mirası üzerinden ifade etmek başka şeydir.

Alevi müziğinin bu topraklardaki yeri de tam burada hatırlanmalı. Deyişler yalnızca dinlenmek için söylenmedi. Kimi zaman inancı, kimi zaman itirazı, kimi zaman acıyı ve hafızayı taşıdı. Sözün bastırıldığı dönemlerde söz oldular, unutulmak istenenin hafızasını tuttular. Bu nedenle Alevi deyişini seslendirmek yalnızca bir repertuvar seçimi değildir arkasında kuşakların bıraktığı büyük bir tarihsel yük vardır.

O yük sanatçıya ayrıcalıktan çok sorumluluk verir.

Aşık Daimi’nin, Davut Sulari’nin, Aşık Veysel’in, Muhlis Akarsu’nun, Aşık Mahzuni Şerif’in ve daha nice ozanın sözü bir cemde söylendi, bir köy evinde yankılandı, meydanlara çıktı, başka şehirlere, başka ülkelere taşındı. Onları yaşatan, önlerine çizilen sınırlar değil, sözlerinin başka insanların gönlüne ulaşabilmesiydi.

Sabahat Akkiraz’ın yıllarca Alevi deyişlerini seslendirmiş olması ona bu kültür tarihinde önemli bir yer kazandırmıştır ama tam da bu nedenle kullandığı dil daha fazla sorumluluk gerektirir. Hacı Bektaş’ın adının anıldığı bir sahnede bulunmak başka, o öğretinin insan anlayışını kendi dilinde yaşatabilmek başka şeydir.

Yolun sözünü söylemek, insanı yolun sahibi yapmaz.

Belki bugün Akkiraz’ın yıllar önce kurduğu cümleyi yeniden hatırlamasının zamanı gelmiştir:

“Halkların türküleri barış için söylenir.”

O sözün değeri hala yerinde duruyor. Fakat bugünkü cümleyle arasındaki mesafe de ortada. Büyük sanatçılık yalnızca geçmişte söylenen güzel türkülerle ölçülmez; insanın bugün kurduğu cümlelerle de sınanır.

Sabahat Akkiraz’ın sesi kendisine aittir. Sahneye çıkıp çıkmamak, saatini değiştirmek, bir siyasetçiyi dinlemek istememek onun tercihidir.

Sahne saati Akkiraz’ındır, deyiş değil.

Mikrofon Akkiraz’ındır, sözün tarihi değil.

Çünkü o deyişler Akkiraz’dan önce de vardı, ondan sonra da olacak. Bir telden başka bir tele, bir dilden başka bir dile, bir candan başka bir cana geçerek bugüne ulaştılar. Belki de deyişin asıl “nasibi” budur: Kimin gönlüne varacağını onu söyleyenin belirleyememesi.Sabahat Akkiraz bu büyük geleneğin önemli seslerinden biridir ama ses, sözün sahibi değildir. Sesler gelir geçer. Deyiş kalır.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.