Öcalan, silahsız felsefe ve siyasi partiler
Müslüm Yücel 27 Ağustos 2026

Öcalan, silahsız felsefe ve siyasi partiler

Öcalan, silahsız felsefe ve siyasi partiler

 

Silahsız felsefeyi, silahın bırakılmasından öte, silaha ihtiyaç duymayan bir siyasal ilişkinin kurulması olarak tanımlamıştım. Silah bırakmak bir eylemdir; silaha ihtiyaç bırakmamak ise siyasal bir durumdur. Öcalan’ın 2024 sonlarından 2026’ya uzanan çizgisi bu ayrımı yeniden gündeme getiriyor. Çünkü mesele yalnızca silahlı mücadelenin sona ermesi değil, silahın siyasal araç olmaktan çıkmasıyla oluşan alanın nasıl doldurulacağıdır.

Bu dönüşüm üç aşamada düşünülebilir: Silahın bırakılması, siyasal alanın açılması ve silaha ihtiyaç duymayan bir düzenin kurulması. İkinci ve üçüncü aşamalar belirleyicidir. Çünkü silahın yokluğu tek başına ne müzakere ne de güvence üretir. Siyasal alanın genişlemesi, hukuki güvencelerin kurulması, demokratik temsil ve katılım mekanizmalarının işlerlik kazanması gerekir.
Burada iletişim ve karşılıklılık kurucu bir önem taşır. Silahsız siyaset, yalnızca konuşma hakkını değil, dinleme yükümlülüğünü de içerir. Rakibi düşmanlaştırmak yerine siyasal özne olarak tanımak, çatışmayı ortadan kaldırmadan onun çözüm biçimini değiştirmek demektir. Güç de başkasını yenme veya susturma kapasitesinden, birlikte yaşayabilme ve ortak karar alabilme kapasitesine dönüşmelidir.

Bu nedenle silahsız felsefe yalnızca silah bırakan tarafın değil, devletin, toplumun ve siyasi partilerin de dönüşümünü gerektirir. Asıl soru şudur: Mevcut siyasi partiler, silahlı felsefenin yalnızca fiziksel şiddette değil; dışlama, mutlaklaştırma, itibarsızlaştırma ve tahakküm biçimlerinde de süren izlerinden nasıl arınabilir?

Siyasi partiler, modern demokrasinin temel kurumlarından biridir. Toplumsal talepleri siyasal alana taşıyan, temsil eden ve müzakere eden aracılardır. Fakat partiler, tarihsel olarak yalnızca temsil kurumları olmamışlardır. Birçok durumda zor mantığının farklı biçimlerini yeniden üreten yapılar haline de gelebilmişlerdir. Burada silahlı felsefeyi dar anlamda fiziksel silah kullanımıyla sınırlamamak gerekir. Silahlı felsefe, siyaseti temelde güç kapasitesi, tahakküm ve karşı tarafı etkisizleştirme üzerinden düşünen bir anlayıştır. Bu anlayış, silah olmadan da varlığını sürdürebilir: Söylem tekeli, dışlama, itibarsızlaştırma, karar alma süreçlerini kapatma ve kendi hakikatini mutlaklaştırma yoluyla.

Bugünkü Türkiye siyasetine bakıldığında, bu dönüşümün siyasi partiler açısından ne kadar önemli olduğu daha açık görülür. 2025’te başlayan ve 2026’da Meclis zeminine taşınan süreç, partileri yalnızca silahların bırakılması konusunda değil, sürecin nasıl adlandırılacağı, hangi siyasal çerçevede ele alınacağı ve hangi hukuki mekanizmalarla güvence altına alınacağı konusunda da bir tutum almaya zorladı. AK Parti ve Cumhur İttifakı süreci ağırlıklı olarak ‘Terörsüz Türkiye’, toplumsal bütünleşme ve güvenlik ekseninde tanımlarken; DEM Parti ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ kavramını öne çıkardı ve TBMM komisyonunun raporundaki ‘terör’ merkezli terminolojiye itiraz etti. Bu farklılık, yalnızca kavramsal bir ayrılık değildir; aynı zamanda geçmiş çatışmanın nasıl okunacağı ve geleceğin hangi siyasal ilişki üzerinden kurulacağı konusunda iki farklı yaklaşımı gösterir.

CHP, Yeni Parti ve diğer muhalefet partileri açısından da mesele, sürecin dışında kalmak ya da yalnızca desteklemekten çok, onun demokratik ve hukuki çerçevesinin nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getiriyor. TBMM’de kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 11 siyasi partinin katılımıyla çalışması ve 137 kişi ve kurumun görüşünü alması, sürecin en azından kurumsal düzeyde çoğulcu bir zemine taşınması yönünde önemli bir örnek oluşturdu. 2026’da kabul edilen yasal düzenlemeler ise tartışmayı daha da somutlaştırdı. Buradaki temel mesele, partilerin sürece yalnızca kendi siyasal pozisyonlarını kabul ettirme çabasıyla mı yaklaşacağı, yoksa birbirlerinin meşru kaygılarını ve taleplerini tanıyan ortak bir siyasal zemin mi kuracağıdır. Silahsız felsefe açısından belirleyici olan da tam olarak budur: Partilerin aynı konuda aynı şeyi düşünmesi değil, farklı düşündükleri halde ortak bir siyasal alanı koruyabilmeleridir.

Bu nedenle silahsız felsefenin siyasi partiler açısından ilk somut sınavı, partinin kendi iç örgütlenmesinde ortaya çıkar. Bir parti dışarıda çoğulculuk savunurken kendi içinde farklı düşüncelere tahammül edemiyorsa, silahsız siyaset anlayışını henüz kurmuş değildir. Parti içi muhalefetin ihanet olarak görülmesi, kararların sürekli merkezileşmesi, adayların ve politikaların tabanın katılımı olmadan belirlenmesi, fiziksel zor içermese bile tahakküm ilişkilerini yeniden üretebilir. Buna karşılık silahsız felsefenin kurumsal karşılığı, farklı düşünen üyelerin susturulmadan, dışlanmadan ve düşmanlaştırılmadan siyasal özne olarak kalabilmesidir.

İkinci sınav, partiler arası rekabettir. Seçimler ve siyasal mücadele kaçınılmaz olarak farklı çıkarları ve programları karşı karşıya getirir. Silahsız felsefe bu çatışmayı ortadan kaldırmayı değil, çatışmanın çözüm biçimini değiştirmeyi amaçlar. Rakip parti, yok edilmesi gereken bir düşman değil, siyasal alanın meşru bir öznesidir. Seçim dönemlerinde rakibi “hain”, “vatan düşmanı” ya da mutlak bir tehdit olarak kodlamak, fiziksel şiddet içermese bile karşı tarafın siyasal meşruiyetini ortadan kaldırmaya yönelen bir zor biçimi yaratabilir. Buna karşılık silahsız siyaset, rakibin programını sert biçimde eleştirmeyi mümkün kılarken onun siyasal varlığını inkâr etmez. Gerçek güç, rakibi susturmakta değil, onu ikna edebilmekte ve toplum önünde daha güçlü bir ortak yaşam önerisi sunabilmektedir.

Üçüncü sınav ise partinin toplumla kurduğu ilişkidir. Parti, toplumsal talepleri yalnızca kendi ideolojik süzgecinden geçirerek temsil etmemelidir. Temsil, tek yönlü bir aktarım değil, dinleme ve ortak karar alma sürecidir. Seçimden seçime yurttaştan oy istemek ile yurttaşı karar alma süreçlerinin sürekli bir parçası haline getirmek arasında önemli bir fark vardır. Yerel meclisler, mahalle toplantıları, katılımcı bütçe uygulamaları, parti politikalarının hazırlanmasında farklı toplumsal kesimlerle düzenli görüşmeler ve yerel karar süreçlerine yurttaş katılımı, “söyle ve dinle” ilkesinin kurumsal karşılıkları olabilir. Parti, toplumun farklı kesimlerini yalnızca temsil edilecek kitleler olarak değil, siyasal özne olarak gördüğünde, silahın bıraktığı boşluğu doldurabilecek yeni bir meşruiyet alanı yaratabilir.

Felsefi temeli burada daha da netleştirebiliriz. Sokrates’in pratiği, gücün yalnızca cevap vermekte değil, soru sorma ve düşünmeye davet etme kapasitesinde de bulunduğunu hatırlatır. Bir parti, kendi programını dayatmak yerine toplumun temel sorunlarını ortak sorulara dönüştürebildiğinde farklı bir siyasal güç üretir. Spinoza’nın özgür düşünce anlayışı, düşüncelerin zor yoluyla değil, tartışma ve ortak akıl yoluyla dolaşabildiği bir kamusal alanın korunmasını gerektirir. Marx’ın teori-pratik ilişkisi, partinin düşüncesini yalnızca ideolojik bir söylem olarak değil, toplumsal ilişkileri dönüştüren somut bir pratik olarak kurmasını gerektirir. Bookchin’in tahakküm eleştirisi ise partinin kendi içinde ve dışında hiyerarşik, dışlayıcı ve monolojik yapıları sorgulamasını zorunlu kılar.

Bu dört hat birleştiğinde, siyasi partinin silahsız felsefedeki konumu şöyle özetlenebilir: Parti, gücünü başkasını yenme kapasitesinden değil, başkasıyla birlikte yaşayabilme ve ortak gelecek kurabilme kapasitesinden türetmelidir.

Bu dönüşüm, partilerin üç düzeyde kendini yeniden inşa etmesini gerektirir. Birinci düzey, iç örgütlenme düzeyidir. Parti, kendi içinde zorun epistemik ve siyasal biçimlerini sürdürmemelidir. Tek bir hakikat anlayışının dayatılması, iç muhalefetin susturulması ve kararların sürekli yukarıdan aşağıya aktarılması, silahsız felsefenin ruhuna aykırıdır. Özgür düşünce ve diyalog, partinin dışarıya yönelik söylemi kadar kendi iç işleyişinin de kurucu ilkesi olmalıdır. Aksi halde parti, silahsız bir yapı olarak görünse bile tahakküm mantığını yeniden üretir.

İkinci düzey, siyasal rekabet düzeyidir. Partiler arası mücadele kaçınılmazdır; çıkarlar, ideolojiler ve programlar çatışabilir. Silahsız felsefe, bu çatışmayı ortadan kaldırmayı değil, çatışmanın çözüm biçimini değiştirmeyi amaçlar. Rakip parti, yok edilmesi gereken bir düşman değil, siyasal alanın meşru bir öznesidir. İtibar suikastı, sürekli dışlama ya da hain söylemi, fiziksel silahın yerini alan yeni zor biçimleridir. Gerçek güç, rakibi susturmakta değil, onu ikna edebilmekte ve toplum önünde daha ikna edici bir ortak yaşam önerisi sunabilmektedir.

Üçüncü düzey, toplumla ilişki düzeyidir. Parti, toplumsal talepleri yalnızca kendi ideolojik süzgecinden geçirerek temsil etmemelidir. Temsil, tek yönlü bir aktarım değil, dinleme ve ortak karar alma sürecidir. “Söyle ve dinle” ilkesi burada kurumsallaşmalıdır. Parti, toplumun farklı kesimlerini siyasal özne olarak tanıdığında, silahın bıraktığı boşluğu doldurabilecek meşruiyeti üretebilir. Aksi halde temsil iddiası yeni bir tahakküm biçimine dönüşebilir.

Bu üç düzey birlikte ele alındığında, siyasi partilerin silahsız felsefedeki konumu netleşir. Parti, silahlı felsefenin kalıntılarından arınarak gücün niteliğini değiştiren bir kurum haline gelebilir. Bu, partinin güçsüzleşmesi demek değildir. Tam tersine, partinin gücünü daha kalıcı ve meşru bir zemine taşıması demektir. Çünkü silaha, tehdide ve dayatmaya ihtiyaç duymayan bir siyaset, uzun vadede daha geniş bir toplumsal rıza üretebilir.

Öcalan’ın son dönemindeki demokratik toplum ve demokratik siyaset vurguları, siyasi partiler için de bir imkân alanı açar. Bu imkân, partilerin eski refleksle “güçlü olan kazanır” mantığına geri dönmesiyle kapanabilir. Ya da partilerin çatışmayı zorun belirleyiciliğinden çıkararak farklılıkları ortak bir geleceğe dönüştürme kapasitesi geliştirmesiyle açılabilir. Silahsız felsefenin asıl sınavı burada yatar: Siyasi partiler, silahın yokluğunu bir boşluk olarak mı yaşayacak, yoksa bu yokluğu yeni bir siyasal ilişki biçiminin başlangıcı olarak mı kuracak?

Barışın kalıcı anlamı, partilerin bu soruya vereceği cevapta somutlaşır. Barış, yalnızca silahların susması değildir. Barış, siyasi partilerin de dâhil olduğu tüm siyasal öznelerin birbirlerini yok etmeden, susturmadan ve kendi iradelerine boyun eğdirmeden birlikte yaşayabilecekleri bir ilişkinin kurulmasıdır. Bu ilişki kurulabildiğinde silahsız felsefe soyut bir ideal olmaktan çıkar ve somut bir siyasal pratik haline gelir.

Buraya kadar ortaya çıkan tablo, silahsız felsefenin yalnızca geleceğe ilişkin bir siyasal program olmadığını gösteriyor. Aynı zamanda geçmişte kurulmuş siyasal ilişkilere yeniden bakmayı, onların hangi imkânları taşıdığını ve hangi sınırlar içinde tıkandığını görmeyi gerektiriyor. Çünkü silahın bırakılması, geçmişin basitçe geride bırakılması anlamına gelmez; geçmişte yaşanan mücadeleler, kazanımlar, yenilgiler, umutlar ve şiddet deneyimleri bugünün siyasal bilincinde varlığını sürdürür.

Tam da bu nedenle mesele, “geçmişten bugüne nasıl geldik?” sorusundan ibaret değildir. Asıl mesele, geçmiş ile şimdinin hangi anda birbirini yeniden görünür kıldığıdır. Silahlı mücadele deneyimi ile demokratik siyaset arayışı arasındaki gerilim, bu açıdan yalnızca kronolojik bir geçiş değil, geçmişin anlamının şimdi içinde yeniden kurulmasıdır.

Tam da bu noktada Walter Benjamin’in diyalektik imge kavramı, Öcalan’ın silahsız felsefesini düşünmek için verimli bir teorik imkân sunar. Benjamin’de diyalektik imge, geçmiş ile şimdinin belirli bir tarihsel anda yoğunlaşarak birbirini görünür kıldığı bir karşılaşmadır. Geçmiş burada yalnızca geride kalmış bir olaylar dizisi değildir; şimdide yeniden anlam kazanan, henüz gerçekleşmemiş imkânlarıyla birlikte geri dönen bir tarihsel katmandır. İmge, bu nedenle ne salt nostalji ne de propaganda işlevi görür. Geçmişin içindeki çatışmaları, yenilgileri ve gerçekleşmemiş umutları şimdinin siyasal gerilimleri içinde yeniden görünür kılar.

Öcalan’ın 1990’lardan itibaren geliştirdiği silahsızlanma düşüncesi ve özellikle 2025’ten itibaren belirginleşen silah bırakma, demokratik siyaset ve hukuk çizgisi bu çerçevede okunabilir. Burada amaç, Öcalan’ın yaklaşımını Benjamin’in kavramıyla özdeşleştirmek değil; iki farklı düşünsel hattın kesiştiği tarihsel gerilimi görünür kılmaktır.

Öcalan’ın yaklaşımında silahlı mücadele dönemi tarihsel bir olmuş-olan olarak karşımızda durur. Bu geçmiş, 2025 Şubatındaki “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı ve sonrasındaki süreçle şimdiki zamanla karşılaşır: Silahların bırakılması, örgütün feshi çağrısı, demokratik siyaset ve hukuka geçiş. Böyle bakıldığında mesele, yalnızca geçmişteki bir mücadele biçiminin sona ermesi değildir. Geçmişin siyasal anlamının şimdi içinde yeniden değerlendirilmesidir.

Diyalektik imgeyi burada üç moment üzerinden düşünebiliriz. Geçmiş: Silahlı direnişin yarattığı kimlik, bilinç ve varoluş deneyimi; aynı zamanda bu deneyimin taşıdığı varlık- yokluk, hiyerarşi ve ulus-devlet merkezli siyasal paradigmanın sınırları. Şimdi: Silahın değil, siyasetin ve toplumsal barışın gücüne yönelme; demokratik toplum ve demokratik siyaset arayışı; zihinsel ve siyasal olarak silahın belirleyiciliğinden uzaklaşma. Takımyıldızı: Bu iki tarihsel momentin birbirini görünür kıldığı an. Silah bırakma böylece yalnızca taktik bir adım olmaktan çıkar; silaha ihtiyaç duymayan bir siyasal düzenin kurulması yönündeki daha geniş dönüşümün yoğunlaştığı bir tarihsel eşik haline gelir.

Benjamin üzerinden baktığımızda önemli olan nokta budur: Geçmiş ile şimdi arasında basit bir süreklilik kurmak yerine, aralarındaki gerilimi görünür kılmak. Silahlı mücadele ile demokratik siyaset birbirinin yalnızca kronolojik devamı değildir. Birinin deneyimi, diğerinin hangi sorularla ortaya çıktığını anlamayı mümkün kılar. Bu nedenle silah bırakma, geçmişi silmekten çok geçmişle kurulan ilişkinin biçimini değiştirme anlamına gelebilir.

Burada durağanlık kavramı da dikkatle ele alınmalıdır. Benjamin’de diyalektik imge, tarihin doğrusal ilerleyişinin kısa süreliğine askıya alındığı, karşıtlıkların çözülmeden yoğunlaştığı bir andır. Öcalan’ın çizgisinde silahlı mücadelenin sona ermesiyle bu durum arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak doğru olmaz. Ancak silahlı mücadele ile demokratik siyaset arasındaki tarihsel gerilimin belirli bir anda yoğunlaşması, Benjamin’in kavramıyla düşünmeye elverişli bir duraklama yaratır. Burada çelişki ortadan kalkmaz; devlet, toplum, kimlikler ve iktidar ilişkileri varlığını sürdürür. Değişen, bu çelişkilerin hangi araçlarla ele alınacağıdır.

Bu nedenle silahın yerini yalnızca ‘barış’ sözcüğünün alması yeterli değildir. Eğer silahın bıraktığı alan hukuk, demokratik temsil, müzakere, yerel katılım, toplumsal eşitlik ve ortak karar alma mekanizmalarıyla doldurulmazsa, eski zor ilişkileri başka biçimlerde yeniden üretilebilir. Silahsız felsefenin gerçek anlamı da burada ortaya çıkar: Zorun ortadan kalkması kadar, zorun siyasal ilişkiyi belirleme kapasitesinin ortadan kaldırılması.

Bu imge, geçmişin gerçekleşmemiş vaatlerini şimdide yeniden düşünmeye imkân verir. Özgür, eşit ve demokratik bir yaşam fikri geçmişte farklı siyasal mücadelelerin içinde çeşitli biçimler almış olabilir; fakat bu fikirlerin gerçekleşme biçimleri tarihsel olarak sınırlarla karşılaşmıştır. Şimdi bu vaatlerin başka araçlarla, başka kurumlarla ve başka siyasal ilişkiler içinde yeniden düşünülmesi gündeme gelir. Meclisler, demokratik örgütlenme, hukuk, yerel katılım, ekolojik siyaset ve kadın özgürlüğü gibi başlıklar bu açıdan yalnızca yeni politikalar değil, geçmişteki siyasal hedeflerin farklı bir ilişki biçimi içinde yeniden kurulma girişimleri olarak okunabilir.

Benjamin’in ‘tarihin havını tersine taramak’ çağrısı da burada açıklayıcı hale gelir. Tarihi yalnızca galiplerin, devletlerin ya da sürekli çatışmanın kronolojisi olarak okumak yerine, ezilenlerin deneyimlerini, yarım kalmış umutlarını ve gerçekleşmemiş imkânlarını bugünün içinden yeniden düşünmek gerekir. Diyalektik imgenin gücü tam da buradadır: Geçmişi olduğu gibi geri getirmez; geçmişin içindeki henüz gerçekleşmemiş olanı şimdiye taşır.

Öcalan’ın silahsız felsefesi bu açıdan yalnızca “silahların bırakılması” olarak değil, siyasal gücün kaynağının yeniden tanımlanması olarak da okunabilir. Silahın belirleyiciliğinden siyasetin, hukukun, müzakerenin ve toplumsal rızanın belirleyiciliğine geçiş, geçmiş ile şimdi arasında yeni bir ilişki kurma girişimidir. Diyalektik imge kavramı da bu dönüşümü açıklamak için, geçmişin kapanmış bir dönem değil, şimdinin içinde yeniden tartışılan bir tarihsel güç olduğunu görmemize yardımcı olur.

Sürecek, IV yazı, Ada

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.