• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Söylemediğini Öcalan’a, mezhepçiliği Kürtlere yüklemeyin
Söylemediğini Öcalan’a, mezhepçiliği Kürtlere yüklemeyin
Raşe Pütün 1 Eylül 2026

Söylemediğini Öcalan’a, mezhepçiliği Kürtlere yüklemeyin

Söylemediğini Öcalan’a, mezhepçiliği Kürtlere yüklemeyin

 

Cumhuriyet gazetesi manşet yapıyor: Öcalan’ın Alevilere yönelik söylemi.

Öyleyse önce Öcalan’ın ne söylediğine bakalım:

“Yavuz, Kürt mirlikleri ile nasıl Ortadoğu’yu kazandıysa öyle kazanılacak.”

Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisi ittifakına yapılan bu gönderme tarihsel ve siyasal bir ittifak değerlendirmesidir. Cümlenin içinde Aleviler yoktur; Alevilere yönelik bir tehdit, dışlama ya da mezhepçi bir mesaj da yoktur. Alevilere ilişkin anlam, cümlenin kendisinden değil, sonradan ona yüklenen yorumdan çıkarılmaktadır.

Öcalan’ın söylemediği bir anlamı üretip sonra o anlam üzerinden Kürt hareketini mezhepçilikle suçlamak fikir özgürlüğü değil, ayıptır. DEM’in yaptığı açıklama da bu nedenle isabetlidir.

Yavuz Sultan Selim isminin Alevilerde yarattığı tarihsel travmayı çok iyi anlıyorum ve hak veriyorum. Bu hafızayı küçümsemek mümkün değildir. Tam da bu nedenle böylesine ağır bir tarihsel hafıza bugünün siyasi hesaplaşmalarında araçsallaştırılmamalıdır.

Ama tarihsel hafızadan söz edeceksek onu seçerek hatırlayamayız. Yavuz Sultan Selim’i ve Alevilerin yüzyıllardır taşıdığı travmayı konuşalım, Dersim’i de konuşalım. Seküler Cumhuriyetin Dersim Alevilerinin tarihinde bıraktığı travmayı nasıl izah edeceğiz?

Üstelik Cumhuriyetin asli kurucu partisi CHP ile Aleviler arasında bugün de devam eden güçlü siyasal bağın kendisi, üzerinde düşünülmesi gereken tarihsel bir paradokstur.

Yavuz’un Aleviye yaptığını hatırlayıp Dersim Alevisinin başına geleni unutursanız, hafızayı savunmuş olmazsınız; hafızayı siyasetinize göre seçmiş olursunuz.

Cumhuriyet gazetesinin Dersim konusunda kendi geçmişini görmek için uzağa bakmasına da gerek yok. Arşiviniz orada, açın. Dersim’i hangi dille anlattığınıza, devletin şiddetini hangi dille meşrulaştırdığınıza bakın ve önce kendi tarihinizle yüzleşin.

Başkasının tarihsel hafızasını bugünün siyasetine karşı kullanmadan önce, kendi hafızanızın karanlık sayfalarını açma cesaretini gösterin. Çünkü hafıza yalnız başkasına tutulacak bir projektör değildir. Yüzleşme talep eden, önce kendi arşiviyle yüzleşebilmelidir.

Cumhuriyet’in asli öznesi olan Türklere de maalesef yüz yıldır doğrular anlatılmadı.

Toplumun hassas sinir uçlarıyla oynandı. Kürde başka, Aleviye başka, dindara başka, sekülere başka bir korku anlatıldı. Birbirinin gerçek hikâyesini bilmeyen toplumsal kesimler, birbirlerine öğretilen korkular üzerinden karşı karşıya getirildi.

Cumhuriyet gazetesi de benim için bu yüz yıllık siyasal ve zihinsel kodların en güçlü taşıyıcılarından biridir. Benim ‘üst akıl’ dediğim tam olarak budur.

Nitekim 2013’te aynı gazete, Sebahat Tuncel’in Öcalan’ın mesajlarının Kürtlerle Alevileri birbirinden uzaklaştırmak amacıyla manipüle edildiği yönündeki değerlendirmesini okurlarına taşıyordu.

O gün bakıldığında Cumhuriyet ve onun temsil ettiği seküler siyasal çevre, Kürt hareketini savunuyor, barış sürecine yakın duruyor görüntüsü veriyordu. Ama mesele Kürtleri savunmak değildi; dönemin siyasal dengelerini kendi istediği biçimde dizayn etmekti. Kürt meselesi de bu dizaynın araçlarından biri olarak görülüyordu.

Bugün aynı zihniyet başka bir pozisyonda. Dün “Öcalan’ın sözleri Kürtlerle Alevileri birbirinden uzaklaştırmak için manipüle ediliyor” diye haber yapan gazete, bugün Öcalan’ın sözlerine Alevilere yönelik mezhepçi bir anlam yükleyerek Kürtlerle Aleviler arasındaki tarihsel hassasiyeti kendisi harekete geçiriyor.

Yani dün de kâğıtlar karılıyordu, bugün de. Değişen yalnızca kâğıtların nasıl dağıtıldığı.

Dün Kürt hareketini savunuyor görüntüsü altında başka siyasal dengeler kurulmaya çalışılıyordu; bugün Kürt hareketini Aleviler karşısında konumlandırarak başka bir denge kurulmaya çalışılıyor. Pozisyon değişiyor, yöntem değişiyor; fakat toplumu yukarıdan dizayn etme iradesi değişmiyor.

Türkiye demokrasisinin iki güçlü dinamiği olan Sünni Kürtlerle Türk ve Kürt Alevilerini karşı karşıya getirmek, bu yüz yıllık aklın kendisini yeniden üretme ve meşrulaştırma biçimidir.

Çünkü mesele hiçbir zaman gerçekten Kürdün yanında ya da karşısında olmak değildi. Mesele, Kürdün kiminle yan yana geleceğine, Alevinin kiminle mesafe kuracağına, toplumdaki hangi güçlerin birbirine yaklaşacağına yukarıdan karar verme alışkanlığıydı.

İşte ‘Kürdü Alevisiz, Aleviyi Kürtsüz bırakmak’ derken kastettiğim tam olarak budur.

Bu kesimler birbirlerinin tarihsel hafızalarına dokunduklarında, acılarını birbirlerinin karşısına değil yanına koyduklarında yüz yıldır korkular üzerinden kurulan siyasal denge sarsılır. Demokratik Cumhuriyet ihtimali de tam burada güç kazanır.

Mesele yalnız Kürtlerle Aleviler değildir. Dindarla Aleviyi karşı karşıya getiren de aynı zihniyet ve onun karanlık gölgeleridir. Mezhep farklılıklarını siyasal fay hatlarına dönüştürerek korkuyu diri tutmuş, gerektiğinde bu fay hatlarından gerilim, hatta kan üretmiştir.

Güya ‘seküler devlet’ adına bir taraftan Sünni dindarın nasıl inanacağını ve dinini kamusal alanda nasıl yaşayacağını yukarıdan belirlemeye çalışan; öte taraftan Aleviliği eşit biçimde tanımayan, cemevlerini ibadethane statüsünün dışında bırakan bir Cumhuriyet düzeni ortaya çıkmıştır.

Yani mesele hiçbir zaman gerçek anlamıyla sekülerlik değildi.

Gerçek sekülerlik, devletin insanların inancını tarif etmesi değil; bütün inançlar ve inançsızlıklar karşısında eşit yurttaşlığı güvence altına almasıdır.

Önce kimlikleri dizayn etti, sonra birbirinden korkuttu. Önce aralarına duvar ördü, sonra o duvarın bekçiliğinden siyasal güç üretti.

Kürt hareketi mezhepçi bir hareket değildir. Kürtler kendi kimlikleri nedeniyle ağır bedeller ödemiş bir halk olarak başka bir kimliğin tarihsel acısını aşağılayan ırkçı ve mezhepçi bir dili siyasal hat edinmediler. İnançlısıyla inançsızı, dindarıyla seküleri, Alevisiyle Sünnisiyle çok katmanlı bir toplumsallaşmanın içinden geldiler.

Üstelik Alevilik Kürtlerin dışında duran bir değer değildir; Kürtlerin de taşıdığı tarihsel ve kültürel bir değerdir. Dersim bunun en açık örneğidir. 1938’in hafızasında Kürtlük ile Alevilik iç içedir. Dersim’in acısı aynı zamanda Kürt Alevilerin acısıdır.

Bütün bunları yok sayıp Kürt siyasetini Alevilerin karşısına yerleştirmek, tarihin kendisini değil, ihtiyaç duyulan tarihi seçerek okumaktır.

Seküler milliyetçilerin anlayamadığı da tam olarak budur.

Çünkü seküler milliyetçilik yalnız Kürt toplumunu değil, yıllarca Türk halkını da anlayamadı. Dindarını, muhafazakârını, taşrasını, yoksulunu kendi toplumsal gerçekliği içinde okumak yerine ona yukarıdan bir modernlik tarif etti.

Yüz yıldır kendisini ilericiliğin, modernliğin ve sekülerliğin doğal sahibi sayan bu siyasal akıl, ülkenin en temel demokrasi meselelerini çözemedi ya da çözmek istemedi. Şimdi çözüm kendi siyasal mahallesinin dışından konuşuluyor diye çözümün kendisini değersizleştirmeye çalışıyor.

Sekülerlik kimseye bu ülkenin tapusunu vermedi. İlericilik de herhangi bir siyasal çevrenin tekelindeki ahlaki üstünlük değildir.

Kürdün kimliğini, Alevinin inancını, dindarın hayat tarzını bir ‘makbul yurttaş’ tarifine göre biçimlendirmenin adı ilericilik değil, toplum mühendisliğidir.

Bugün bir halkın yüz yıllık meselesi, beğenilmeyen bir siyasal aktörle çözüm masasına geliyorsa sorgulanması gereken önce o masa değil; yüz yıl boyunca o masayı kuramayan ya da kurmak istemeyen siyasal akıldır.

Çünkü bir halkın meselesi, şovenistlerin beğendiği bir iktidar gelene kadar bekletilecek bir mesele değildir.

Bugün yapılmak istenen de budur: Kürdü Alevisiz, Aleviyi Kürdsüz; dindarı Alevinin, Aleviyi dindarın hakikatinden mahrum bırakmak. Çünkü birbirinden korkutulanlar birbirlerinin hikâyesini öğrenirse, yüz yıldır üzerlerinden siyaset üretilen fay hatları çözülmeye başlar.

Demokratik Cumhuriyet fikrinin toplumsal gücü tam burada ortaya çıkıyor. Kürdün Aleviyi, Alevinin Kürdü; dindarın seküleri, sekülerin dindarı artık kendilerine öğretilmiş korkular üzerinden okumaması.

Bu yüzyıllık aklın korktuğu da budur: Birbirine değebilecek toplumsal damarların buluşması.

Oysa yüz yıldır ihtiyacımız olan bunun tam tersidir. Birbirimizin acısını birbirimize karşı kullanmak değil, birbirimizin hakikatini nihayet olduğu gibi kabul etmek.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.