Erken sanayisizleşme demek ekonomide geleceksizlik demek!
Süleyman Karan 9 Eylül 2026

Erken sanayisizleşme demek ekonomide geleceksizlik demek!

Erken sanayisizleşme demek ekonomide geleceksizlik demek!

 

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) bir araştırmasının sonuçlarına göre; İstanbul’da 2019’da 197 olan yıllık yeni kafe-kafeterya firma kaydı, 2025’te 774’e yükseldi. Altı yıllık artış yüzde 293’ü bulurken, 2026’nın yalnızca ilk sekiz ayında 554 yeni kayıt yapıldı. Yani İstanbul’da neredeyse her gün ikinin üstende yeni kafe açılıyor.

Ancak veriler, sokakta görülen kafe artışının arkasında bağımsız mahalle kahvecilerinden çok, büyüyen zincirlerin bulunduğuna işaret ediyor. Küçük işletmelerin sektör istihdamındaki payı yüzde 63.2’den yüzde 48.7’ye, cirodaki payı ise yüzde 44.6’dan yüzde 34.8’e gerilemiş. Bu gerilemenin sebeplerinden biri, özellikle genç kuşak girişimcilerin hesapsız kitapsız, yatırımı düşük geri dönüşü yüksek hizmet sektörüne yönelmesi ve genelde kafe ve benzeri işyerleri açma hevesi… Benim sadece Beşiktaş’ta gözlemlerimden çıkardığım sonuç; ailesinden ya da arkadaşlarından topladıkları düşük bir yatırım sermayesiyle, kafe açıp daha bir yılı dolmadan batıran ‘girişimci ruhlar’ın sayısının hiç de az olmadığı!..

Burada asıl mesele, kimin battığı, kimin köşeyi döndüğü değil, artık Türkiye’de üretken girişimlerin git gide azalıyor olması… Bu iyiye işaret değil, hele ki başta imalat sanayisi olmak üzere, genelde sanayinin daralma yaşadığı bir ekonomide. Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerin böyle katma değeri düşük girişimlere değil, üretken yatırımlara ihtiyacı varken… Durum, 2009 yılının sonlarında iflasla burun buruna gelen Yunanistan’ın hâini andırıyor sanki! Adım başı kafeyle dolu, borç yiyen, üretmeyip tüketen bir ülkenin!.. Bunu teyit eden bir diğer gösterge de, büyümenin bileşiminde hanehalkının payı olsa gerek.

GEÇİCİ BİR ANOMALİDEN DAHA ÇOK ÜRETKENLİKTEN KOPUŞ SÜRECİ GİBİ

Veriler oldukça sıkıntılı, erken sanayisizleşme tehdidiyle karşı karşıyayız. Gelişmekte olan ülkelerde erken sanayisizleşme, ülkenin refah seviyesi yeterince yükselmeden imalat sanayisinin millî gelir ve istihdam içerisindeki payının erkenden düşmesi durumunu tanımlıyor. Gelişmiş ülkelerde sanayinin payı, kişi başına düşen gelir en üst seviyeye ulaştıktan sonra doğal bir süreç olarak azalır. Gelişmekte olan ülkelerde ise erken sanayisizleşme sürecinde; bu eşiğe ulaşılmadan, yani ülke henüz zenginleşmeden sanayi gerilemeye başlar. Bu ülkeler sanayileşemeden hizmetler sektörüne yönelmek zorunda kalır.

Küresel ticaret ve ucuz iş gücü arayışı, imalatın belirli merkezlerde toplanmasına yol açar. Üretkenlik artmadan, düşük katma değerli hizmetlere yönelişle bu süreç başlar. Teknolojiye ve Ar-Ge’ye yeterli yatırım yapılamaması da bu sürecin hızlannmasını ve yaygınlaşmasını getirir. Ülke, yüksek katma değerli üretim yapamadığı için gelirini artırmakta zorlanır. Üretim gücünün zayıflaması ithalata bağımlılığı artırır.

HEM GSYH İÇİNDEKİ, HEM İSTİHDAMDAKİ PAY DÜŞÜŞTE

Türkiye, imalat sanayisinin millî gelirdeki payı kritik yüzde 30 eşiğine ulaşamadan, henüz yüzde 20’ler civarındayken, sanayinin kan kaybetmeye başladığı, tipik bir erken sanayisizleşme örneği olma yolunda ilerliyor. Türkiye’de imalat sanayisinin gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) içindeki payı 2026 yılı ikinci çeyrek verilerine göre yüzde 15.78 olarak gerçekleşti. 2026 yılının ilk çeyreğinde, bu pay yüzde 14.9 seviyesine gerilemişti. Son beş yıllık süreçte sanayi ve imalat paylarında genel bir daralma eğilimi gözleniyor. Aynı dönemde, toplam sanayinin payı yüzde 18.62’yken, hizmetler sektörünün payı ise ilk kez yüzde 60 eşiğini aşarak yüzde 60.94’e yükseldi.

2026 yılı güncel verileri ve sanayi odalarının, özellikle İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) raporları da tehlikenin boyutunu gösteriyor. Bunun Türkiye’nin içinde bulunduğu enflasyon ve durgunluk sarmalından kaynaklanan geçici bir anomali değil, bir eğilim olduğu söylenebilir. GSYH içinde sanayinin payı son yıllarda geriliyor, imalat sanayisinin payı yüzde 15’lerin altına doğru yaklaşıyor. Benzer şekilde sanayi istihdamının payı da yüzde 20’nin altına gerilemiş durumda.

MESELE SADECE SIKILAŞMA ÖNLEMLERİ OLSAYDI, NEYSE…

Sıkı para politikaları, yüksek finansman maliyetleri, enerji ve hammadde fiyatlarındaki artış üreticinin kâr marjlarını eritiyor. Yatırımların imalat yerine daha hızlı kazanç getiren inşaat, gayrimenkul, ticaret ve finans sektörlerine kayması süreci hızlandırıyor. Ayrıca, üretimin ithal ara mallarına bağımlı olması yapısal bir kırılganlık yaratıyor.

Ülke genelindeki ekonomik aktivitelerin yarattığı toplam ciro pastasında sanayinin aldığı pay düzenli olarak küçülüyor. 2022 yılında yüzde 37.1 ile tepe noktasını gören sanayinin toplam ciro içindeki payı; 2023’te yüzde 33’e, 2024’te yüzde 30.2’ye ve son açıklanan resmî yıllık verilere göre yüzde 28.5’e gerileyerek yüzde 30’luk kritik eşiğin altına geldi. Sanayi son üç yılda ciro ağırlığından 8.6 puan kaybetti. Bu payı sırtlayan alan ise yüzde 46.8 ciro payıyla ticaret sektörü oldu.

Sanayinin istihdam yaratma kapasitesi de zayıfıyor, toplam istihdam içindeki payı 2021 yılında yüzde 28.9 ile zirveyi gördükten sonra kademeli olarak düşerek yüzde 26.1’e gerilemiş durumda. Buna karşılık hizmetler sektörü, toplam istihdamın yüzde 41.2’sini tek başına sırtlıyor.

Yeni kurulan işlerde üretim yerine hizmet odaklı yapı tercih ediliyor.

Türkiye’deki aktif şirketlerin yalnızca yüzde 12.4’ü sanayi sektöründe… Buna karşın işletmelerin 48.4’ü artık hizmet sektöründe faaliyet gösteriyor.

RASYONEL DEVLET TEŞVİKLERİ OLMAYINCA

Gelişmekte olan ülkelerde devletin uygulayacağı rasyonel teşviklerin ve yapısal reformların önündeki en büyük sorun, sermayenin imalat ve teknoloji gibi üretken alanlar yerine rant ve kısa vadeli kazanç alanlarına, mesela inşaat, gayrimenkul, finansal spekülasyon faaliyetleine yönelmesi…

Devlet ne kadar iyi teşvik paketleri uygulamaya koyarsa koysun, bazı yapısal engeller aşılmadığı sürece bu mekanizmalar işlevsiz kalıyor. ‘Kolay kazanç kültürü’nün girişimciliği egemenliği altına alması en büyük belalardan biri. Sanayi yatırımları doğası gereği sabır, uzun vadeli sermaye ve yüksek risk üstlenmeyi gerektirir. Bir fabrikanın kurulması, üretime geçmesi, pazar bulması ve kâr etmesi yıllar alır. Enflasyonist ve makroekonomik istikrarsızlığın olduğu ortamlarda, sermaye sahipleri uzun vadeli risk almaktan kaçınır. Devlet teşvik verse bile yatırımcı, parasını çok daha hızlı, risksiz ve yüksek getiri sağlayan gayrimenkul, inşaat veya kısa vadeli finansal araçlara yatırmayı tercih eder. Bu durum, sanayinin ihtiyaç duyduğu uzun vadeli sermayeyi kurutur. Tam da Türkiye’nin içinde bulunduğu durum bu değil mi?

Bir diğer mesele de yatırımların finansmanı… Gelişmekte olan ülkelerdeki bankacılık ve finans sektörü, genellikle derin yapısal sorunları bünyesinde barındırır. Mevduat vadelerinin çok kısa olması nedeniyle bankalar, sanayicinin ihtiyaç duyduğu beş-on yıl vadeli, düşük ve sabit faizli yatırım kredilerini finanse edemezler. Sanayici, yüksek faizli ve kısa vadeli kredilerle yüksek teknoloji yatırımı yapamaz. Devletin sübvansiyonları ise yüksek enflasyon ortamlarında genellikle yetersiz kalır veya bütçeye aşırı yük bindirir.

AHBAP-ÇAVUŞ KAPİTALİZMİNİN SONUÇLARINDAN BİRİ DE BU…

Devlet bürokrasisinin liyâkatli, özerk ve firmalara karşı acımasızca objektif olabilmesi de bir o kadar önemli, Türkiye’de ise bürokraside liyâkat en büyük mesele… Bu sebeple de performansa dayalı teşvik uygulanamıyor. Teşvik mekanizmaları ihracat başarısı, Ar-Ge çıktısı gibi nesnel kıstaslara göre değil, siyasî kayırmacılığa ve lobicilik faaliyetlerine göre dağıtılıyor. Küresel rekabet gücü olmayan, zombi firmalar devlet teşvikleriyle ayakta tutulurken; gerçekten inovasyon yapacak, dinamik girişimler ve KOBİ’ler kaynaksız kalıyor. Teşviklerin geri dönüşü ölçülemediği için harcanan kaynaklar boşa gidiyor.

En büyük mesele, ekonominin teşvik yapısının sanayiciyi değil, rantiye ve ithalatçıyı ödüllendiren bir sisteme dönüşmüş olması… Sanayiyi kurtarmak için sadece teşvik vermek yetmez; üretim dışı alanlardan elde edilen haksız ve kolay kazançların, örneğin imarsız arazilerin ranta açılması gibi faaliyetlerin vergilendirilerek veya düzenlemeler yapılarak cazibesinin azaltılması gerekiyor.

Pek bu rejim bu önlemleri almaya muktedir veya istekli mi?.. Görünen o ki, hiç değil!

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.