• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Vasiyetin ardında: Mülkiyet, mahremiyet ve romantikleştirilen aşk
Vasiyetin ardında: Mülkiyet, mahremiyet ve romantikleştirilen aşk
Raşe Pütün 22 Eylül 2026

Vasiyetin ardında: Mülkiyet, mahremiyet ve romantikleştirilen aşk

Vasiyetin ardında: Mülkiyet, mahremiyet ve romantikleştirilen aşk

 

Ölüm yalnızca bir hayatı bitirmiyor; bazen o hayat boyunca konuşulmamış ne varsa geride kalanın önüne bırakıyor. Bir vasiyet açılıyor, kimin neyi kime bıraktığı öğreniliyor ve birkaç cümleden büyük bir aşk hikâyesi kuruluyor: Ne büyük sevgi, ne büyük sadakat, ne incelikli bir veda… Oysa aynı kâğıdın diğer tarafındaki insan için ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Vasiyet kuşkusuz bir iradedir; sevginin, bağlılığın, sorumluluğun ifadesi de olabilir. Ama doğasında tuhaf bir gecikme vardır: Sözü söyleyen artık orada değildir, sözün ağırlığı ise yaşamaya devam edene kalmıştır. Belki bir armağandır, belki cevap verilemeyecek bir sorunun başlangıcı: Neden şimdi? Neden yaşarken değil?

Bir de şöhretin yarattığı büyü var. Aynı vasiyeti, aynı yirmi yedi yıllık ilişkinin ardından, hiç tanımadığımız sıradan bir erkek bırakmış olsaydı acaba aynı heyecanla “büyük aşk” diye anlatır mıydık? Yoksa bizi etkileyen biraz da vasiyetin arkasındaki çok ünlü, çok yakışıklı, kuşakların hafızasında yer etmiş erkek imgesi mi? Bazen bir davranışı romantikleştiren, davranışın kendisinden çok onu kimin yaptığıdır. Şöhret, sıradan bir insanın hayatında sorgulayacağımız bir tercihi, ünlü bir erkeğin hikâyesinde efsanenin son sahnesine dönüştürebiliyor.

Üstelik hayatı boyunca eşine, sevgilisine, çocuklarına bakan; kazandığını evine veren, biriktirdiğini ailesiyle paylaşan, hastalıkta bakım veren, kendi zamanından ve hayatından vazgeçen milyonlarca kadının hikâyesini neredeyse hiç anlatmıyoruz. Bir kadın yıllarca çalışıp sahip olduklarını sevdiği insana bıraktığında bundan büyük bir aşk destanı çıkarmıyoruz. Çünkü kadının vermesini olağan, hatta doğal kabul ediyoruz. Erkeğin verdiği şey jest oluyor; kadının verdiği ömür ise görünmez emek. Belki de kadın emeğinin değersizleştirilmesi tam olarak burada başlıyor: Kadın verdiğinde görevini yapmış sayılıyor, erkek verdiğinde aşkın kahramanına dönüşüyor.

Ama bütün bu tartışmanın içinde beni asıl düşündüren başka bir şey var: Evlenmemiş olmak ve çocuk sahibi olmamak.

Çünkü kadın evlenmiş, çocuk doğurmuş olsaydı, karşısındaki insan dünyanın en büyük yıldızı da olsa, yirmi yedi yılın sonunda bugün konuştuğumuz şeylerin önemli bir kısmını muhtemelen konuşmayacaktık. Onun o hayattaki yeri sürekli tarif edilmeyecek, “neydi, kimdi, ne kadar hakkı vardı?” soruları bu kadar kolay sorulmayacaktı. “Eşi” denilecek ve yirmi yedi yıllık hayatın içindeki varlığı kendiliğinden kabul edilecekti.

Oysa evlilik cüzdanı ve çocuk olmayınca, koca bir hayat sanki yeniden kanıtlanmak zorunda kalıyor.

Yirmi yedi yıl.

Söylemesi kolay.

Bir kadının gençliği, olgunluğu, güzelliği, yaşlanması; sabahları, geceleri, hastalıkları, sevinçleri, kaygıları, fedakârlıkları, bekleyişleri… Bir insanın hayatının neredeyse bütün bir dönemi.

Yirmi yedi yıl yalnızca takvimde yan yana dizilmiş yıllar değildir. Bir insanın ömrüdür. O yıllar boyunca verilmiş emeği yalnızca para üzerinden de ölçemezsiniz. Birinin yanında bulunmak, onunla bir gündelik hayat kurmak, hastalığında orada olmak, hayatın yükünü, kaygısını, neşesini paylaşmak, kendi zamanından, enerjisinden, imkânlarından o ortak hayata vermek de emektir.

Bir kadın bütün bunları yaşadıktan sonra, sırf evlenmediği ve çocuk doğurmadığı için o hayatın içindeki yerinin görünmezleşmesini beklemek abestir.

Daha da önemlisi, onu ölümden sonra kendisine bir şey “bırakılmış” kadın olarak tarif etmek, yirmi yedi yıllık ilişkinin yönünü tersine çevirmektir. Çünkü o kadın bu hikâyeye vasiyetle girmedi. Bir mirasın muhatabı olduğu gün ortaya çıkmadı. O zaten yirmi yedi yıldır oradaydı.

Tam da bu nedenle “hayattayken paylaşmak” meselesi önem kazanıyor. Paylaşmak yalnızca aynı evde yaşamak, aynı sofraya oturmak değildir. Birlikte geçirilen hayatın maddi güvencesinde söz sahibi olmak, geleceğe ilişkin kararlara katılmak, ortak hayatın imkânlarından bir başkasının iradesine bağlı olmadan yararlanabilmek demektir. “Ben öldüğümde bunlar senin” demekten önce, “Ben yaşarken de kurduğumuz hayatın güvencesinde senin yerin var” diyebilmektir.

Çünkü mülkiyet yalnızca tapu, para ve eşya değildir. Güvencedir, karar verme kudretidir, gelecek üzerinde söz sahibi olabilmektir.

Ve aşk ile mülkiyet arasındaki asıl gerilim de burada ortaya çıkar: Hayat ortaklığı bugünde yaşanırken, maddi ortaklığın tanınması neden ölüm sonrasına bırakılır?

Belki de bizi büyüleyen sevginin kendisinden çok, sahip olanın sonunda vazgeçmesidir. Sahip olmak olağan kabul edilir; bırakmak ise büyük bir jest, vefa, hatta büyük aşkın kanıtı sayılır. Veren kahramanlaştıkça, yıllardır o hayatın içinde bulunan kadın kendisine bir şey “bırakılan” kişiye dönüşür.

İşte buna itiraz ediyorum.

Çünkü yirmi yedi yıllık bir hayat, “ona şunları bıraktı” cümlesinden çok daha büyüktür.

Üstelik burada kadınlara ilişkin eski ve çok derin bir toplumsal ölçü yeniden karşımıza çıkıyor: Kadının hayat ortaklığını evlilik ve annelik üzerinden meşrulaştırmak. Evlenmişse yeri bellidir. Çocuk doğurmuşsa bağı tartışılmazdır. Ama bunların dışında bir hayat seçmişse, yıllarca süren beraberliği bile ölümden sonra yeniden tanımlanmaya başlanır.

Belki de tam tersini sormamız gerekiyor: Bir kadın daha ne kadar hayat vermelidir ki yaşadığı hayat gerçek sayılsın?

İnsan bazen kendisine bırakılan şeyden değil, bütün bir ömrünün o şey üzerinden anlatılmasından incinir. Mahremiyet de burada başlar: Bilmediğimiz bir ilişkinin boşluklarını kendi romantizmimizle doldurmamak; ölenin hatırasını yüceltirken yaşayanın hayatını küçültmemek.

Çünkü bir kadın yirmi yedi yıl boyunca bir insanın yanında yaşamışsa, o hikâyenin dipnotu değildir.

Mirasçısı olmadan önce hayat arkadaşıdır.

Ve hayat arkadaşlığı, ölümden sonra açılan bir zarfla başlamaz.

Belki sevginin büyüklüğünü ölümden sonra bırakılanlarda değil, yaşarken paylaşılanlarda aramak gerekir. Aşkın zamanı gelecek zaman değildir; şimdiki zamandır.

Vasiyet ölümün hukukudur; paylaşmak ise hayatın meselesidir.

Ve bütün bunların ardından geriye iki soru kalıyor:

Bir kadın daha ne kadar hayat vermelidir ki yaşadığı hayat gerçek sayılsın?

Mülkiyet kimin elindeyken sıradan, kim paylaştığında kahramanlık oluyor?

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.