Kent uzlaşısı suçsa, ülke uzlaşısı nasıl olacak?

Kent uzlaşısı suçsa, ülke uzlaşısı nasıl olacak?

 

Bazen tek bir mahkeme kararı, kendisinden çok daha büyük bir fotoğrafın küçük ama çarpıcı bir parçasına dönüşebiliyor. Kararın hukuki sınırlarını aşıp ülkenin hangi yöne gittiğini, devletin kendi içinde ne ölçüde tutarlı davrandığını, siyasetin söyledikleriyle kurumların yaptıkları arasındaki mesafeyi tartışmaya açabiliyor.

Dün “Kent Uzlaşısı” davasında verilen kararın bende uyandırdığı düşünce tam olarak bu oldu. İstanbul’daki mahkeme iki siyasetçiye örgüt üyeliği suçlamasıyla 6 yıl 3’er ay hapis cezası verdi. Aynı davada yargılanan diğer sekiz isim ise beraat etti. Bu iki siyasetçiyi şahsen tanımıyorum. Dosyalarındaki bütün ayrıntılara da hâkim değilim.Buna rağmen bu davayı yalnızca iki kişinin ceza dosyası olarak görmek, meselenin esasını ıskalamak anlamına gelir. Çünkü ortada bundan çok daha büyük ve temel bir soru var: Kent uzlaşısı suç olarak görülüyorsa, ülke uzlaşısı nasıl kurulacak?

Bugün Türkiye, onlarca yıllık çatışmanın sona erdirilmesinden, silahların bütünüyle devreden çıkarılmasından, Kürt meselesinin demokratik siyaset zemininde ele alınmasından söz ediyor. Yani Demokratik Toplum ve Barış Süreci devam ediyor.Meclis bu konuda eksik ve sorunlu olsa da hukuki bir düzenleme yaptı.

Tam da böyle bir dönemde, Kürtlerin Türkiye’nin batısındaki büyük kentlerde yerel yönetime katılımını amaçlayan bir siyasi ilişkinin kriminalize edildiği bir davadan mahkûmiyet kararlarının çıkması ister istemez insanın aklına şu soruyu getiriyor:

Hangi uzlaşıdan söz ediyoruz? Kent Uzlaşısı soruşturmasının başlangıcından beri herkesi asıl düşündüren noktalardan biri buydu. Savcılığın konuya ilişkin yaklaşımında, batıdaki Kürt seçmenin destek vereceği adaylar karşılığında belediye meclislerinde temsil imkânı elde etmesi, örgütsel ilişki iddiasının unsurlarından biri olarak sunuldu. Oysa burada hukuk tartışmasının ötesine geçen temel bir demokrasi meselesi var.

Bir siyasi parti başka bir partinin seçmeninin oyuna talip olabilir. Kendi listesinden başka siyasi geleneklerden insanları aday gösterebilir. Seçim bölgelerinin sosyolojisini dikkate alabilir, kimi yerde başka bir partinin adayını destekleyebilir, kimi yerde aday çıkarmayabilir.Tıpkı Cumhur ittifakını oluşturan partilerin yaptığı gibi… Bunlar siyasetin doğasında var.

Bir siyasi parti kadınların, gençlerin, Alevilerin, muhafazakârların ya da başka toplumsal kesimlerin yerel yönetimlerde daha fazla temsil edilmesini amaçladığında buna siyaset diyoruz. Öyleyse Kürtlerin temsil edilmesi söz konusu olduğunda neden aynı siyasal faaliyet bir anda güvenlik sözlüğünün içine taşınıyor? Bence asıl cevaplanması gereken soru bu. Çünkü Kürtlerin belediye meclislerinde birkaç sandalye sahibi olmasına dahi şüpheyle yaklaşan bir devlet aklı varsa, aynı akıl Kürtlerin ülkenin siyasal ve yönetsel geleceğinde eşit yurttaşlar olarak söz sahibi olmasını nasıl kabullenecek? Belediye meclisinde uzlaşmayı sindiremeyenler ülke ölçeğinde nasıl sindirecek?

Türkiye’de bütünüyle siyasetten azade, bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda toplumda hiçbir tereddüt bulunmayan bir yargı düzeni olsaydı bugün belki başka türlü konuşabilirdik. Bir ilk derece mahkemesi karar vermiştir, istinaf ve temyiz yolları açıktır, yanlışsa üst mahkemede düzeltilir derdik. Ne yazık ki ülkenin içinde bulunduğu şartlarda mesele bu kadar basit değil.

Yargının bağımsızlığı konusunda yaşanan tartışmalar yalnızca muhalefetin siyasi eleştirilerinden ibaret değil. Uluslararası kurumların Türkiye raporlarında yıllardır yargı bağımsızlığı, muhalefet siyasetçilerine yönelik yargı süreçleri ve AİHM ile AYM kararlarının uygulanmaması konusunda ciddi raporlar var. Üstelik hafızamız çok kısa değil. HDP’li belediyelere kayyımlar atandı. Dokunulmazlıklar kaldırıldı,eş genel başkanlar ve milletvekilleri tutuklandı. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere birçok dosyada AİHM adil yargılanma hakkının ihlâl edilerek tutuklamaların haksız ve hukuksuz olduğunu kabul etti.Can Atalay konusunda Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmaması, meselenin bireysel bir hak ihlalinin çok ötesinde anayasal düzen tartışmasına dönüşmesine neden oldu.

Bütün bunların üzerine son yıllarda ana muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlar ve tutuklamalar geldi. Elbette hiçbir siyasi parti yolsuzluk iddiasından muaf değildir. CHP’li,MHP’li, AKP’li ya da başka partiden olmak hiç kimseye suç işleme ayrıcalığı vermez. Kamu parasını çalan kim olursa olsun soruşturulmalıdır. Sorun zaten tam burada başlıyor: Hukuk herkese aynı iştahla uygulanıyor mu? Bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle insanların kapısına gece yarısı gidilebilen bir ülkede, iktidar çevreleri hakkında kamuoyuna yansıyan ciddi yolsuzluk iddialarında aynı hukuki çevikliğin görülmemesi insanların kafasında doğal olarak soru işaretleri yaratıyor.

Hukuk devletinin terazisi yalnız doğru tartmak zorunda değildir; toplum onun doğru tarttığını da görebilmelidir. Tam burada güncel barış sürecinde iktidarın ya da devletin en büyük çelişkilerinden birine geliyoruz. Kürt siyasi hareketinden yıllarca istenen temel şey neydi? “Silahı bırakın, demokratik siyaset yapın.”

Bugün silahların devreden çıkarılmasının konuşulduğu, örgütsel fesih ve silahsızlanma yönünde son derece önemli adımların atıldığı bir dönemdeyiz. Üstelik Kürt tarafı açısından bakıldığında, normal şartlarda uzun müzakerelerin ve karşılıklı güven artırıcı adımların ardından gündeme gelmesi beklenebilecek son derece kritik eşikler sürecin daha başında geçildi. Bunun karşısında sorulması gereken soru artık şudur: Demokratik siyasetin alanı aynı ölçüde genişliyor mu? Bir insana yıllarca “silah yerine siyaset” dedikten sonra, siyaset yaptığında onun belediye meclisine girmesini, seçim işbirliği kurmasını veya seçmen desteğini ortaklaştırmasını kriminal şüphe konusu hâline getiriyorsanız, söylediğiniz söz ile yaptığınız iş arasında ciddi bir boşluk oluşur.

Barış yalnızca silahlı insanların silah bırakması değildir. Barış, silah bırakıldıktan sonra siyasetin gerçekten mümkün hâle gelmesidir. Siyasetin mümkün olmadığı yerde silahsızlanmanın kalıcılaşması zorlaşır; temsilin suç şüphesine dönüştüğü yerde demokratik entegrasyondan söz etmek güçleşir. Bu nedenle Kent Uzlaşısı meselesini güncel süreçten bağımsız ele almak bana mümkün görünmüyor.

Geçmişin güvenlikçi zihniyeti ile geleceğin barış düzeni aynı anda yürütülemez. Bir taraftan Kürt siyasi hareketinin temsilcileriyle görüşüp diğer taraftan Kürtlerin yerel siyasette temsilini güvenlik şüphesinin konusu yapmak; bir taraftan silahların bırakılmasını tarihsel başarı olarak anlatıp diğer taraftan demokratik siyasetin alanını daraltmak; bir taraftan kardeşlikten söz ederken öte taraftan kayyım uygulamalarını sürdürmek birbiriyle kolayca bağdaşabilecek şeyler değil. Bir noktada Türkiye’nin şu soruya açık bir cevap vermesi gerekiyor: Kürt meselesi gerçekten demokratik siyaset yoluyla mı çözülecek, yoksa demokratik siyaset yalnız devletin çizdiği sınırlar içinde kaldığı müddetçe mi meşru kabul edilecek?
İkisi aynı şey değil.

Demokratik siyaset, sonucunu önceden belirlediğiniz bir oyun değildir. İnsanların seçilmesine izin verip kazandıklarında görevden alıyorsanız, siyaset yapmalarına izin verip kurdukları ittifakı kriminalize ediyorsanız, seçmene oy hakkı tanıyıp tercihinin yönetime dönüşmesini engelliyorsanız sandık vardır ama demokratik siyaset eksiktir.

Barış sürecinin tam da bunu değiştirmesi gerekiyor.

Bugün süreç açısından güven artırıcı olabilecek pek çok başlık hâlâ önümüzde duruyor. İmralı ile görüşmelerin istikrarlı ve hukuki bir zemine kavuşması, Sayın Öcalan’ın süreçteki rolünün açık ve öngörülebilir hâle gelmesi, AİHM kararlarının gereğinin yerine getirilmesi, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere cezaevindeki siyasetçilerin hukuki durumlarının çözülmesi, kayyım uygulamalarına son verilmesi ve yerel demokrasinin yeniden işler hâle getirilmesi bunlardan bazıları. Bunların hiçbiri tali mesele değil.

Barış süreçlerinde güven büyük nutuklardan çok somut adımlarla oluşur. Çünkü toplum bir noktadan sonra söylenene değil yapılana bakar. “Barış” sözcüğünü yüz defa tekrar etmek, bazen tek bir normalleşme adımının yaratacağı güveni yaratamaz. Buna karşılık yanlış zamanda verilen tek bir karar, aylar boyunca kurulmaya çalışılan güveni sarsabilir.

Bu hafta aynı zamanda 6-8 Ekim 2014 Kobani olaylarının yıldönümüydü. Kobani davasında ağır cezalar alan Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve diğer siyasetçilerin durumu bugün artık yalnız geçmişin hukuki bir dosyası değildir. Güncel barış sürecinin önünde duran siyasi ve hukuki sınavlardan biridir. Yeni bir dönem açıldığını söylüyorsak eski dönemin hukuk üretme biçimleriyle hesaplaşmadan bunu nasıl yapacağımızı da açıklamak zorundayız.

Bir barış süreci yalnız geleceğe ilişkin sözler veremez. Geçmişten devraldığı sorunlara da bakmak zorundadır. Birkaç gün sonra ise 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın on birinci yılını anacağız. Diyarbakır, Suruç ve Ankara… Bu ülkenin yakın tarihinde üzeri kolayca kapatılamayacak yaralar bunlar.

Bu saldırılar konusunda kamu görevlileri ve devlet yetkililerinin sorumluluğunun yeterince araştırılıp araştırılmadığı, ihmaller zincirinin bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılıp çıkarılmadığı ve katliamların arka planının bütünüyle aydınlatılıp aydınlatılmadığı yönündeki sorular hâlâ toplum vicdanında duruyor.

Barış hafızasızlık değildir. Tam tersine, gerçek barış geçmişle yüzleşebilme cesaretidir. Tüm bunlara rağmen,bugün Meclis Başkanı sürecin “tıkır tıkır” ilerlediğini söylüyor. İktidar cephesinden de sürecin kendi ritmi içerisinde ilerlediği yönünde açıklamalar geliyor.

Keşke gerçekten öyle olsa. Çünkü bu sürecin başarısızlığının bedelini yalnız iktidar, DEM Parti ya da herhangi bir siyasi aktör ödemeyecek.Halklarımız ödeyecek. Bir sürecin iyi gittiğini söylemekle onun gerçekten iyi gitmesi arasında fark var. Üstelik barış süreçlerinde zaman nötr değildir.

Atılmayan her adım bulunduğu yerde öylece beklemez. Beklentiyi hayal kırıklığına, hayal kırıklığını güvensizliğe, güvensizliği ise provokasyonlara açık bir siyasi iklime dönüştürebilir. Bu nedenle “süreç kendi ritminde ilerliyor” denildiğinde insan ister istemez o ritmin ne olduğunu düşünüyor. Çünkü barışın da bir nabzı vardır.

İnsan kalbinin bir ritmi vardır. Kalp ne kadar hızlı atarsa o kadar sağlıklı olmadığı gibi gereğinden fazla yavaşlaması da iyiye işaret değildir. Yaşamı sürdüren şey doğru ritimdir. Barış süreçleri de biraz böyledir. Her şey yarın çözülsün demiyor kimse. Yüz yıllık bir meselenin birkaç ay içerisinde çözülmesini beklemek elbette gerçekçi değil. Ama acele etmemek ile ağırdan almak aynı şey değildir.

Temkin ile hareketsizlik aynı şey değildir. “Kendi ritminde ilerlemek” ile nabzın giderek düşmesi de aynı şey değildir. Nabız gereğinden fazla düştüğünde doktor hastaya “Kendi ritminde ilerliyor” deyip beklemez. Gerekiyorsa müdahale eder. Çünkü belli bir eşiğin altındaki yavaşlığın artık sakinlik değil tehlike olduğunu bilir.

Siyasetin de zaman zaman kendi nabzını böyle ölçmesi gerekiyor. Bugün Kent Uzlaşısı davasının ortaya çıkardığı çelişkiye biraz da buradan bakıyorum. Türkiye büyük bir uzlaşı arıyorsa küçük uzlaşılardan korkamaz. Kürtlerle ülke ölçeğinde barışmak isteyen bir devlet, Kürtlerin belediye meclislerinde temsil edilmesini suçlama konusu yapamaz.

Kürtlerden silah yerine siyaset isteyen bir sistem, Kürtler siyaset yaptığında ortaya çıkan sonuçlara da tahammül etmek zorundadır. Demokratik siyaseti teşvik etmek, yalnız iktidarın uygun gördüğü siyasete izin vermek değildir. Demokrasi tam da hoşumuza gitmeyen sonuca katlanabilme rejimidir.

Bu yüzden Elif Gül ve Turabi Şen hakkında verilen karar yalnız onların hukuk mücadelesinin konusu olarak görülmemeli. Elbette hukuki yollar işleyecek, karar üst mahkemelere taşınacaktır. Fakat siyasal düzlemde önümüzde duran soru bundan daha büyük:

Kent uzlaşısını kriminal şüpheyle karşılayan bir düzen, ülke uzlaşısını hangi zihniyetle kuracak?

Bu sorunun cevabını yalnız DEM Parti’nin ya da Kürtlerin istemesi gerekmiyor. Bu ülkede çocuklarına yeniden çatışmalı bir gelecek bırakmak istemeyen herkesin bu soruyu sorması gerekiyor.

Çünkü mesele sonunda dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: Silahların olmadığı bir Türkiye istiyorsak siyasetin olabildiği bir Türkiye kurmak zorundayız.

Barışın hukukunu çatışma döneminin refleksleriyle yazamayız. Yeni bir döneme eski ezberlerle girilemez.

Söylem başka, icraat başka olduğunda toplum bir süre sonra söze değil icraata inanır. O nedenle iktidarın ve devletin önünde bugün yalnız Kürt meselesini çözmek gibi tarihsel bir sorumluluk bulunmuyor. Aynı zamanda kendi sözünün gereğini yerine getirme, topluma güven verme ve “demokratik siyaset” derken gerçekten demokratik siyaseti kastettiğini gösterme sorumluluğu bulunuyor.

Barış sürecinin nabzı düşüyorsa “kendi ritminde ilerliyor” diyerek seyretmek yerine o nabzı yeniden sağlıklı seviyeye çıkaracak siyasi adımları atmak gerekiyor. Çünkü bazı gecikmeler yalnız zaman kaybettirmez. Güven ve fırsat da kaybettirir. Dileğim bu kez o fırsatın heba edilmemesi. Hukukun siyasetin sopası olmaktan çıktığı, Kürtlerin temsilinin tehdit değil demokrasinin doğal sonucu sayıldığı, seçilmişlerin yerini kayyımların değil yine seçilmişlerin aldığı, silahların bütünüyle sustuğu ve sözün özgürce konuşabildiği bir ülkenin kurulmasıdır. O zaman “kent uzlaşısı”ndan korkmaya da gerek kalmaz. Çünkü ülke uzlaşısı dediğimiz şey aynı düşünmek değil; bütün farklılıklarımızla birlikte yaşamayı ve birlikte yönetmeyi öğrenmektir. Silahların susması bunun başlangıcıdır.

Asıl mesele, silahlar sustuktan sonra siyasetin konuşabilmesidir

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.