Üçüncü yılını geride bırakan İsrail’in Gazze soykırımı, 10 Ekim 2025’te ilan edilen ateşkese rağmen devam ediyor. Ateşkes, esir takası ve saldırıların durdurulması bakımından önemli bir aşama olarak sunuldu, ancak Gazze’de kalıcı bir barışın koşulları oluşturulamadı. Saldırılar devam ederken İsrail ordusunun Gazze’deki varlığı sürüyor, insani yardım ve yeniden inşa çalışmaları sürekli engelleniyor.
Üç yıllık yıkımın ardından Gazze
Ekim ayı başındaki Google Haritalar’ın uydu görüntüleri savaşın yol açtığı yıkımın boyutunu, bölgedeki 2,3 milyon insanın karşı karşıya kaldığı insani krizin ciddiyetini ortaya koyuyor. Gazze’nin yüzde 70’i yıkılmış durumda.
Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre Ekim 2026 itibarıyla 74 binden fazla Filistinli öldürüldü, 175 binden fazla kişi yaralandı.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre Gazze’deki 36 hastanenin tamamı hasar gördü ve bunların yalnızca 19’u halen faaliyet gösteriyor. Ancak hiçbir hastane tam kapasiteyle çalışamıyor.
UNICEF’e göre Gazze’deki okulların yüzde 98’i hasar gördü veya yıkıldı. 4-17 yaş arasındaki 700 bin çocuk, üç yıla yakın süre boyunca yüz yüze eğitimden uzak kaldı, kalmaya devam ediyor.
İnsani krizi hafifletebilecek uluslararası yardım kuruluşlarının faaliyetleri de engelleniyor. 20 Mayıs’ta İsrail Yüksek Mahkemesi, Gazze ve Batı Şeria’da faaliyet gösteren uluslararası yardım kuruluşlarının çalışan listelerini hükümete sunmasını gerektiren düzenlemeyi geçersiz kılma talebini reddetti. İsrail’e sunulan listelerin büyük bölümünün reddedilmesi, yardımların ulaştırılmasını zorlaştırıyor.
Ateşkes neden kalıcı bir çözüme dönüşmedi?
İsrail’in ateşkese rağmen saldırılarını sürdürmesi, Gazze topraklarındaki askeri varlığını koruması ve insani yardım ile yeniden inşa çalışmalarına yönelik kısıtlamaları; planın uygulanmasını engelleyen temel etkenler arasında bulunuyor. İsrail’in politikaları değişmeden ve Filistinlilerin yaşam koşullarını iyileştirecek somut adımlar atılmadan, uluslararası girişimlerin kalıcı bir çözüme ulaşması mümkün görünmüyor.
Kasım 2025’te Trump’ın planı çerçevesinde oluşturulan Gazze Barış Kurulu, geçiş sürecini ve yeniden inşayı koordine etmeyi amaçlıyordu. Ancak Trump ve Netanyahu’nun da yer aldığı Kurulun Filistinlilerin yararına sonuç üretemeyeceğini daha önce yazmıştım. Kurulun işleyişine ilişkin raporlar da bu eleştiriyi destekliyor.
Barış Kurulu’nun projeleri ve altı aylık iyileştirme programları İsrail’in malzeme girişine ve teknokratların Gazze’ye geçişine getirdiği kısıtlamalar nedeniyle hayata geçirilemedi. Plan kapsamında Gazze’ye günlük en az 600 kamyon insani ve ticari yardım ulaştırılması öngörülmesine rağmen kısıtlamalar yüzünden rakamlar hedefin çok altında kaldı.
İsrail Gazze’de 40 ayrı askeri üs kurdu; bunlardan sekizi ateşkesin ardından tamamen sıfırdan inşa edildi. Barış Kurulu bünyesinde oluşturulması öngörülen çok uluslu gücün sahaya yerleşmesi ve tarafları ayıracak tampon hatlar oluşturması da İsrail’in engelleriyle karşılaşıyor.
Gazze’nin sivil idaresini devralması planlanan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi, Gazze içinde faaliyet gösteremediği için merkezini Kahire’ye taşıdı.
İsrail, Filistinlilerin yararı söz konusu olduğunda, içinde olduğu kurumun bile işlememesi için elinden geleni yapıyor.
Uluslararası hukuk ve siyasi irade sorunu
Gazze’deki gelişmeler, uluslararası mahkemelerin kararları ile bunların sahadaki sonuçları arasındaki mesafeyi de ortaya koyuyor.
Uluslararası Adalet Divanı, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı Soykırım Sözleşmesi davasında, sözleşme kapsamındaki hakların korunmasına yönelik ihtiyati tedbir kararları aldı. Bu kararlar, İsrail’in yükümlülükleri bakımından hukuki önem taşıyor. Ancak davanın esası henüz sonuçlanmış değil. Mahkeme, Güney Afrika’nın yeni yazılı sunumu için Kasım 2027’ye, İsrail’in yanıtı içinse Mayıs 2029’a kadar süre verdi. Bu takvim, davanın nihai karar aşamasına ulaşmasının uzun zaman alacağını gösteriyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi ise Kasım 2024’te İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar kapsamında tutuklama emirleri çıkardı. ABD, mahkemenin İsrail yönetimine yönelik kararlarına karşı çıktı ve mahkemeye yönelik yaptırımlar uygulamaya çalışıyor.
Netanyahu’nun ABD ziyaretlerini sürdürmesi ve BM Genel Kurulu’na katılması, uluslararası ceza hukukunun uygulanmasında büyük güçlerin siyasi tercihlerinin ve mahkemenin kararlarını hayata geçirme kapasitesinin belirleyici rolünü ortaya koyuyor.
Uluslararası tepkiler ve ABD’deki tartışmalar
Gazze’deki yıkıma karşı dünya genelinde 3 yıldır kitlesel gösteriler düzenleniyor. ABD, İngiltere ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere birçok yerde Filistin’e destek ve ateşkes çağrıları yapıldı. Bu yıl Ekim ayında da Avustralya, Brezilya, Kanada, Şili, Kolombiya, Hırvatistan, Danimarka, Ekvador, Fransa, Almanya, Yunanistan, İrlanda, Meksika, Hollanda, Yeni Zelanda, Nijerya, Norveç, Peru, Polonya, Güney Afrika, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde on binlerce insanın katıldığı gösteriler oldu. Filistinlilerin haklarını savunan uluslararası kamuoyu giderek genişliyor. Üniversite kampüslerindeki protestolar, boykot kampanyaları ve bazı ülkelerin silah satışlarına yönelik kısıtlama kararları, Gazze meselesinin uluslararası kamuoyundaki etkisini gösteriyor.
BM Genel Kurulu’nda Netanyahu’nun konuşması sırasında çok sayıda ülke delegasyonunun salonu terk etmesi, İsrail yönetiminin uluslararası alanda karşılaştığı tepkilerin örneklerinden biri oldu.
Bununla birlikte diplomatik tepkiler ve toplumsal hareketlilik, İsrail’in Gazze’deki uygulamalarını sona erdirmeye yetmiyor.
ABD’de İsrail’e verilen desteğin koşulları, Filistinlilerin hakları ve Washington’ın İsrail üzerindeki etkisini nasıl kullanması gerektiği konuları, siyasi tartışmalarda daha fazla yer buluyor. Demokrat Parti içinde Filistin haklarını savunan siyasetçilerin seçimlerde başarı kazanmaları, bazı Cumhuriyetçilerin de İsrail politikasına ilişkin eleştirileri ve kamuoyundaki tartışmalar, bu değişimin farklı boyutlarını oluşturuyor. 3 Kasım 2026’da yapılacak ara seçimlerde, Filistin meselesinin nasıl bir rol oynayacağını göreceğiz.
İsrail’in kendi iç siyasetinde ise soykırımın sonuçları tartışılıyor. 27 Ekim’de yapılacak İsrail seçimlerinde soykırımın etkileri belirleyici olacak. Hükümetin 7 Ekim 2023’te yaşananlara ilişkin sorumluluğu, rehinelerin kurtarılması için yeterli çaba göstermediği konusundaki eleştiriler, soykırımın insani ve ekonomik maliyetleri Netanyahu hükümeti üzerindeki baskıyı artırıyor. Ancak şimdiden belli olan şu: halkın devlet kurumlarına güveni düşüyor. İsrail Demokrasi Enstitüsü adlı istatistik kuruluşunun düzenli olarak ölçtüğü sekiz İsrail kurumuna yönelik ortalama kamu güveni, 2012’de yüzde 61 iken, 2025’te yüzde 34’e indi.
Uluslararası tepkilerin ve İsrail içindeki tartışmaların Gazze’deki durumu değiştirebilmesi, siyasi baskının somut politika değişikliklerine dönüşmesine bağlı. Hem Gazze’de hem Batı Şeria’da saldırıların sürmesi bu dönüşümün henüz gerçekleşmediğini gösteriyor.
Barışın koşulu Gazze’nin özgürlüğü
Gazze’de üç yılın sonunda saldırılar ve yıkım devam ediyor. Saldırıların durdurulması, binaların yeniden inşası, yerinden edilenlerin yaşamlarını yeniden kurabilmesi, insani yardımın ihtiyaç duyulan düzeye ulaşması ve Gazze’nin siyasi geleceğinin belirlenmesi gerekiyor.
Barış Kurulu gibi uluslararası girişimlerin başarısı, oluşturulan planların kapsamından çok, sahada hangi sonuçları üretebildikleriyle ölçülür.
Soykırımın durdurulması, Gazze’nin yeniden inşası için İsrail’in koşulsuz bir şekilde işgal ettiği bölgelerden çekilmesi, ABD ve diğer ülkelerin, İsrail’i buna zorlamak için askeri ve ekonomik yardımlarını kesmesi gerekir.
Gazze’nin geleceği yalnızca dış aktörlerin hazırladığı güvenlik ve yönetim düzenlemeleri üzerinden belirlenemez. Filistinlilerin siyasi iradesinin tanınması ve kendi geleceklerini belirleme hakkının güvence altına alınması, kalıcı çözümün temel koşulları arasında yer almalıdır.




