Nadir Nadi’nin meşhur bir kitabı vardı: “Ben Atatürkçü Değilim.” Nadi, gerçekte Atatürkçü idi. Ama böyle derken Atatürk’ün adını ve ilkelerini çıkarcı, dogmatik, ikiyüzlü şekilde kullananlara karşı kendi namına bir protesto, bir ironi yapıyordu. Bu ifade hem Cumhuriyet (16 Aralık 1965) gazetesinde yayımlanan yazısının başlığıydı, hem de 1981-1982’de çıkan kitabının adı…
İzmir ve İstanbul Baro seçimlerinden bu yana, aklımda Nadi ve onun “Ben Atatürkçü değilim” sözü var. Bu söz, Atatürk’ün yozlaştırılmasına, totemleştirilmesine ve bir maske olarak kullanılmasına bir isyandı. Bugün bu yozlaşma, totemleşme ve maske daha bir dal budak salmış bir haldedir.
İzmir Barosu’nda Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu’nun yönetimi devralması ve İstanbul Barosu’nda Ümit Kocasakal’ın “İstanbul Barosu geri döndü” sloganıyla yeniden başkan seçilmesi, barolarda belirgin bir yönelim değişimine işaret etti. Seçim meydanlarında ve yeni başkanların ilk açıklamalarında “Anayasa’nın ilk dört maddesi”, “üniter yapı” ve “ulus devlet” vurguları en üst sıralara taşındı. Kocasakal’ın “Bu ilk üç maddeye ve dolayısıyla onu koruyan dördüncü maddeye kimse dokunamaz. Dokunanın da eli yanar” çıkışı ile salonlarda atılan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” ve “Ne mutlu Türk’üm diyene” sloganları, meslek örgütlerinin kimliğini ve hukukun dilini hangi eksende kurduğunu yeniden ve aciliyetle tartıştırmaktadır. Özellikle Dokunanın eli yanar ifadesi ve bu ifadenin arkasında barındırdığı tehdit duygusu sayesinde hedef kitle üzerinde iki yönlü bir işlev söz konusudur; bir yandan anayasal düzeni koruma iddiasıyla karşı tarafın olası hamlelerini bertaraf eden hukuki ve siyasi bir gözdağı (psikolojik sınır çiti), diğer yandan değerlerin tehlikede olduğu algısıyla tetiklenen bir hayatta kalma refleksi yaratarak kitleleri mobilize ediyor ve taraflar arasındaki kutuplaşmayı körükleyen keskin bir güç mücadelesi dili…
Bu dil kullanışlı bir dil değildir, zamana hitap etmemektedir; nitekim zamanla dile dolanan Kemalizm kavramı bile Mustafa Kemal’in hayattayken uzak durduğu bir yaklaşımdır. Tanıl Bora’nın Cereyanlar kitabında şöyle bir not vardır: Yakup Kadri’nin, Leninizm, Stalinizm var, biz de Kemalizm diyelim önerisine Mustafa Kemal, ‘Çocuk, donarız’ şeklinde karşılık verir.
Kemalist olduklarını söyleyenlerin, Mustafa Kemal’i okumadıkları, onu slogana boğdukları ise ayrı bir sorundur…
Diyelim ki Kocasakal’ın temsil ettiği bu çizgi iktidara geldi, ne olur? İlk aşamada, sistemin “öteki” olarak konumlandırdığı veya rejim açısından potansiyel risk olarak gördüğü kesimler, çeşitli alanlarda ciddi baskılarla ve köklü dönüşümlerle karşı karşıya kalabilir. Bu kesimlerin kamusal alandaki varlıkları sınırlandırılabilir, hak ve özgürlükleri daraltılabilir ve toplumsal yaşamın dışına itilmelerine yönelik politikalar izlenebilir.
İlk olarak, tek millet ve ulus devlet tanımı esas alındığı için etnik temelli hak talepleri bölücülük olarak değerlendirilir; Kürtler doğrudan güvenlik sorunu görülerek siyasi partilere yönelik kapatma davaları, şimdi AKP’nin uyguladğı sert kayyum uygulamaları ve adli soruşturmalar en üst seviyeye çıkarılır. İkinci olarak, katı laiklik anlayışı gereği dini yapılar kamusal alandan, eğitimden ve bürokrasiden arındırılırken, resmi kurumlarda katı laik yaşam biçimi dayatılır ve muhafazakâr kesimler kamusal hayatta dışlanma hissiyatı yaşar. Üçüncü olarak, “devletin bekası” kavramının her şeyin üzerinde tutulması nedeniyle resmi ideolojiyi sorgulayan liberal, sol, sosyalist, demokrat ve çoğulcu aydınlar ile sivil toplum kuruluşları ifade ve örgütlenme özgürlüğü açısından baskı altına alınırlar. Son olarak, milliyetçi reflekslerin bir sonucu olarak ülkedeki sığınmacılar ve düzensiz göçmenler en sert geri dönüş politikalarıyla karşı karşıya kalırken, farklı kimlikler “milli birlik” potasında eritilme baskısıyla sınanır. Dış politayı düşünmek bile istemem: Yurdumuzun dört bir yanı düşmanla çevrili…
Bütün bunlar, şu soruyu zorunlu kılıyor: Cumhuriyet’i ve hukuku savunmak ne demektir? Onu belirli bir devlet biçiminin, ulusal kimliğin ve tarihsel kurucu anlatının değişmezliği içinde muhafaza etmek mi, yoksa onun temelindeki özgür yurttaşlık, eşitlik ve demokratik irade ilkelerini yaşatmak mı?
Cumhuriyet, aynı zamanda insanların yönetilen tebaa olmaktan çıkıp eşit yurttaşlar olarak siyasal yaşamın öznesi hâline gelmesidir. Egemenliğin kaynağını hanedandan, kutsal otoriteden ya da ayrıcalıklı bir zümreden alıp halka dayandırmasıdır. Ancak halk egemenliği de yalnızca çoğunluğun iradesine indirgenemez. Çoğunluğun iradesi, temel hakları ortadan kaldırma yetkisi değildir. Hukuk, çoğunluğun da sınırları olduğunu hatırlatır. Bu nedenle Cumhuriyet’i korumak, devletin bütünlüğünü korumaktan ibaret değildir; devletin yurttaş karşısındaki gücünü sınırlamak, iktidarın hukuka tabi olmasını sağlamak ve yurttaşların eşitliğini fiilen mümkün kılmaktır.
Tıfıl avukatların şunu bilmesi gerekir: Bir Cumhuriyet, kendisine bağlılık ilan edenlerin sayısıyla değil, kendisine itiraz edenlerin haklarını ne ölçüde koruyabildiğiyle de sınanır. Çünkü özgürlük, yalnızca bizimle aynı düşüncede olanlerin konuşabilmesi değildir. Asıl anlamını, katılmadığımız düşüncelerin de hukuk içinde ifade edilebilmesinde bulur.
Kocasakal’ın ve baro kürsülerindeki bu söylemin arkasında yatan zihniyet, milliyetçiliğin yalnızca bir ulusal aidiyet olarak değil, bir tehdit anlatısı içinde nasıl öne çıktığını gösterir. Düpedüz Türk olmayan ya da farklı duran herkes tehdit ediliyordu. Cumhuriyet’in, üniter devletin ve kurucu değerlerin tehlikede olduğu vurgulanıyor; siyasal gelecek, yaklaşan bir çözülme ihtimali üzerinden tarif ediliyordu.
İşte bu nokta, siyasal düşüncenin en temel açmazlarından biridir. Elbette bir ülkenin bağımsızlığını veya anayasal düzenini savunmak meşru bir tutumdur. Fakat milliyetçilik, kendisini sürekli bir düşmanın varlığına bağladığında bambaşka bir niteliğe bürünür. Öteki, bu zihniyette artık yalnızca farklı olan değildir; varlığıyla birliği tehdit ettiği düşünülen, uzak tutulması gereken ve en önemlisi, siyasal kimliğin kurulabilmesi için mutlaka var olması zorunlu kılınan bir figürdür.
Bu dinamik, milliyetçiliği ve siyasal aidiyeti korku üzerine kurar. Kendini tanımlamak için bir “ötekine” ve düşmana ihtiyaç duymak, tek başına bir siyasi tercih değil, sürekli bir meşruiyet üretme mekanizmasıdır. Öteki olmadan kendi önemini kanıtlayamayan, düşman olmadan toplumsal birliğini sürdüremeyen bir zihniyet, kendi varlığını daima bir olağanüstülük hâline (sürekli tehdit altında olma algısına) bağlar.
Böyle bir atmosferde korku, siyasetin geçici bir aracı olmaktan çıkar; doğrudan topluluğun kendisini algılama biçimine dönüşür. Toplum sürekli kuşatma altında olduğuna inandırıldığında, özgürlük talepleri bir lüks, eleştiri bir zayıflık, farklılıklar ise ertelenmesi gereken birer tehlike olarak sunulur. Devletin bekası adına yurttaşın özgürlüğünden vazgeçmesi, toplumsal barış adına ise itirazın sesini kısması istenir. Bu durum, Kürt meselesi gibi alanlarda da karşımıza çıkar; ortak yurttaşlık ile farklılıkların tanınması arasındaki her bağ, bir düşmanlık eksenine hapsedilir.
Nadir Nadi’nin itirazını hatırlarken Kenan Evren’i düşünmek, iki dönemi bütünüyle özdeşleştirmek değildir; aksine, devletin ve ulusal birliği koruma iddiasının özgür düşünceyi nasıl sınırlandırabildiğini görmektir. 12 Eylül darbesi sonrasında Atatürkçülüğün resmî söylem içinde öne çıkarılması, bir düşüncenin devlet otoritesinin meşruiyet aracına nasıl dönüştürülebileceğinin en net kanıtıdır. Kemalizm’in Kenanizm’e dönüşmesi eleştirisi tam da bu noktadadır: Atatürk’ün mirasının devlet eliyle basitleştirilmesi, resmîleştirilmesi ve eleştiriden arındırılması. Bugün barolarda yankılanan o sert ve dogmatik ton, bu tarihsel mirasın hukuki bir akıldan ziyade resmî bir ideolojik zırha dönüştüğünü göstermektedir.
Hukuk felsefesi açısından bakıldığında, bir baro, askerî bir birlik değildir. Hukukçuların ortak sorumluluğu bir komutana bağlılık bildirmek değil, hukukun üstünlüğünü korumaktır. Askerî metafor, beraberinde hiyerarşi, emir-komuta ve cephe mantığını getirir. Düşünce bir cepheye, meslek bir mevziye dönüştüğünde; eleştiren kişi yanlış düşünen biri değil, “karşı tarafa geçmiş” bir düşman gibi algılanmaya başlar.
Hukukun doğası ise bu cephe mantığıyla taban tabana zıtlık içerir. Hukuk, bir tarafın mutlak doğruluğunu ilan etmek için değil, tarafların iddialarını ortak kurallar çerçevesinde değerlendirmek için vardır. Avukatlık mesleğinin en temel sembollerinden biri olan cübbesinin düğmesiz ve cebsiz olması, hukukçunun kimseye önünde iliklememesi ve ceketinde kişisel çıkarlara yer vermemesi gerektiği felsefesine dayanır. Bu bağlamda, mesele “asker” kelimesinin yerine “hukukçu” kelimesini koymakla çözülmez; asıl mesele, kişinin kimliğini bir tarihsel figüre mensubiyet üzerinden mi, yoksa bağımsız düşünme ve hukuki sorumluluk üzerinden mi kurduğudur.
Hukuk üniforma giydiğinde, gücü sınırlayan bir ölçüt olmaktan çıkarak gücün kendi meşruiyetini üretme aracına dönüşür. Bugün yapılması gereken, Cumhuriyet’i ve Atatürk’ün mirasını dokunulmazlık kalkanlarına veya kimlik kalıplarına hapsetmek değildir. Asıl ayrım; kendi düşüncesini eleştiriye açık tutanlarla onu sorgulanamaz bir hakikat olarak sunanlar, farklılıkları ortak yaşamın bir parçası olarak görenlerle onları sürekli bir tehdit (öteki) olarak tanımlayanlar arasındadır.
Nadir Nadi’nin “Ben Atatürkçü Değilim” sözü, tam da bu yüzden bir kimlik reddinden çok, düşünceyi kimlik kalıplarının dışına çıkarma çağrısıydı. Bir düşünceyi kutsallaştırmamak, onu değersizleştirmek değil; ezberlerin elinden kurtarıp yeniden tartışılabilir hâle getirmektir. Cumhuriyet de geçmişten devralınmış donmuş bir miras değil; her kuşağın özgürlük, eşitlik ve hukuk temelinde yeniden anlamlandırmak zorunda olduğu ortak bir yaşamdır.
Eğer bir düşünceyi savunmak için üniformaya, bir ülkeyi sevmek için düşmana, Cumhuriyet’i korumak için eleştirinin susturulmasına ihtiyaç duyuluyorsa, korunmak istenen şeyin ne olduğunu yeniden sormanın zamanı gelmiştir.
Hukukçunun asıl kimliği birinin askeri olmakta değil, hiçbir gücün hukukun üzerinde yer alamayacağını savunmaktadır. Çünkü Cumhuriyet, sadakatle tekrarlanan bir slogan değil; özgür yurttaşların her gün yeniden kurduğu bir ortak yaşamdır.




