Dünyanın dört bir yanında ormanlar yok oluyor, sulak alanlar kurutuluyor, tarım toprakları maden ve enerji projelerine açılıyor. Bir yandan türlerin yok oluşunu durdurmak için uluslararası sözleşmeler imzalanıyor, diğer yandan bu yok oluşu hızlandıran ekonomik faaliyetler kamu kaynaklarıyla desteklenmeye devam ediyor. Doğanın korunması giderek daha önemli bir uluslararası politika başlığı haline gelirken, doğayı tahrip eden üretim ve tüketim ilişkileri büyük ölçüde yerinde duruyor.
Ermenistan’ın başkenti Erivan’da 19-30 Ekim tarihlerinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 17. Taraflar Konferansı (COP17), tam da bu çelişkinin gölgesinde toplandı. Görüşmeler 31 Ekim sabahına kadar uzadı. Konferansın sonunda neredeyse 50 karar kabul edildi. Ancak ortaya çıkan tablo, uluslararası çevre politikalarının en temel sorununu bir kez daha görünür kıldı: Hükümetler doğanın korunması gerektiği konusunda uzlaşabiliyor, fakat doğanın yıkımına yol açan ekonomik düzeni değiştirmek konusunda aynı kararlılığı göstermiyor.
Biyoçeşitlilik neden yalnızca türlerin korunması meselesi değil?
Biyoçeşitlilik denildiğinde çoğu zaman nesli tükenmekte olan hayvanlar, koruma altındaki bitkiler ya da milli parklar akla geliyor. Oysa biyolojik çeşitlilik, yaşamın bütün ilişkilerini kapsıyor. Toprağın içindeki mikroorganizmalardan ormanlara, tohumlardan böceklere, sulak alanlardan deniz ekosistemlerine kadar bütün canlıların birbirleriyle ve yaşadıkları çevreyle kurdukları ilişkilerden söz ediyoruz.
Bu ilişkilerin bozulması doğrudan insanların yaşamını da etkiliyor. Toprakların verimsizleşmesi, su kaynaklarının azalması, tozlaşmayı sağlayan canlıların kaybı ve yerel tohum çeşitlerinin ortadan kalkması, gıda üretimini ve geçim kaynaklarını tehdit ediyor. Biyoçeşitlilik kaybı aynı zamanda bir gıda egemenliği, halk sağlığı ve toplumsal eşitsizlik meselesi.
Buradaki temel sorun, doğanın yalnızca insanlara sağladığı ekonomik yararlar üzerinden değerlendirilmesi. Ormanlar karbon tuttukları, sulak alanlar suyu filtreledikleri, arılar tarımsal üretime katkıda bulundukları ölçüde değerli sayıldığında, doğanın korunması da ekonomik bir hesaplamaya indirgeniyor. Oysa bir ekosistemin var olma hakkını, piyasada ölçülebilir bir hizmet üretip üretmediğine bağlamak, doğayı sermaye birikiminin yeni bir alanına dönüştürme riskini taşıyor.
Erivan’da ne kararlaştırıldı?
Biyoçeşitlilik COP17’sinin temel gündemi, 2022 yılında kabul edilen Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi’nin uygulanmasıydı. Bu çerçeve, 2030 yılına kadar doğa kaybının durdurulmasını ve tersine çevrilmesini amaçlayan 23 hedef içeriyor. Bunlar arasında kara, iç su, deniz ve kıyı alanlarının en az yüzde 30’unun etkili biçimde korunması, bozulmuş ekosistemlerin en az yüzde 30’unda restorasyon başlatılması ve doğaya zarar veren teşviklerin azaltılması bulunuyor.
Erivan’da bu hedeflere yönelik ilk küresel değerlendirme gerçekleştirildi. Sonuç pek iç açıcı değildi. Ülkelerin sunduğu hedefler ve uygulama verileri, dünyanın 2030 taahhütlerini gerçekleştirme yolunda olmadığını ortaya koydu.
Konferansta kabul edilen Erivan Yol Haritası, ülkeleri uygulamaları hızlandırmaya, biyolojik çeşitliliğe zarar veren teşvikleri azaltmaya ve ulusal bütçelerini koruma hedefleriyle uyumlu hale getirmeye çağırıyor. Yerli halkların ve yerel toplulukların uluslararası karar süreçlerine katılımını güçlendiren kurumsal düzenlemeler de önemli kazanımlar arasında.
Ancak en sert tartışmalar yine finansman konusunda yaşandı.
2022’de kabul edilen küresel çerçeve, 2030’a kadar biyolojik çeşitlilik için yılda en az 200 milyar dolar kaynak seferber edilmesini öngörüyor. Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere yönelik uluslararası finansmanı ise 2025 itibarıyla yılda en az 20 milyar dolara, 2030’da 30 milyar dolara çıkarması hedeflenmişti. İlk ara hedefe ulaşılamadı.
Erivan’da 1,8 milyar doları aşan yeni finansman taahhütleri açıklandı. Fakat bunlar, belirlenen yıllık ihtiyaçlarla karşılaştırıldığında oldukça sınırlı kalıyor. Üstelik finansmanın hangi koşullarla sağlanacağı, kimin borçlanacağı ve kimin yararlanacağı soruları da varlığını koruyor.
Gelişmekte olan ülkeler, tarihsel olarak doğa tahribatından daha fazla yararlanmış zengin ülkelerin daha büyük sorumluluk üstlenmesini talep ediyor. Bu talep, yalnızca kaynak paylaşımıyla değil, ekolojik borç ve küresel eşitsizliklerle de ilgili.
Doğayı yok etmeye verilen teşvikler
COP17’nin en çarpıcı başlıklarından biri, biyolojik çeşitliliğe zarar veren kamu teşvikleriydi. Kunming-Montreal Çerçevesi, bu teşviklerin 2030’a kadar yılda en az 500 milyar dolar azaltılmasını öngörüyor.
Bu hedef önemli bir çelişkiye işaret ediyor. Devletler bir taraftan doğanın korunması için kaynak yaratmaya çalışırken, diğer taraftan madenciliği, yoğun endüstriyel tarımı, fosil yakıt kullanımını ve ekosistemleri parçalayan altyapı yatırımlarını çeşitli araçlarla destekliyor.
Dolayısıyla sorun yalnızca doğanın korunmasına yeterince para ayrılmaması değil. Kamu kaynaklarının hangi ekonomik faaliyetleri büyütmek için kullanıldığı da belirleyici.
Bu nedenle biyoçeşitlilik krizini koruma alanlarının sayısını artırarak çözmek mümkün değil. Bir bölgeyi koruma altına alırken başka bir bölgede ormanları maden sahasına dönüştürmek, bir sulak alanı restore ederken diğerini yapılaşmaya açmak, doğanın bütünlüğünü korumuyor.
Koruma politikaları, üretim ve tüketim sistemlerinin dönüşümüyle birlikte düşünülmedikçe ekolojik yıkım farklı coğrafyalara taşınmaya devam ediyor.
Türkiye açısından COP17 ne anlama geliyor?
Türkiye, üç farklı biyocoğrafik bölgenin kesişiminde bulunması nedeniyle son derece zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip. Ancak bu zenginlik aynı zamanda yoğun bir baskı altında.
Orman alanlarının madenciliğe açılması, meraların daralması, sulak alanların kaybı, nehirlerin enerji projeleriyle dönüştürülmesi, kıyıların yapılaşması ve endüstriyel tarım uygulamaları, ekosistemler üzerindeki baskıyı artırıyor.
Türkiye’nin COP17 kapsamında yaptığı açıklamalarda Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı’nın Kunming-Montreal Çerçevesi’yle uyumlu biçimde güncellendiği belirtildi. Ancak asıl mesele, bu stratejinin ülkenin yatırım, enerji, madencilik ve tarım politikaları üzerinde ne kadar belirleyici olacağı.
Örneğin bir bölgede biyolojik çeşitlilik envanteri hazırlamak, aynı bölgenin madenciliğe açılması halinde ne anlama geliyor? Korunan alanların miktarını artırmak, mevcut koruma statülerinin yatırım kararları karşısında zayıflatılmasını telafi edebilir mi?
Türkiye’de doğa koruma politikalarının karşı karşıya olduğu temel çelişki burada yatıyor. Ekosistemler korunması gereken yaşam alanları olarak tanımlanırken, aynı zamanda ekonomik büyüme adına kullanılabilecek kaynak stokları olarak değerlendiriliyor.
Üstelik doğa tahribatının toplumsal sonuçları eşit dağılmıyor. Madencilik faaliyetleri nedeniyle geçim kaynaklarını kaybeden köylüler, meralara erişimi azalan hayvancılar, su kaynakları kirlenen yerel topluluklar ve tohum çeşitliliğini korumaya çalışan küçük üreticiler bu süreçlerden doğrudan etkileniyor.
Bu nedenle biyolojik çeşitliliğin korunması, yerel toplulukların yaşam alanları üzerindeki söz ve karar haklarından ayrı düşünülemez.
İklim krizi ile biyoçeşitlilik krizi aynı düzenin sonuçları
Erivan’daki toplantının hemen ardından gözler Türkiye’de gerçekleştirilecek COP31 iklim müzakerelerine çevriliyor. İki zirvenin birbirinden bağımsız süreçler olarak ele alınması, ekolojik krizin bütünlüğünü gözden kaçırma tehlikesi taşıyor.
İklim değişikliği biyolojik çeşitlilik kaybını hızlandırırken, ormanların, sulak alanların ve deniz ekosistemlerinin tahribatı da iklim krizini derinleştiriyor. Ancak aralarındaki ilişki bundan ibaret değil. Her iki krizin arkasında da doğayı sınırsız bir hammadde ve enerji kaynağı olarak gören üretim modeli bulunuyor.
Dahası, iklim kriziyle mücadele adına geliştirilen bazı politikalar yeni ekolojik tahribatlar yaratabiliyor. Enerji dönüşümünün yalnızca yeni madenlerin açılması, daha fazla mineral çıkarılması ve yeni yatırım alanlarının oluşturulması üzerinden tasarlanması, biyolojik çeşitlilik üzerinde yeni baskılar doğuruyor.
Bu durum, iklim politikalarının biyoçeşitlilik hedefleriyle uyumlu olmasının ötesinde, her ikisinin de toplumsal ve ekonomik dönüşüm perspektifiyle ele alınmasını gerektiriyor.
Gerçek bir ekolojik dönüşüm, fosil yakıtlardan çıkış kadar enerji ve kaynak tüketiminin azaltılmasını, endüstriyel tarımın dönüştürülmesini, agroekolojik üretimin desteklenmesini ve müşterek varlıkların korunmasını da içermek zorunda.
Doğanın geleceğine kim karar verecek?
Biyoçeşitlilik politikalarının en önemli siyasal sorularından biri, koruma kararlarının kimler tarafından ve hangi toplumsal ilişkiler içinde alınacağı.
Korunan alanların genişletilmesi gerekli. Ancak bu süreçte yerel toplulukların yaşam alanlarından uzaklaştırılması, geleneksel kullanım haklarının sınırlandırılması ya da doğanın şirketler için yeni yatırım alanlarına dönüştürülmesi, koruma politikalarının kendisini de sorunlu hale getirebilir.
Doğayı korumanın, insanları doğadan dışlamak anlamına gelmediği bir yaklaşım gerekiyor. Özellikle küçük çiftçilerin, yerel toplulukların, kadınların ve doğa savunucularının bilgi ve deneyimlerinin karar mekanizmalarına taşınması bu nedenle önemli.
Doğanın hakları tartışması da burada anlam kazanıyor. Bir ormanın, nehrin ya da sulak alanın varlığını sürdürmesinin, yalnızca insanlara sağladığı ekonomik hizmetlere bağlı olmadığını kabul etmek, doğayla kurduğumuz ilişkinin yeniden tanımlanması demek.
Bu yaklaşım, mülkiyet ilişkilerini, kamu yararı anlayışını ve ekonomik kalkınmanın sınırlarını yeniden tartışmayı gerektiriyor.
Erivan’da kabul edilen kararların önemi küçümsenmemeli. Uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesi, ekolojik yıkımın ölçülmesi, sorumlulukların belirlenmesi ve yerel toplulukların katılımının geliştirilmesi önemli adımlar. Ancak bu kararların gerçek değeri, doğa tahribatını durduracak siyasal ve ekonomik değişikliklere dönüşüp dönüşmeyeceklerinde yatıyor.
Önümüzdeki dört yıl, 2030 hedeflerinin ne ölçüde gerçekleşeceğini gösterecek. Fakat asıl ölçüt, kaç yeni hedef açıklandığı ya da kaç milyar dolarlık finansman sözü verildiği olmayacak.
Ölçüt, kaç ormanın kesilmekten, kaç nehrin kurutulmaktan, kaç tarım alanının yok edilmekten kurtarıldığı olacak. İnsanların yaşam alanları üzerindeki haklarının ne ölçüde güçlendiği, doğayı tahrip eden faaliyetlerin gerçekten sınırlandırılıp sınırlandırılmadığı olacak.
Çünkü doğayı koruma iradesi, en açık biçimde, onu yok eden faaliyetlere hayır diyebilme kapasitesinde ortaya çıkıyor.
Biyoçeşitlilik krizinin çözümü, doğaya bir fiyat biçmekte değil, doğanın ve yaşamın piyasanın sınırlarından daha büyük olduğunu kabul etmekte yatıyor




