Anaların beyaz tülbendi, Ankara’nın barış silueti
İdris Baluken 5 Kasım 2026

Anaların beyaz tülbendi, Ankara’nın barış silueti

Anaların beyaz tülbendi, Ankara’nın barış silueti

 

Ankara’nın siyasal havası öteden beri biraz ağırdır. Hele kutuplaşmanın derinleştiği zamanlarda, Meclis koridorlarından televizyon ekranlarına kadar uzanan o sert dil, insanın üzerine daha da fazla çöker. Siyasetin gürültüsü içinde bazen en yalın insani sözlerin bile duyulması güçleşir.

Geçtiğimiz günlerde Barış Anaları, beyaz tülbentleriyle işte böyle bir Ankara’ya gittiler. Şehrin sert siyasal havasına, yılların acısını taşıyan ama barış umudundan vazgeçmeyen başka bir ses getirdiler.

Barış nöbeti tuttular. Halay çektiler. Meclis Başkanı’yla, Meclis’teki siyasi partilerle ve Adalet Bakanlığı yetkilileriyle görüştüler. Hazırladıkları dosyaları sundular, taleplerini doğrudan muhataplarına ilettiler. Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin kalıcı ve onurlu bir barışla sonuçlanması için bir kez daha yollara düşmüşlerdi.

Ankara sokaklarında beliren o beyaz tülbentler, alışıldık siyasal görüntünün içinde insana başka bir şey düşündürüyordu. Sanki bu ülkenin önünde açılmayı bekleyen bembeyaz barış sayfalarıydı her biri. O sayfaların ardında yılların biriktirdiği acılar, dinmeyen özlemler, yarım kalmış hayatlar ve bütün bunlara rağmen yitirilmemiş bir umut vardı.

Kadim Kürt geleneğinde beyaz tülbendin özel bir anlamı vardır. Bir kavga ya da çatışma sırasında bir ana başındaki beyaz tülbendi çıkarıp tarafların arasına bıraktığında, bu davranış barış çağrısı olarak kabul edilir. Çatışanların da analığın hatırına öfkelerini bir kenara bırakmaları, husumete son vermeleri beklenir. Çünkü o tülbent yalnızca bir kumaş parçası değildir. Yaşamı var eden, büyüten ve koruyan analığın toplumsal saygınlığını temsil eder.

Bir zamanlar çatışanların arasına bırakılan beyaz tülbentler, bugün barışın kapısını aralamak için Ankara’ya taşınıyor.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Kadim bir gelenekte anaların yere bıraktığı tülbent çatışmayı durduruyorsa, çağdaş siyaset neden aynı ahlaki çağrıya karşılık verecek iradeyi göstermesin?

Barış Anaları Ankara’ya yalnızca acılarını anlatmak için gitmediler. Barışın somutlaşması için siyasal taleplerini de dile getirdiler. İmralı’ya giderek Sayın Öcalan ile görüşmek istediklerini belirttiler. Sayın Öcalan’ın hukuki ve siyasi statüsünün tanınmasını, müzakere sürecinin gerektirdiği adımların atılmasını talep ettiler.

Onların gözünde bu mesele, tek bir kişinin özgürlüğünden ibaret değil. Sayın Öcalan’ın özgürlüğünü kendi özgürlüklerinden, toplumun demokratik geleceğinden ve kalıcı barış umudundan ayrı düşünmüyorlar. Bu nedenle taleplerinin günlük siyasal hesaplara ve yüzeysel tartışmalara sıkıştırılmasını istemiyorlar.

Barışın yalnızca silahların susmasıyla tamamlanamayacağını, çatışmayı doğuran tarihsel ve siyasal sorunların demokratik yöntemlerle çözülmesi gerektiğini hatırlatıyorlar.

Anaların bu talepleri karşısında siyasetin sorumluluğu, onları nezaketle dinlemekten ibaret olamaz. Barış iradesinin hukuki ve siyasal karşılığını bulması, müzakerenin somut adımlarla ilerlemesi gerekir.

Bu çağrıyı yapanlar, barışın yokluğunun ne anlama geldiğini herkesten iyi bilen analar.

Evlat acısını anlatmak için hangi sözcüğe başvurabiliriz? İnsanın yüreğinde açılan, zamanın bile iyileştirmekte çaresiz kaldığı o yarayı hangi cümleye sığdırabiliriz?

O anaların yüreklerindeki yaraların kapanmadığını biliyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen ağızlarından kin, nefret ve intikam değil, barış sözcüğünün yükselmesi karşısında insanın söyleyecek sözü azalıyor.

Yaşadıkları kayıplardan başkalarına acı çektirme hakkı çıkarmıyorlar. Kendi acılarını, başka anaların aynı kaderi yaşamaması için verilen bir mücadeleye dönüştürüyorlar.

Onları dinlediğinizde bazen deneyimli bir siyasetçinin toplumsal çözümlemeleriyle, bazen hayatın içinden yetişmiş bir filozofun bilgeliğiyle karşı karşıya olduğunuzu hissedersiniz. Bu bilgelik akademik unvanlardan ya da siyasal makamlardan değil, yaşadıkları hayattan ve bütün kayıplarına rağmen korudukları insan sevgisinden doğuyor.

Anaların acıdan doğan bu bilgeliği yalnızca bizim coğrafyamıza özgü değil. Arjantin’de askerî diktatörlük yıllarında çocukları zorla kaybedilen Plaza de Mayo Anneleri, beyaz başörtüleriyle Buenos Aires meydanlarını bir hakikat ve adalet arayışının merkezine dönüştürdüler. Onların beyaz örtüleriyle bugün Ankara’ya taşınan beyaz tülbentler arasında, farklı tarihsel koşullara rağmen, insanın yüreğine dokunan bir yakınlık var.

Bu toprakların Cumartesi Anneleri de yıllardır aynı inatla kaybettikleri yakınlarının akıbetini soruyor. Oğlu Cemil Kırbayır’ın kemiklerine kavuşma umuduyla ömrünü tüketen Berfo Ana’nın hikâyesi, ülkemizin hafızasında kapanmamış bir yara olarak duruyor.

Bir ana evladının kemiklerine kavuşabilmek için ömrünü tüketirken, başka bir ana yeni evlatların toprağa verilmemesi için barış mücadelesi veriyor.

Ve elbette yaşamını yitiren askerlerin anneleri…

Onları düşündüğümde gözümün önüne, evlatlarının ölüm haberinden sonra sıvasız duvarlarına bayraklar asılan yoksul evler geliyor. O görüntüde beni asıl sarsan, bir ömrün yoksullukla geçmesine rağmen hayatın o insanlardan bir de evlatlarını almış olması. Yıllarca çekilen sıkıntılar yetmemiş gibi, o evlerin kapısından içeri bir de tarifi mümkün olmayan bir acı girmiş.

Keşke zamanı geriye sarabilsek. O evlerin yoksulluğunu giderebilsek, o anaların hayat boyunca çektikleri sıkıntıları hafifletebilsek. Ve en önemlisi, evlatlarını sağ salim kendilerine kavuşturabilsek. Böyle bir imkânımız yok. Ama onların acısını görmemize, hayatlarını önemsememize ve başka anaların aynı acıyı yaşamaması için sorumluluk üstlenmemize engel olan bir şey de yok.

Bunları yalnızca bugün barış üzerine yazarken dile getirmiyorum. Milletvekilliğim döneminde kışlalarda şüpheli biçimde yaşamını yitiren askerlerin ailelerinin ve PKK tarafından alıkonulan askerlerin yakınlarının sorunlarını defalarca Meclis gündemine taşıdık. Soru önergeleriyle, Meclis konuşmalarıyla bu ailelerin hakikat arayışlarına ve çocuklarına kavuşma umutlarına destek olmaya çalıştık.

İmralı heyeti üyeleri olarak alıkonulan bazı askerlerin ailelerine kavuşması için yürüttüğümüz çabalar da oldu. Ancak bir annenin evladına kavuşurken yaşadığı sevinci hiçbir zaman siyasi bir gösteriye dönüştürmeyi doğru bulmadık. Onun hayır duası bize yeterdi.

Bugün bunlardan söz etmemin nedeni geçmişte yaptıklarımızın hesabını tutmak değil. İnsan yaşamını siyasal ayrımların üzerinde tutmanın benim için yeni bir düşünce olmadığını anlatmak.

Bu nedenle bugün barış sürecine ilişkin her gelişmenin ardından “Peki, elde ne var?” diye soranlara öncelikle yaşamın değerini hatırlatmak istiyorum. Elbette barışın hukuki, siyasal ve demokratik gereklilikleri var. Bunların ertelenmesi ya da önemsizleştirilmesi düşünülemez. Ancak çatışmaların durduğu, genç insanların ölmediği, anaların kapısına ölüm haberlerinin dayanmadığı her günün kendisi de başlı başına büyük bir kazanım değil midir?

Bir gencin yaşamaya devam etmesinin, bir annenin evladını sağ salim karşılamasının karşılığını hangi siyasal kazanımla ölçebiliriz? Çünkü insan hayatı, bütün siyasal kazanımların ön koşuludur. Yaşamın olmadığı yerde özgürlükten, demokrasiden ve gelecekten söz etmenin ne anlamı kalır?

Barış Analarının Ankara’ya taşıdığı çağrının en yalın anlamı da burada yatıyor. Onlar bu uzun ve ağır tarihsel sürecin en büyük bedellerini ödeyenler arasında. Belki kendileri böyle bir hak iddiasında bulunmuyorlar. Ama en ağır bedeli ödeyenlerin barışın geleceğine ilişkin sözleri, özel bir ahlaki ağırlık taşıyor.

Onlar yalnızca kendi evlatlarının anneleri değiller. Bir halkın ortak hafızasında analığın vicdani sorumluluğunu üstlenmişler. Bir halkın acısını kendi acılarında, geleceğini kendi umutlarında taşıyorlar. Bu nedenle onlar bir halkın analarıdır; hepimizin anaları…

Benim için bu düşüncenin çok daha kişisel bir anlamı var. Çünkü benim öz annem de bir Barış Anası.

Genç yaşında eşini kaybetmiş, iki oğlunu ve iki kızını büyük zahmetlerle yetiştirmiş bir kadın. Hayatının en güzel yıllarını çocuklarını büyütmek, okutmak ve geleceğe hazırlamak için harcamış.

Oğullarından birini, dönemin seçkin üniversitelerinden birinin yüksek puanlarla öğrenci kabul eden bölümüne uğurlamış. Kim bilir, o gün hangi hayalleri kurmuştu?

Birkaç yıl sonra aynı oğlunun cenazesini, defnedildiği kimliği belirsiz bir mezardan alıp yeniden defnetmek zorunda kalmış. Bir annenin, evladının mezarına kavuşabilmek için bile böylesine ağır bir sınavdan geçmesi,sözün bittiği yerdir…

Sonra diğer oğlunun Meclis’ten hapishaneye uzanan hikâyesi… Cezaevi kapıları… Ardından binlerce kilometrelik ayrılıklar, bitmeyen özlemler…

Bütün bunlara rağmen vakur duruşunu koruyan bir insan… Bugünlerde her konuşmamızda Demokratik Toplum ve Barış Süreci’ne ilişkin gelişmeleri merak ediyor. Neler olup bittiğini soruyor, kendi düşüncelerini anlatıyor, kimi zaman kaygılarını dile getiriyor.

Sonra yaşadığı bütün acıları bir kenara bırakıp Zazaca dualar ediyor:

“Huma yo bêr xêr akır.” (Allah hayırlı bir kapı açsın.)

“Huma lez ra yo awk ê xêr ın adır a kır.” (Allah bu yangına tez zamanda bir su döksün.)

Ve benzeri dualar…

Ömrünün büyük bölümünü yangının içinde geçirmiş bir anne, yalnızca kendi meselesiyle ilgilenmiyor. Yangının bütünüyle sönmesini diliyor. Bugüne kadar okuduğum en değerli kitapların sayfalarında bile, annemin bu dualarında bulduğum derinliğe rastlamadım. Edindiğim bilgilerden ve siyasal mücadele içinde öğrendiklerimden daha kıymetli bir pusula…

Benzer duyguları, telefonumda “Daye Demirtaş” olarak kayıtlı sevgili Selahattin Demirtaş’ın annesi Sadiye Demirtaş’la konuşurken de yaşıyorum. Ara sıra hatırını sormak için aradığımda, yılların ağır yaşanmışlıklarına rağmen umudunu korumaya çalışan bir annenin sesini duyuyorum. Onunla konuşurken de aynı Zazaca dualar yükseliyor telefonun diğer ucundan. Aynı hayırlı kapıların açılması dileği, aynı yangının sönmesi özlemi…

O anlarda kendi annemin sesini duyuyormuş gibi oluyorum. Bunca acıyı yaşamış anaların duaları hâlâ barış içinse, onların bilgeliğinden öğrenemeyen siyasetin topluma öğretebileceği ne kalır?

Barış Analarının Ankara yolculuğunu bu nedenle yalnızca siyasal muhataplara yapılmış bir ziyaret olarak görmüyorum. Onların beyaz tülbentleri, toplumun farklı kesimlerine de uzatılmış bir el.

Bu noktada insanın içinden başka bir dilek daha geçiyor.

Keşke yaşamını yitiren askerlerin anneleri de bir araya gelip Diyarbakır’a gitseler… Keşke yıllarca acılarını içlerine gömmüş o anneler de Diyarbakır sokaklarında yürüyüp oradan barış çağrısı yapabilseler. Kendi acılarından, evlatlarının hatıralarından ve adalet taleplerinden vazgeçmeden, başka anaların acılarıyla buluşabilseler. Keşke Ankara’ya taşınan beyaz tülbentlerle Diyarbakır’a uzanan o eller birbirine kavuşsa.

Ankara ile Diyarbakır arasında, iki farklı toplumsal hafızayı ve ortak bir gelecek umudunu buluşturan bir köprü kurulsa. Temellerinde anaların birbirlerinin acılarını anlama iradesi bulunan, gelecek kuşakların bile yıkmayı göze alamayacağı kadar sağlam bir köprü…

Bunun hayal olduğunu söyleyenler çıkabilir. Ama barışın kendisi de önce insanların yüreklerinde ve hayallerinde başlamaz mı?

Belki de barışın en güçlü toplumsal güvencesi, anaların birbirlerinin ellerini tutabildiği, gözyaşlarının birbirine karşı kullanılmadığı, acıların yarıştırılmadığı böyle bir buluşmada saklıdır. İnancımızda “Cennet annelerin ayakları altındadır” denir.

Barış için Ankara yollarına düşen anaların attıkları her adım, bu toprakları daha adil, daha özgür, daha yaşanılır bir yere dönüştürme arayışının da bir parçası değil midir?

Belki de yıllardır başka yerlerde aradığımız barışın sırrı, onların ayaklarının bastığı yollarda ve göğüslerinin altında taşıdıkları yaralı ama sevgiden vazgeçmeyen yüreklerindedir.

Barış Anaları Ankara’ya giderek üzerlerine düşeni yaptılar. Acılarını, umutlarını ve taleplerini taşıdılar. Söyleyeceklerini söylediler. Şimdi onların sesine karşılık vermesi gerekenlerin sorumluluğu başlıyor.

Ankara’nın sert, kasvetli ve kutuplaştırıcı siyasal havasında, anaların beyaz tülbentleriyle birlikte başka bir rüzgâr esti. O tülbentler, bu şehrin siyasal ufkuna barışın yumuşatıcı, birleştirici ve herkesi kucaklayan siluetini çizdi. Acıların yarıştırılmadığı, farklılıkların düşmanlık nedeni sayılmadığı, hiçbir annenin evladının ardından ağıt yakmadığı bir geleceğin mümkün olduğunu hatırlattı. Şimdi siyasetin görevi, esmeye başlayan bu rüzgârın dinmesine izin vermemek; anaların çizdiği barış siluetini koruyup büyüterek bu ülkenin kalıcı gerçeğine dönüştürmektir.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.