• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Abdullah Öcalan’ın avukatı: ‘Tecrit sona ermeden süreç sağlıklı ilerlemez’

Abdullah Öcalan’ın avukatı: ‘Tecrit sona ermeden süreç sağlıklı ilerlemez’

24 Mayıs’tan bu yana Abdullah Öcalan ile hiçbir görüşme gerçekleştirilemediğini belirten avukat Rezan Sarıca, devam eden sürece rağmen tecridin derinleştirilmesinin büyük bir çelişki olduğunu vurguladı: “Bu koşullarda Öcalan’ın rolünü oynamaya devam edemediğini görüyoruz; tecrit siyaseti tamamen son bulmalı.”

Abdullah Öcalan’ın avukatı: ‘Tecrit sona ermeden süreç sağlıklı ilerlemez’
Abdullah Öcalan’ın avukatı: ‘Tecrit sona ermeden süreç sağlıklı ilerlemez’
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 15 Temmuz 2026 09:47
  • Güncellenme: 15 Temmuz 2026 09:49

Kürt meselesinin demokratik çözümüne dair devam eden süreç, yasal düzenlemeler ekseninde tartışılmayı sürdürüyor. Kamuoyunda gündeme gelen “çerçeve yasa” taslağına ilişkin Kürt tarafı, taslağın henüz ne kendilerine ne de Abdullah Öcalan’a iletildiğini açıkladı.

Süreç devam ederken Abdullah Öcalan’ın, 24 Mayıs’tan bu yana ne ailesiyle, ne Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti’yle ne de Asrın Hukuk Bürosu avukatlarıyla görüştüğü bildirildi.

Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Rezan Sarıca, Mezopotamya Ajansı’na (MA) yaptığı değerlendirmelerde, Abdullah Öcalan’a yönelik görüş kısıtlamaları, kamuoyunda tartışılan “kök yasa” ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin gündemine almadığı “umut hakkı” başlıklarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

‘Tecrit yeniden devreye konuldu’

24 Mayıs’tan bu yana Abdullah Öcalan ile herhangi bir görüşme gerçekleştirilmemesine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Rezan Sarıca, daha önce de benzer uzun süreli kısıtlamaların yaşandığını belirterek, önceki süreçlerde de tecridin ortadan kalktığı bir dönem görmediklerini söyledi.

Son aylarda tecridin yeniden yoğunlaştığını ifade eden Sarıca, “Son aylarda tecridin çok yoğun bir şekilde sürdürüldüğünü ve yeniden devreye konulduğunu görüyoruz. Bu da tecrit siyasetinin kaldığı yerden devam ettiğini gösteriyor. Sürece rağmen böyle bir yaklaşımın ortaya konulması tabii ki bir çelişki ve tutarsızlık barındırıyor” dedi.

Abdullah Öcalan’ın sürecin başında koşulların oluşması halinde üzerine düşen rolü oynayacağını açıkça ifade ettiğini söyleyen Sarıca, “Koşullar el verdiği ölçüde barış iradesini gösterdi ve Kürt meselesinin çözümüne dair çok ciddi tarihsel, yeni eşikler doğuran adımlar da attı. Ancak 24 Mayıs’taki heyet görüşmesinden sonra herhangi bir görüşmenin olmadığını görüyoruz. Hukuki koşulların veya siyasi koşulların şu an kendini yeterince göstermediğini görüyoruz. Bu koşullarda rolünü oynamaya devam edemediğini de görüyoruz. Bu da tecrit siyasetine bağlı” ifadelerini kullandı.

Tecrit siyasetinin nedenlerinin uzun yıllardır tartışıldığını dile getiren Sarıca, bunun Kürt meselesinin çözümsüzlüğü ve ret ve inkar politikalarıyla bağlantılı olduğunu savundu. Sarıca, “Bugün yeniden İmralı’da tecrit düzeninin genelde de tecrit siyasetinin halen varlığını sürdürüyor olması kabul edilebilir bir durum değil. Özellikle Barış ve Demokratik Toplum Süreci açısından geleceği inşa edebilecek veya demokrasinin adımlarını atmaya yarayacak bir zeminin olmadığını söylemek gerekiyor. Bu tecrit siyasetinin tamamen son bulması ve ortadan kalkması gerekiyor ki Sayın Öcalan’ın yürüttüğü Barış ve Demokratik Toplum Süreci amacına ulaşabilsin” diye konuştu.

‘İmralı’ya ziyaret başvuruları sonuçsuz kalıyor’

Sarıca, Abdullah Öcalan ile görüşmek için yaptıkları başvuruların sonuçsuz kaldığını söyledi. Hukuki girişimlerini sürdüreceklerini ifade eden Sarıca, “Görüş başvurularında bulunuyoruz. Fakat olumlu bir dönüş alamıyoruz. Başvurularımız olumlu sonuçlanmıyor. Bunun hukuki yollarını işletmeyi düşünüyoruz” dedi.

İmralı’daki mevcut koşulların hukuki olmadığını savunan Sarıca, “Bu tecrit siyaseti, barış ve demokrasi yönünün elbette en önemli ayağı. Fakat bunlar hukuki koşullar olmadan sağlam bir inşaya yol açabilecek durumlar değil. Asıl zeminin hukuki olması lazım. Hukuka bağlılığın olması lazım. Mevcut kısıtlama ve mevcut İmralı’daki koşullar, hukuk dışı koşullardır. Biz de bu hukuksuzluğun son bulması için gerekli girişimlerde bulunacağız” diye konuştu.

‘Kök yasa’ değerlendirmesi

Abdullah Öcalan’ın son görüşmesinde kullandığı “kök yasa” kavramına ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Sarıca, bu kavramın yeni bir başlangıcı ifade ettiğini söyledi. Öcalan’ın 1993’ten bu yana Kürt meselesinin siyasi ve barışçıl yöntemlerle çözümü için girişimlerde bulunduğunu belirten Sarıca, kalıcı barışa zemin hazırlayacak bir başlangıcın ise bugüne kadar hayata geçirilemediğini dile getirdi.

Sarıca, “Kürt meselesinde inkar siyasetinin son bulması, yeni bir gelecek inşa edilmesi için ve bu geleceğin özgür ve demokratik bir yaşamı inşa etmek istiyor. ‘Kök hücre’ dediği, demokratikleşmenin kök hücresi olarak ifade ettiği şey de bu başlangıcı ifade ediyor. Yeni bir başlangıç, geçmişte yaşanan bütün sorunları, bütün tahribatları ortadan kaldırabilecek ve iyileştirebilecek bir özelliğe de sahip olması gerekiyor. Geçmişi iyileştiren, geleceği kuran, geleceği inşa eden bir içerik taşıması gerektiğini düşündüğü için ‘kök yasa’ olarak tanımlıyor” ifadelerini kullandı.

“Kök yasa”nın tek seferlik bir düzenleme olarak görülmemesi gerektiğini belirten Sarıca, “Bu aynı zamanda bugün böyle bir yasanın çıkması halinde burada bitmeyeceğine dair bir anlam da içeriyor. Kökten başladığında artık onun üzerine inşa edilecek, büyütülecek bir süreç olarak görüyor. Bir başlangıç ve üzerine konulacak bir adımlar silsilesi olarak baktığı için ‘kök yasa’ olarak ele alıyor” dedi.

‘Yasa, sürecin tamamını kapsamalı’

Tek bir yasal düzenlemeyle tüm sorunların çözülmesinin mümkün olmadığını ifade eden Sarıca, Kürt meselesinin ortaya çıkmasına neden olan siyasi anlayışların onlarca yıl boyunca çıkarılan yasal ve anayasal düzenlemelerde varlığını sürdürdüğünü savundu.

Bugün Kürtlerin eşit yurttaşlık ve siyasi haklarını reddeden çok sayıda yasal düzenleme bulunduğunu öne süren Sarıca, “Bu yasa elbette bu bütün sorunların tamamını bir seferde çözmesi mümkün olmayacaktır. Fakat bunun işaretini vermesi lazım. Özellikle kendini fesheden bir örgüt varken, bunu yasa içerisine almak durumundayız. Bu yasal adım yoksa bunun bir sonuç alıcılığı olmaz. Bir bütün olarak bu süreci içine alacak bir yasa olması lazım” diye konuştu.

Yasanın içeriği kadar ruhunun ve demokratik dönüşüm potansiyelinin de önemli olduğunu belirten Sarıca, “Yasanın içeriği, biçimi, ruhu, taşıdığı potansiyeli, demokratik bir gelecek inşa edebilmesi lazım. Silahlı mücadele yönteminin sonlandırıldığını ifade eden güçlerin siyasi mücadele edebilir koşullara gelmesi gerekiyor. Bu yasa bu açıdan çok önemli. Yoksa kısır bir döngüyle meseleye yaklaşıldığında çıkacak yasanın da sonuç alıcılığı biraz zor olur” ifadelerini kullandı.

‘Ortaklaşılmadan çözümün gelmesi kolay değil’

Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı belirtilen “çerçeve yasa” taslağı ve taslağın kamuoyuyla paylaşılmamasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Sarıca, sürecin tek taraflı adımlarla ilerleyemeyeceğini savundu.

Geçmişte muhataplık kabul edilmeden atılan adımların sonuç vermediğini belirten Sarıca, “Ortaklaşılmadan bir çözümün gelmesi kolay değil. 10 yıllarca tek taraflı tanınma olmadan, muhataplık kabul etmeden atılan adımlar oldu. Fakat hepsi kadük ve sonuçsuz kaldı” dedi.

Sürecin çağrıcısı ve yürütücüsü olarak nitelendirdiği Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısında siyasi ve hukuki gerekliliklere işaret ettiğini söyleyen Sarıca, “27 Şubat 2025’te açıklamaya bir bütün olarak bakıldığında her iki tarafın uzlaştığı, ortaklaştığı bir çağrı varken, devamında da olması gereken odur. Gerek yasa meselesinde gerek sonrasında atılması gereken adımlar açısından da ortaklaşılması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Tek taraflı atılacak adımların sürecin devamı açısından sorun yaratacağını belirten Sarıca, yeni dönemde farklı yöntemlerin geliştirilmesi gerektiğini savunarak, “Bugünden yarına yeniye dair adımların atılması lazım. Yeniye dair politikaların geliştirilmesi gerekiyor. Ezberleri bozan adımların atılması gerekiyor. Burada yöntem de önemli. Bence sadece siyasi iktidarın belirlediği, ortaya attığı adımlarla sonuç alınamayacağının iktidar da farkındadır” diye konuştu.

‘Toplumun taslağı değerlendirme fırsatı olmadı’

Yasa taslağının uzun süredir kamuoyunun gündeminde olması gerektiğini dile getiren Sarıca, toplumun taslağı tartışma ve değerlendirme fırsatı bulamadığını söyledi. İktidarın “zaman odaklı” bir yönetim anlayışı izlediğini öne süren Sarıca, “Yasanın uzun süredir kamuoyunun gündemine gelmesi gerekiyordu. Kamuoyunun bu yasanın her yönüyle tartışması, içselleştirmesi, eleştirilecek yönlerin düzeltilmesi gelinen süreçte tüketmiş olması gerekiyordu. Fakat zaman odaklı bir yönetme genel olarak iktidarın geçmişten bu yana yaptığı bir şey” dedi.

Bir anda gündeme gelecek bir yasa taslağının kısa sürede tartışılıp geliştirilmesinin zor olduğunu ifade eden Sarıca, “Bir anda gelecek bir yasa taslağının sıkışık bir zaman aralığında düzeltilmesi, iyileştirilmesi, içinin doldurulması kolay değil. Bu açıdan bir an önce bu yaklaşımın değiştirilmesi gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.

‘Statünün tanınması rolünü özgürce oynayabileceği koşulların oluşması demek’

Sarıca, süreçte Abdullah Öcalan’ın statüsüne ilişkin tartışmaları da değerlendirdi. Statünün tanınmasının pratikte de karşılığının olması gerektiğini savunan Sarıca, bunun aynı zamanda Öcalan’ın süreçteki rolünü özgürce yerine getirebileceği koşulların oluşturulması anlamına geldiğini söyledi.

Sürecin başlangıcında Abdullah Öcalan’ın rolüne ilişkin daha geniş söylemlerin dile getirildiğini ancak bunun zamanla daraldığını öne süren Sarıca, “Başından beri sürecin çağrıcısı ve yürütücüsü Sayın Öcalan karşımızda dururken, muhataplık meselesinde söylenen kimi siyasi çıkışlar oldu. ‘Siyasi koordinatörlük’ olarak rolünü oynamasına dair genişçe bir söylem varken, daha sonra bunun daraltıldığını olabildiğince sönümlendiğini görüyoruz. Siyasi doğruluk gereği bu söylemlerin yasal olarak da karşılığını bulması lazım” ifadelerini kullandı.

Öcalan’ın demokratik toplumun inşası, şiddetin sona ermesi, siyasi ve hukuki yolların açık tutulması ile toplumsal kutuplaşmanın azaltılması açısından rol oynayabileceğini savunan Sarıca, “Bu statü tanınmadan, rolünü oynayacağı koşullar sağlanmadan süreç sağlıklı bir şekilde ilerlemez” dedi.

‘Umut hakkı’ Türkiye’nin inisiyatifine bırakılıyor’

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin “umut hakkı” konusundaki tutumunu da değerlendiren Sarıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ihlal kararı vermesine rağmen kararın uygulanmadığını belirtti.

Konunun Türkiye’nin inisiyatifine bırakıldığını savunan Sarıca, “Komitenin süreci Türkiye’ye attığını, ‘umut hakkı’nın yasal adımları meselesini de tamamen Türkiye’nin inisiyatifine bıraktığını görüyoruz. Ne komite ne de Adalet Bakanlığı ve hükümet bu konuda adım atmıyor” dedi.

Türkiye’nin barış sürecini Avrupa Konseyi nezdinde bir gerekçe olarak kullandığını öne süren Sarıca, “Türkiye, Avrupa Konseyi’nde süreci bir kaldıraç olarak kullanıyor. Komite de bu gerekçeler üzerine meseleyi Türkiye’ye havale ediyor” ifadelerini kullandı.

İşkencenin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) de sorumluluk üstlenmesi gerektiğini belirten Sarıca, “CPT, ‘umut hakkı’ kararının icraya girmesi, yasal adımlara kavuşması için üzerine düşen rolü yerine getirmesi lazım. Bizler de bu süreçte CPT’ye yönelik girişimlerimizi yerine getireceğiz” diye konuştu.

‘Toplumsal güçlere tarihi sorumluluk düşüyor’

Barış sürecinde demokratik toplum ve sivil toplum örgütlerinin rolüne ilişkin değerlendirmelerde bulunan Sarıca, devletin atması gereken adımlar bulunduğunu ancak toplumsal güçlere de önemli sorumluluklar düştüğünü söyledi.

Sarıca, “Demokratik toplum paradigmasının asıl aktörleri devlet kurumları değil, toplumun sivil toplum yapıları, hukuki kurumları, sivil toplum örgütleridir” dedi.

Toplumun herhangi bir adım beklemeden sürece katkı sunması gerektiğini belirten Sarıca, “Bu anlamıyla hiçbir beklentiye girmeden, hiçbir adım beklenmeden, demokratik toplum kurumlarının, toplum yapılarının bu paradigmayı yaşama geçirmeye devam etmeleri gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Hukukçuların rolü

Kürt hukukçuların Amed’de düzenlediği konferansa da değinen Sarıca, hukukçuların sürece katkı sunmaya hazır olduklarını belirterek, konferansta bunun sonuç bildirgesiyle de ilan edildiğini söyledi.

Hukukçu kurumlarının sürecin gözlemcisi ve takipçisi olabilecek konumda bulunduğunu ifade eden Sarıca, “Toplumun güveneceği hukukçu kurumları, sürecin hem gözlemcisi hem takipçisi olabilecek bir noktada duruyorlar. Yasal çalışmalar anlamında da görüşleri alınabilir” dedi.

Tarafların eşit biçimde görüşlerini ortaya koyabildiği bir yöntemin benimsenmesi gerektiğini savunan Sarıca, ortak çözümün ancak bu şekilde geliştirilebileceğini söyledi. (MA)