• Ana Sayfa
  • Manşet
  • AP Kürt Konferansı’nda Li Andersson: ‘Kürt meselesi AB ile ilişkilerin merkezine oturtulmalı’

AP Kürt Konferansı’nda Li Andersson: ‘Kürt meselesi AB ile ilişkilerin merkezine oturtulmalı’

AP’de düzenlenen Kürt konferansının “Avrupa Birliği, Türkiye ve Kürtler” başlıklı oturumunda, Kürt meselesinin AB-Türkiye ilişkilerinin merkezine oturtulması ve Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması çağrısı yapıldı.

AP Kürt Konferansı’nda Li Andersson: ‘Kürt meselesi AB ile ilişkilerin merkezine oturtulmalı’
AP Kürt Konferansı’nda Li Andersson: ‘Kürt meselesi AB ile ilişkilerin merkezine oturtulmalı’
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 15 Ekim 2026 20:50

Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen Kürt konferansında, “Avrupa Birliği, Türkiye ve Kürtler: Stratejik Ortaklık ile Demokratik Beklentiler Arasında” başlıklı oturumun moderatörlüğünü eski HDP Milletvekili Hişyar Özsoy yaptı.

Oturumda Avrupa Parlamentosu Milletvekili ve Sol Grup Üyesi Finlandiyalı Li Andersson, Sol Grup’tan İspanyalı Avrupa Parlamenteri Pernando Barrena, Yeşiller/Avrupa Özgür İttifakı’ndan Slovenyalı Vladimir Prebilic, Asrın Hukuk Bürosu’ndan Raziye Öztürk ve Birleşik Krallık’tan Uluslararası Barolar Birliği İnsan Hakları Enstitüsü Üyesi Eleonora Scala söz aldı.

AB’nin hareketsizliğine eleştiri

Li Andersson, konuşmasında özellikle Avrupa Birliği’nin otoriter rejimler karşısındaki sessizliği ve hareketsizliğine dikkat çekerek, Kürt meselesinin çözümünün AB-Türkiye ilişkilerinin merkezine oturtulması gerektiğini kaydetti.

Avrupa Birliği’nin çoğu zaman kendi değerlerinden vazgeçtiği bir ilişki içerisine girdiğini belirten Li Andersson, “Türkiye’de demokrasiye ilişkin beklentilerini, Kürtlerin siyasi ve kültürel hakları da dâhil olmak üzere, jeopolitik hedeflere, güvenlik politikalarına ve göç politikalarına tabi kıldı. Bu politikalar, bugün Avrupa Birliği’nde ve üye ülkelerde iktidarda bulunanların önceliklerini ve dünyaya bakış açılarını yansıtıyor” dedi.

Li Andersson, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Avrupa Parlamentosu’nun da Türkiye’nin demokrasiye, insan haklarına ve Kürt meselesinin barışçıl çözümüne bağlılığını Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki stratejik ilişkinin merkezine yerleştirmek için önemli bir rolü olduğunu düşünüyoruz.

Başka bir ifadeyle Avrupa Birliği, demokratik gelişmeleri teşvik etmek için elindeki bütün araçları kullanmalıdır. Ve Avrupa Birliği bu araçlara sahiptir; yeter ki onları kullanmaya istekli olsun.

Bunlar arasında ekonomik politika araçları, silah ticaretine yönelik ambargolar, diplomatik baskı ve Kürt hareketlerine ve örgütlerine doğrudan destek verilmesi gibi seçenekler bulunuyor.”

‘AB, kapsayıcı barış sürecini desteklemeli ve çözüm için katkıda bulunmalı’

Li Andersson, konuşmasını şöyle tamamladı:

“Avrupa Birliği, Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) yönelik tutumunu yeniden tanımlamadı. Türkiye hükümeti çatışmaların çözümüne yönelik bir yasal çerçeve oluşturmak için adımlar attıktan sonra bile Avrupa Birliği’nin tutumunda büyük bir değişiklik yaşandığını söylemek mümkün değil. Avrupa Birliği’nin bundan sonra yapması gereken, elindeki siyasi ve ekonomik nüfuzu kullanarak kapsayıcı bir barış sürecini desteklemek ve demokratik bir çözüme ulaşılmasına katkıda bulunmaktır.”

AB üyeliği için 10-15 yıllık izleme süresi

Vladimir Prebilic, Türkiye’deki durumun ciddi biçimde kaygı verici olduğuna işaret ederek şöyle konuştu:

“Avrupa Komisyonu, bence yerinde ve adil bir öneri sundu. Buna göre, gelecekte Avrupa Birliği’ne katılacak ülkelerin yalnızca temel koşulları ve demokrasi için gerekli bütün ilkeleri yerine getirmeleri yeterli olmayacak.

Çünkü bazı ülkelerde demokrasi açısından ciddi sorunlar yaratan aktörlerle karşılaştık. Daha önce Macaristan’dan söz edilmişti. Bu nedenle, yeni üye ülkelerde demokrasinin belirli bir süre boyunca izlenmesini öngören bir mekanizma getiriyoruz.

Bir ülke gerekli koşulların tümünü kâğıt üzerinde yerine getirmiş olsa bile, bunların gerçekten uygulanacağına ve ülkede sürdürülebilir bir demokrasinin güvence altına alınacağına peşinen inanamayız.

Bu nedenle artık 10 ila 15 yıllık bir izleme döneminden söz ediyoruz. Bu süre içinde işler ters giderse, söz konusu ülkenin üyeliği yeniden sorgulanabilecek.

Bence bu yaklaşım Türkiye açısından da olumlu olabilir. Elbette böyle bir durumun ortaya çıkmasını istemeyiz. Ancak içinde bulunduğumuz koşullarda her şeyin mümkün olduğunu görüyoruz.”

Eleonora Scala: Umut hakkı uygulanmalı

Eleonora Scala, Türkiye’deki Barış Süreci Bağımsız Hukuk Misyonu’nun bir parçası olarak, misyon adına bazı değerlendirmeleri paylaştı.

Misyon, Avrupa Demokrasi ve İnsan Hakları Avukatları Birliği (ELDH) ile Demokrasi ve Uluslararası Hukuk Derneği’nin (MAD) himayesinde oluşturuldu.

Eleonora Scala, şöyle konuştu:

“Misyon, Avrupa ve Asya’nın farklı hukuk sistemlerinden gelen bağımsız üyelerden oluşuyor. Üyelerimizin her biri farklı uzmanlık alanlarına sahip; özellikle geçiş dönemi adaleti ve barışın inşası konularında deneyimliler.

Misyonun amacı, Türkiye’deki barış sürecinde yaşanan gelişmeleri incelemek, bu gelişmelerin beraberinde getirdiği zorlukları ve kaygıları olduğu kadar ortaya çıkardığı fırsatları da değerlendirmek. Özellikle uluslararası destek olanaklarını ele almak; sürece dâhil olan aktörler arasında yapıcı diyaloğu kolaylaştırmak ve hem taraflara hem de uluslararası topluma öneriler sunmak istiyoruz.”

Eleonora Scala, ilk raporlarında ‘çerçeve yasa, demokratikleşme süreci ve uluslararası toplumun rolü’ gibi temel başlıkları ele alacaklarını söyledi. Süreç kapsamında Abdullah Öcalan’ın toplumun tüm kesimleriyle iletişiminin sağlanması gerektiğini kaydeden Eleonora Scala, ‘umut hakkı’nın da uygulanması gerektiğini söyledi. Eleonora Scala, şunları vurguladı:

“Görevlendirme yapılmasının ötesinde, bizim görüşümüz şu: Sürecin ilerleyebilmesi için toplumun bütün kesimleriyle diyalog kurulabilmesi gerekiyor. Gizlilik içinde yürütülebilecek bir bilgi alışverişine imkân tanınmalı. Bu mekanizmanın rolü yalnızca silahsızlanma perspektifiyle sınırlı kalmamalı; daha geniş anlamda hukuki geçiş sürecini de kapsamalıdır.”

Raziye Öztürk: Avrupa’nın Kürtlere yönelik yaklaşımında değişikliğe gidilmedi’

Asrın Hukuk Bürosu’ndan Raziye Öztürk, tarihsel öneme sahip bir süreçten geçildiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Uzun yıllardır devam eden çatışmanın sona erdirilmesinin ve Kürt sorununun demokratik ve siyasi yollarla çözülmesinin mümkün olup olmadığının tartışıldığı bir aşamadayız. Ancak yaşanan bu büyük değişime rağmen, maalesef hâlâ umut hakkını ve bununla bağlantılı olarak Avrupa’nın Türkiye’ye ve Kürtlere yönelik politikasını konuşmak zorunda kalıyoruz.

Çünkü birazdan somut örneklerle de açıklayacağım üzere, Avrupa’nın Kürtlere yönelik yaklaşımında herhangi bir değişikliğe gittiğini söylemek neredeyse imkânsız.

Bunu yalnızca hukuki bir değerlendirme olarak ifade etmiyorum. Objektif verilere ve somut gerçekliklere dayanarak bu tespiti yapıyorum. Aslında söz konusu tutum, yalnızca siyasi bir yaklaşım olarak da değerlendirilemez; aynı zamanda hukuki bir tutumdur. Şöyle ki, Avrupa’da uzun zamandır var olan bir anlayıştan söz ediyoruz: Bir birey olarak Avrupa’da var olabilirsiniz, ancak bir halk ve kültür olarak tanınmayabilirsiniz. Bu anlayış doğrultusunda Kürtlerin bir halk olarak hukukun dışında tutulduğu bir durum zaten söz konusuydu. Öte yandan, birey olarak hukukun kapsamına alındığınızda bile hukukun araçsallaştırılmasıyla karşı karşıya kalabiliyorsunuz.”

‘Kürtlerin haklarının güvenceye alınması önem taşıyor’

Bu durumun en fazla Abdullah Öcalan’a yönelik yaklaşımda ortaya çıktığını belirten Raziye Öztürk, şöyle devam etti:

“Bunu şu şekilde ifade edebiliriz: Sayın Öcalan, kolektif iradenin temsilini bünyesinde barındırıyor. Bu temsil nedeniyle en temel bireysel hakları dahi ihlal edildi.”

Avrupa kurumlarının “umut hakkı” konusunda da durumu zamana yaydığı tepkisinde bulunan Raziye Öztürk, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ancak bütün bunlara rağmen Avrupa Birliği’nin mevcut yaklaşımını değiştirmesi ve daha farklı bir tutum sergilemesi mümkün.

Şunu kısaca ifade etmek istiyorum: Avrupa, Kürt sorununu güvenlik politikalarına hapseden yaklaşımın bir parçası olmak yerine, hukuki ve kurumsal gücünü barışın, demokratik çözümün ve Kürtlerin kolektif haklarının tanınmasının ve güvence altına alınmasının hizmetine sunmalıdır. Nitekim Sayın Öcalan, bu savaşı yeni bir barış başlangıcına dönüştürmek gerektiğini ifade etti. Biz de böyle bir sürecin içerisindeyiz. Dolayısıyla mesele yalnızca silahların devre dışı bırakılması değildir. Aynı zamanda Kürtlerin haklarının güvence altına alınması söz konusudur. Peki, bu haklar nelerdir?

Yalnızca bireysel haklardan söz etmiyoruz. Kürtlerin bir halk olarak, kolektif haklarıyla birlikte bir hukuk öznesi hâline gelmesinden bahsediyoruz. Kürtlerin dil, kültür, kimlik ve demokratik örgütlenme haklarının güvence altına alınması büyük önem taşıyor.

‘Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün sağlanması gerekiyor’

Elbette bunun gerçekleşmesi, devlet düzeyinde önemli değişiklikleri gerektiriyor. Bu değişikliklerin yalnızca iç dinamiklerle sağlanması mümkün değil. Uluslararası kurumların ve kuruluşların yaklaşımı da belirleyici olacaktır. Üstelik bu sorun, Avrupa’nın dışında gerçekleşen ve sonuçları yalnızca Türkiye’yi ilgilendiren bir mesele değildir. Yıllardır devam eden çatışma ve çözümsüzlük, insanların kendi topraklarında yaşama imkânlarını kaybetmelerine, Avrupa’ya yönelen iltica ve göç hareketlerine yol açtı. Bunun sonucunda insani, toplumsal ve ekonomik açıdan ciddi sorunlar ortaya çıktı. Dolayısıyla Avrupa, bu sorundan hem etkilenen hem de sorumluluk taşıyan bir aktör konumundadır. Avrupa’nın sorumluluğu, soyut destek açıklamalarıyla sınırlı kalmamalıdır. Kalıcı, sürdürülebilir ve sonuç alabilecek bir müzakere zemininin oluşması için gerekli hukuki ve siyasi koşulların yaratılması da önemlidir. Bu noktada Sayın Öcalan’ın statüsü önemli bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Müzakere yürüttüğümüzü ve bunun eşit koşullarda gerçekleştirilmesi gerektiğini söylüyoruz. Tarihsel bir sorunun çözümünde Sayın Öcalan’ın aktif bir rol üstlenmesi gerekiyor. Ancak kendisinden, gerekli araçlardan ve asgari koşullardan yoksun bırakıldığı bir ortamda bu rolü üstlenmesi ve sürdürmesi bekleniyor. Böyle bir durumda sağlıklı bir sonuca ulaşmanın mümkün olmayacağı açıktır. Dolayısıyla, sürecin sağlıklı biçimde ilerleyebilmesi için öncelikle Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün sağlanması gerekiyor.”