Her büyük tarihin gölgesinde, yazılmamış bir çocukluk vardır. Walter Benjamin, “tarihin çoğu zaman kazananların diliyle yazıldığını” söyler. Gerçekten de tarih, savaşları kaydeder; darbeleri, sürgünleri, mahkemeleri, devrimleri, yenilgileri ve zaferleri anlatır. Kimlerin haklı, kimlerin haksız ilan edildiğini yazar. Devletler arşivlerini kararlarla doldurur, mahkemeler hükümler verir, siyaset kendi hafızasını kurar. Fakat tarihin hiç değişmeyen bir alışkanlığı vardır: Büyükleri anlatır, çocukları değil.
İnsanlık, yüzyıllardır büyük insanların biyografilerini yazıyor. Kralların, komutanların, şairlerin, siyasetçilerin, devrimcilerin, mahkûmların ve sürgünlerin hayatlarını anlatıyor. Onların hangi düşünce uğruna bedel ödediklerini, hangi inanç uğruna özgürlüklerinden vazgeçtiklerini, hangi davanın peşinden yürüdüklerini biliyoruz. Peki ya çocukları?
Tarih onların hangi okulu yarım bıraktığını, hangi geceler babasız uyuduklarını, hangi mektubu defalarca okuyup, ezberlediklerini ve hangi şehirde çocukluklarını bıraktıklarını yazmıyor. Çünkü tarih, büyüklerin sesini kaydediyor, çocukların sessizliğini değil.
Homeros’un Odysseia destanını okurken çoğumuz Odysseus’un eve dönüşünü hatırlarız. Oysa destanın görünmeyen kahramanı Telemakhos’tur. Babasını tanımadan büyüyen, onu başkalarının anlattıklarıyla tanıyan oğlu… Odysseus’un yolculuğu destan olur, Telemakhos’un bekleyişi ise sessizlik. Belki de insanlık tarihi biraz da Telemakhos’ların vebabalarının yokluğunda büyüyen çocukların tarihidir.
Biz hep büyükleri konuştuk: Onların mücadelelerini, cezaevlerini, sürgünlerini, ideallerini, haklılıklarını, yanlışlarını…
Peki çocukları kim konuşacak?
Çünkü çocuklar babalarının fikirlerine tanıklık etmez. Onlar babalarının yokluğuna tanıklık eder. Anne karnındayken babası cezaevine giren bir çocuk, babasının hangi düşünce uğruna hapsedildiğini bilmez.
O yalnızca beklemeyi öğrenir: Bir görüş gününü, bir mektubu, bir sesi, bir dokunuşu…
Ve bazen bütün çocukluğu, tek bir fiilin içinde geçer: Beklemek…
Ülkenin bütün cezaevlerini dolaşan bir babanın ardından, ülkenin bütün şehirlerini dolaşan bir çocuk vardır.
Babanın yolu demir kapılardan, mahkeme salonlarından ve sürgünlerden geçer; çocuğun yolu ise yarım kalan arkadaşlıklardan, sürekli değişen okullardan, her taşınmada geride bırakılan odalardan ve yeniden kurulamayan çocukluklardan…
Tarih, babanın hangi cezaevlerinde kaldığını kaydeder. Ama çocuğun hangi şehirde çocukluğunu bıraktığını kaydetmez. Hangi okulda yeniden adını söylemek zorunda kaldığını, hangi vedada biraz daha büyüdüğünü, hangi gece babasını özleyerek uyuduğunu…
Hiçbir resmî kayıt yazmaz! Çünkü tarih, büyüklerin mücadelesini belgelemeyi bilir. Ama o mücadelenin çocukların ruhunda açtığı sessiz yaraları çoğu zaman görmez. Sonra yıllarca beklenen kavuşma gelir, ama bazen kavuşmanın adı sürgündür.
Bu kez çocuk, babasına kavuşabilmek için doğduğu toprağı terk eder; mahallesini, arkadaşlarını, onu büyüten büyüklerini, çocukluğunun tanıdık seslerini geride bırakır.
İnsanlar buna sürgün der!
Ama bir çocuk için bunun adı, çocukluğunun yerinden edilmesidir.
İsimler değişir, ülkeler değişir, bayraklar değişir, ideolojiler değişir, ama bekleyen çocukların gözleri değişmez.
Tam da burada toplumun o acımasız reflekslerinden biri ortaya çıkar:
“Çocuklar neden konuşmuyor? Çıksınlar babalarını anlatsınlar!”
Bu cümleler ilk bakışta masum görünür, oysa değil, çünkü çocuklardan istenen şey;çocukluklarını yeniden yaşamaları, eski yaralarını yeniden açmaları ve babalarının tarihini yeniden omuzlamalarıdır.
Bir çocuğu, yıllar sonra babasının hayatı hakkında konuşmaya çağırmadan önce şu soruyu sormak gerekir:
Sen nasıl bir çocukluk yaşadın? Çünkü onlar, sadece babalarının biyografisini anlatmak için dünyaya gelmezler.
Ne var ki çocukluk biter ama bazı çocuklara yüklenen tarih yıllar geçse de bitmez. Kendi acıları, sevinçleri olur. Ama toplum onun büyümesine izin vermez. Önce babasının adı gelir, sonra babasına atfedilen kahramanlıklar ya da peşin hükümler…
Sonra hiç bitmeyen beklentiler, sorular gelir: “Sen de onun gibi misin?” “Baban hakkında ne düşünüyorsun?” “Neden konuşmuyorsun?” Sanki ömrü boyunca bir mahkemede ifade vermek zorundaymış gibi… Oysa saçlarına aklar düşer, yüzünde çizgiler artar, anne ya da baba olur. Ama o hala birilerinin gözünde “babasının çocuğu” olarak kalmaya devam eder.
Sanki hiç kendi hayatı yokmuş gibi, kendi emeğiyle hiç var olmamış gibi, yıllar boyunca taşıdığı yük yetmemiş gibi… Kendine ait bir isim kurma hakkı elinden alınır.
Belki de çocukluğun en uzun sürgünü budur!
Bazı toplumlar çocukların büyümesine izin vermez.
Oysa büyümek, bir gün kendi adıyla anılabilmektir.
Hannah Arendt siyasetin gerçek etkisinin yalnızca devletlerde değil, insanların gündelik hayatlarında bıraktığı izlerde aranması gerektiğini hatırlatır. Paul Ricoeur de hafızanın yalnızca hatırlamak değil, tanıklık etmek olduğunu söyler. John Berger, neye baktığımız kadar neyi görmezden geldiğimizin de bizi tanımladığını yazar. James Baldwin ise her çocuğun, kendisinden önce kurulmuş bir dünyanın içine doğduğunu hatırlatır. Belki de bütün bu düşünürlerin farklı dillerde söylediği ortak hakikat şudur: Çocuklar tarihi yazmaz. Ama tarihin en derin izlerini onlar taşır. Ve belki de bu yüzden çocukların hikâyesi, tarihin değiledebiyatın konusudur. Yıllar geçer, takvimler değişir, ama onlar hiçbir zaman kendi adıyla çağrılmazlar;
“Birinin oğlu, birinin kızıdırlar.”
Sanki kendi sevinçleri, kendi acıları, kendi başarıları, kendi yenilgileri hiç olmamış gibi…
Oysa insan bazen geçmişini taşır. Ama bazen de geçmiş, insanı taşır. Ve bazı hayatlar, kendilerine ait olmayan bir tarihin ağırlığı altında geçer. Jacques Derrida’nın söylediği gibi;“geçmiş hiçbir zaman bütünüyle kaybolmaz, bazen bir “hayalet” gibi yaşamaya devam eder.”Geçmiş yalnızca hatırlanmaz, bugünü de dolaşır. Bazı insanlar, kendilerine ait olmayan hatıraların içinde yaşar. Belki de bazı çocukların kaderi budur.
Oysa babalarının yokluğu çocukluklarını belirler, babalarının gölgesi ise yetişkinliklerini.Çocukken eksik kalan o ‘elin’ özlemi vardır. Yetişkin olduklarında ise hiç bitmeyen o sorgu.
Oysa hiç kimse, anne ya da babasının biyografisinin devamı değildir. Her insanın kendi cümlesi, kendi hikâyesi, kendi yolculuğu vardır.
Paul Ricoeur; “hafıza yalnızca geçmişi korumak değildir, geçmişin bugünü esir almasına da engel olmak zorundadır. Hafıza, insanı özgürleştirebildiği ölçüde anlamlıdır, aksi hâlde geçmiş, hatırlanan bir şey olmaktan çıkar; yaşanan bir mahkûmiyete dönüşür” der.
Bazı çocukların en büyük talihsizliği belki de çocukken, babalarının yokluğuyla, yetişkinken babalarının gölgesiyle yaşamak zorunda kalmalarıdır.
John Berger de “bakmak yalnızca görmek değildir” der. Gerçekten de toplum bazen insanlara bakar ama onları görmez. Sadece onların hayatına bakar ama onun emeğini gör(e)mez.Yaşadığı yıllara bakar ve hâlâ onların çocuk olduğunu sanır. Çünkü onları yalnızca taşıdığı soyadın içinden okumaya devam eder…
Tam da burada çocukluk, biyolojik bir yaş olmaktan çıkar, toplumsal bir yazgıya dönüşür.Herkes, başkalarının hikâyeleriyle örülmüş bir dünyanın içine gelir. Ama insan olmanın anlamı, o hikâyeleri inkâr etmek değil; onların içinde kendi sesini bulabilmektir!
Ne var ki bazı çocuklara bu hak bile tanınmaz.
Onların sesi duyulmadan önce, babalarının sesi konuşmaya başlar. Onların adı söylenmeden, başkalarının hükümleri gelir. Onların hayatı başlamadan, geçmiş onlar adına karar verir. Belki de insan hayatındaki en ağır sürgün, bir ülkeden uzaklaşmak değil, kendi hayatına yaklaşamamaktır. Sürgün sadece coğrafi değildir. İnsan bazen de kendi ismine sürgün edilir.Hannah Arendt, “insanın kamusal alanda görünmesinin, özgürlüğün temel şartlarından biri olduğunu” söyler. Görünmek; yalnızca başkalarının seni fark etmesi değildir. Kendi sözünü söyleyebilmek, kendi hikâyeni kurabilmek ve kendi adınla var olabilmektir. Belki de bazı çocuklardan esirgenen tam da budur. Onlar yaşlanırlar, ama büyüyemezler. Çünkü toplum, onların büyümesine izin vermez.
Bir toplumun çocuklarına verebileceği en büyük özgürlük, onları geçmişlerinden koparmak değildir. Onları, geçmişlerinin ebedî mahkûmu olmaktan kurtarmaktır. Çünkü hiçbir çocuk, anne ya da babasının yarım kalmış cümlesini tamamlamak için doğmaz.
Bu nedenle bütün büyük uygarlıklar kendilerine aynı soruyu sormalıdır:
Bir toplum, çocuklarına bıraktığı dünyayla mı hatırlanır, yoksa kazandığı savaşlarla mı?
İnsanlık, yüzyıllardır kahramanlarını anlatıyor. Onların cesaretini, inancını, fedakârlığını ve bedellerini konuşuyor. Ama aynı insanlık, o bedellerin çocukların hayatında açtığı sessiz boşluğu görmüyor. Oysa tarihin en derin yaraları, çoğu zaman meydanlarda değil, çocuğunhafızasında açılır: Evde yemek masasında boş kalan sandalyede, okul gösterisinde kalabalığın içinde boş yere aranan bir yüzde, her akşam çalan kapıya umut dolu bakışta ya da yıllar sonra bile tamamlanamayan bir cümlenin içinde…
Çocukluk, insanın dünyaya duyduğu güvendir. O güven kırıldığında yalnızca bir çocuk üzülmez, insanlığın geleceği eksilir.
Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de insanlığın vicdanına bugün de ağırlığını koruyan bir soru bırakır: “Bir tek çocuğun gözyaşıyla satın alınacak bir mutluluk, mutluluk olabilir mi?”
Bu soru aslında sadece savaşlara değil, insanın kendi haklılığından duyduğu kör güvene de yöneltilmiştir. Belki de bu yüzden barış, yalnızca silahların susması değil, çocukların bir mektubu, bir görüş gününü, bir telefon sesini, çıkacak bir affı ve bir dönüşü beklememesi demektir. Barış, hiçbir çocuğun “Benim çocukluğum ne zaman başlayacak?” diye sormadığı gündür. Çoğu zaman barış devletlerin imzaladığı metinlerde aranır. Oysa gerçek barışçocukların hafızasındadır.
William Butler Yeats, The Stolen Child şiirinde bir çocuğu gözyaşlarıyla dolu dünyadan uzaklaştırmak ister. Sanki şiirin bütün umudu, çocukluğu koruyabilecek başka bir yer bulabilmektir. Şiir şöyle seslenir:
“Come away, O human child!
To the waters and the wild
With a faery, hand in hand,
For the world’s more full of weeping than you can understand.”
“Gel, ey insan çocuğu!
Gel sulara, gel yabani kırlara
Bir periyle el ele,
Çünkü dünya, senin anlayabileceğinden
Çok daha fazla gözyaşıyla doludur.”
Şiirin devamında çocuk, gündelik hayatın küçük ama derin mutluluklarından uzaklaşır:
“Bizimle geliyor şimdi
O ağır bakışlı çocuk;
Artık duymayacak
Ilık yamaçlarda otlayan buzağıların sesini,
Ne de ocaktaki çaydanlığın
Yüreğine huzur üfleyen türküsünü.”
Yeats’in şiirindeki en büyük hüzün, belki de hiç gerçekleşmeyecek bir umuttur. Çünkü gerçek hayatta hiçbir peri gelip çocukları tarihin içinden çekip çıkarmaz. Onlar savaşların, sürgünlerin içinde, cezaevlerinin gölgesinde, yasların içinde büyür.
Bu yüzden onlara “Baban kimdi?” diye sormadan önce, “Sen kimsin?” diyebilmenin zamanıdır…
Çünkü bir insanın en temel hakkı, başkasının gölgesinde değil, kendi ışığında yaşayabilmesidir.
İnsanlığın gerçek uygarlığı, acılarla, ölümlerle, savaşlarla sarılı yeni kahramanlar yaratmakta değildir. Uygarlık, hiçbir çocuğun çocukluğunu tarihe kurban etmediği bir dünya kurabilmektedir. Çünkü babaların tarihi arşivlerde yazılır, çocukların sessizliği ise ancak vicdanı olan toplumların hafızasında yaşayabilir. Ve o hafıza “hiçbir dava, hiçbir ideoloji, hiçbir devlet, hiçbir iktidar, hiçbir zafer ve hiçbir yenilgi, bir çocuğun elinden alınmış çocukluğundan daha büyük değildir” diye fısıldar.




